Adıyaman' da bir dikilitaş...

Sesönk (Dikilitaş),

Besni İlçesinin 33 km. güneydoğusundaki Hacıhalil ve Dikilitaş Köyü yakınında Kızıldağ üzerinde Kommegene Kralı II.Mithridates tarafından yaptırılan anıt mezar, 10 metre yüksekliğinde 3 çift sütun ile çevrelenmiştir.
 Bu sütunlar üzerinde kadın, erkek ve aslan kabartmaları bulunmaktadır. 

Roma dönemine ait bir anıt mezardır. Ortada mezar yapısı ve yanında aralıklarla dikilmiş üç çift sütun vardır. İri taşlar yığılarak yapılmış olan bu tümülüsün çevresinde deve sütünlardan oluşan anıt mezarın altında mezar odası olduğu sanılan kayadan oyma mağaralar mevcuttur.

Çerkezlerin ulusal destanı...

Nart,

Nart Destanı, Çerkeslerin ve diğer birçok Kafkas halkının kökü tarihin derinliklerine kadar uzanan ortak destanıdır. Destan, Sosruko, Badinoko, Asemez, Bataraz, Sujey ve diger Nartların kahramanlık öykülerinden oluşur. Nartlar, Çerkeslerin kendi ataları olarak kabul ettikleri mitolojik kahramanlardır. Destanın baş kahramanı Sosruko mucizevi şekilde taştan doğar. Yerin ve göğün yaratıldığı çağda Sosruko yetişkin bir erkek, dağların ve ırmakların oluştuğu çağda yaşlı bir adamdır, fakat bütün gücü hala yerindedir. Nartlar destanda kültürel kahramanlar olarak da görünürler. Sosruko Tanrılardan ateşi çalar, yeraltı yaratıkları tarafından ele geçirilen darı tohumlarını geri getirir. Nartlara Tanrıların içkisi saneyi hediye eder. Nartlar Blago (ejderha) ve Yinijlarla (devler) mücadele ederler. Sadece fiziki güce değil büyüye de başvururlar. Bilge Seteney´in desteğiyle güneş durur. Sosruko Yinij´i yenmek için soğuk, Totres´i yenmek için sis yaratır. Asamez kavalını çalarak yeryüzündeki bütün canları diriltebildiği gibi, onların ölümünü de sağlayabilir di.  Bidoh nefesiyle şifa dağıtır. Birçok Nart biçim değiştirme yeteneğine sahiptir. Nartlar kuşların, diğer hayvanların dilini anlarlar. 

Tanrılarla mücadele eden kahramanlar da vardır. (Nesren Jake, Vuazirmes). Bazen bu mücadelede zafer kazanırlar; örneğin Kötülük Tanrısı Pako´yu öldürürler. Bataraz Tanrılar tarafından Oshamaho´ya (Elbrus) zincirlenen Nesren Jake´yi kurtarır. Bazı Nart tasvirleri güneş mitleriyle bağlantılıdır. Adiyuh´un kolları, Nart güzeli Akuanda´nın göğüsü güneşin ışıması gibi ışık saçarlar. Doğayı canlandıran Asamez ve yasamını yeraltında sürdüren, her baharda yeryüzüne çıkmaya çalışan Sosruko hakkındaki söylencelerde doğa mitlerinin izleri fark edilir. Destanda Nartların ölümü Tanrıların iradesiyle olur.

Çerkez cemiyeti...

Teavun,

Osmanlı Devleti' nde, dilencilik ve dilenciler ...

Dilencilik, yardıma muhtaç olduğunu iddia ederek başka insanlardan yiyecek veya para isteme. Geçimini bu şekilde sağlayan kişiye dilenci denir. Dilencilik dünyanın en eski mesleklerinden biridir.
Iskatçılar,
Sebilciler,   
Kasideciler,   
Kabakçılar,   
Goygoycular,

Osmanlı Devleti’nde, “sosyal hayatın bir gerçeği” olarak kabul edilen dilenciliğin değişik türleri vardı. Mezarlıkların kenarında “ıskatçılar”, sebillerin önünde “sebilciler”, sesine güvenen “kasideciler”, mevsimlik işçi gibi çalışan “kabakçılar”, muharrem ayında ortaya çıkan “goygoycular” ve nefsini terbiye etmek için el açan dilenciler.

Günümüzde de dilenciler, Osmanlı’dan da miras kalan yöntemlere yenilerini ekleyerek, el açıp para istemeye devam ediyor. Dilenciler için sebil kenarları, cami ve mescit önleri, köprü üstleri, zengin konak önleri gibi mekanlar, günlük cironun en fazla olduğu yerlerdi. İzni olan dilenciler bile buralarda dilenmek için halk arasında “Dilenci Şerefiyesi” denilen rüşveti, bekçilere ve belediye çavuşlarına vermek zorunda kalıyorlardı.

Dilencilik özünde “el açıp, para istemek” olarak gözükse de farklı dilenci türleri vardı. Tamamı İstanbullu olan ve dilencilerin en şereflisi kabul edilen “Iskatçılar” özellikle mezarlıkların etrafında dilenirdi. “Yaprak dökümü” dedikleri birinin öldüğü günler, ekmek paralarının çıktığı zamanlardı. Ölüm üzerine geniş bir edebiyat da geliştiren bu dilenciler, ıskat paralarının dağıtıldığı anları dört gözle beklerdi.   Sebillerin önünü mesken tutan “Sebilciler” için de günlük su ihtiyacını temin etmek amacıyla her gün su başına giden yüzlerce İstanbullu önemli bir kazanç kapısıydı. “Kasideciler” ise sesine güvenen dilenciler arasından çıkardı. Bunlar, ezan vakitleri acıklı sesleriyle insanı sadaka vermeye teşvik eden ilahi ve kasideler okuyarak, sokak aralarında dolanırdı.   “Kabakçı” denilen Sudanlı zenci dilenciler ise mevsimlik işçiler gibi çalışır, Mayıs ayından kış aylarına kadar dilenirdi. “Kabakçı”lar için kış mevsimi safa sürme zamanıydı. Dilenmeye başlayacakları 1 Mayıs günü büyük bir şenlik düzenler ve kabaklarıyla sokakları dolanırlardı.   Bunların dışında dilenciliği meslek olarak değil, nefsi terbiye etmek için yöntem olarak gören çeşitli dini zümreler de farklı bir dilenci grubunu oluştururdu. “Keşkül-i fukara” denilen bir çanakla dolaşan bu dilenciler, tüm kazançlarını akşam bağlı bulundukları tekkelere götürürdü ama bazıları bunu dini boyutlarından tamamen uzaklaştırdı. Özellikle Kalenderiler ve bazı medrese talebeleri halktan zorla para toplar hale geldi.   Dini hüviyetlerini öne çıkararak dilenen bir başka grup ise Araplardı. Araplar, akşam üzerleri sokaktan geçenlere bir limon veya nar gibi ürünler uzatarak fiyatının bir kaç katı para isteyerek dilenirdi.  

İstanbul' a mahsus “Goygoy” veya “Hoygoycular” olarak adlandırılan dilenciler de İstanbul sokaklarında boy gösteren başka bir dilenci grubuydu.  Osmanlı Devleti’nin son dönemine kadar varlıklarını devam ettiren Goygoycular, Muharrem aylarında ortaya çıkardı. Teşkilatları gereğince 6’ şar kişilik gruplara ayrılan ve birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında yürüyen “goygoycular”, başlarında yemeniden bir sarık, sırtlarında bezden cübbe, ellerinde değnek, ayaklarında yarım bir pabuç, yarım mest, omuzlarında ortasından bölünmüş biri önde biri arkada iki ağızlı beyaz bez torbalar asılı gezerdi.

Osmanlı Devleti zamanında yapılan yasal değişiklikler çok köklü bir geçmişe sahip dilencilik mesleğinin tamamen ortadan kaldırılmasına yetmedi. Günümüzde de dilenciler, Osmanlıdan da miras kalan yöntemlere yenilerini ekleyerek, el açıp para istemeye devam ediyorlar.

Hindistan' ın kuzeyinde, yumuşak buğdaydan yapılarak fırında pişirilen kalın kurabiye. ..

Nan,

Bildiğimiz batı tarzı ekmek ise ancak Nainital ve Mussorie arasındaki dağlık bölgelerdeki tren istasyonlarında bulunabilir.

Çapati diye bilinen ve tam kepekli un ile suyun karışımının kalın tavada (Hint ve Urdu dilinde de tawa) yağsız olarak kızartılmasıyla elde edilir. Unlu besinler, roti ailesi olarak genellenebilir. Bu ailenin en basit üyesi Çapati diye bilinen ve tam kepekli un ile suyun karışımının kalın tavada (Hint ve Urdu dilinde de tawa) yağsız olarak kızartılmasıyla elde edilir. Kalitesi, unun glüten miktarına ve ateşin iyi ayarlanmasına bağlıdır. Elde edilen çapatiyi sıcak sıcak tereyağına veya ‘ghee’ denilen dana kaymağına batırırsanız ‘paratha’ elde edersiniz. Çapati derin bir kaptaki kızgın yağa atılarak kızartılırsa ‘Puri' olur. Çapatinin içine değişik sebze karışımları koyularak kızartılırsa bu ‘kachori’ ya da ‘pakhora’ dır. (Bizdeki adı : mücver) Aynı hamuru bir fırında ya da tandırda pişirirseniz ‘nan’ elde edersiniz. Buğday unu yerine mercimek unu kullanılırsa güney mutfağının bir ürünü olan “Dosa” yapılır. “Masala Dosa” ise oldukça acı baharatlı bir dosa ürünüdür. ‘İdli’, pirinç unundan elde edilen muhallebi kıvamındaki bir tür tuzlu yiyecektir, baharatlı yoğurt sosu, dhal veya hint turşusu ile servis edilir. “Pappad” denilen gevrek bir hamur ürünü ise thali ile birlikte tüketilir. Hint mutfağının roti ailesi ne çeşit hazırlanırsa hazırlansın mükemmel bir lezzete sahiptir, mutlaka seveceksiniz.
Bildiğimiz batı tarzı ekmek ise ancak Nainital ve Mussorie arasındaki dağlık bölgelerdeki tren istasyonlarında bulunabilir.
Delhi'deki Cuma Mescidi dışında satılan büyük boy çapatilerin ismi her ne hikmetse 'rumeli' dir. Mutfak malzemelerinin en önemlilerinden olan tawa Hindularda içbükey Müslümanlarda ise dışbükey olarak kullanılır !

Yemeklerde eğer çatal ve kaşık verilmediyse siz de diğer Hintliler gibi yapın, ekmeğinizi kaşık olarak kullanın.

Çatlak, Yarık...

Şak,
Yarma, yarılma,

Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış dilenci çanağına verilen ad...

Keşkül,  
Keşkülüfukara, (eskimiş Farsça).

Gezici bazı dervişlerin ve dilencilerin ellerinde tuttukları, Hindistan cevizi kabuğundan, metalden veya abanozdan yapılmış dilenci çanağı.
Hindistan cevizi kabuğundan, metalden veya abanozdan yapılmış dilenci çanağı.
Farsça, bir yemek kabı, tas. 
Abanozdan yapılmış dilenci çanağı.
Sukabağı.

Belinde sıkı bir kemerle bağlanmış kırmızı uzun bir giysi giyen sakallı bir adam, mavi çinilerle kaplı eşyasız ve bakımsız bir odada, izleyiciye arkası yarı dönük biçimde dikilmektedir. Başına, etrafına gelişigüzel bir yemeni sarılmış arakiye takmıştır. Adamın ayaklarının dibinde, yerdeki yaprakları yemekte olan kaplumbağalar vardır. Bursa' daki Yeşil Cami'nin üst katındaki odanın duvarlarındaki sıvalar ve çiniler yer yer dökülmüştür. Tablonun tek ışık kaynağı terbiyecinin önündeki alçak penceredir. Ellerini arkasında kavuşturmuş olan adam bir ney tutmaktadır. Sırtında bir nakkare asılıdır ve buna bağlı bir mızrap boynundan aşağıya sarkar. Bazılarına göre adamın sırtında asılı olan şey, eskiden dervişler ve dilenciler tarafından kullanılan, hindistan cevizinden ya da abonozdan yapılma dilenci çanağı olan Keşkül-ü Fukara'dır.

Hint halk destanları ...

Destan, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış (savaş, göç, istila gibi) tarihi olayların (yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi) toplumsal ve doğal olayların çağdan çağa aktarılmış, aktarılırken de hayal unsurlarıyla oluşmuş, süslenmiş, değiştirilmiş çok uzun manzum eserlerdir. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. Mitoloji, efsane, folklor ve tarihi öğeler içerir. Hindistan' da destanların ve destancılığın çok büyük bir değeri vardır. Hintliler "Bharata" derler atalarına. 

Ramayana, Valmiki tarafından yazılmış, Hindistan’ın ikinci önemli destanıdır. 24.000 beyit (şloka) ve 7 bölüm (kanda) dür.
Mahabharata, Dünyanın en bilinen ve Hindistan' ın en önemli destanıdır. Şimdiye kadar yazılmış en uzun şiir. "Büyük Bharata" savaşını anlatır. 100.000 beyit ve 18 bölümden (parvan) oluşur.
Harivamşa, Destandan çok bir Purana (Efsanevi Öykü Biçimi) karakteri gösterir. 35.000 beyit ve 3 bölümdür. Mahabharata'nın eki olarak kabul edilir. Tanrı Vishnu' nun bedenleşmiş hali olan Krshna' nın aşkları, maceraları ve kahramanlıklarını anlatır. Genelde Vishnu mezhebinin bir övgü aracıdır. İçeriği Vishnu Purana ve Bhagavata Purana'ya benzer.

Hindistan' daki dinler ...

Hindistan dinin sıkılıp suyunun çıkarıldığı, insanların din için hayatının son dakikasına kadar sömürüldüğü bir ülke. İçinde dini bir ikon veya yazı olmayan çatı altı yok. Özellikle eski şehirlerde her baktığınız yerde, her duvar deliğinde bir dini sembol vardır. Bindiğiniz her taşıtta ya bir put, ya bir yazı vardır.

Budizm %0,8, 
Buda, Tanrısız bir dinin, Budizm'in kurucusu (M.Ö. 560'a doğru). Kral Suddhodana ile kraliçe Maya'nın oğlu, sonradan Buda (yani «Tanrı'dan esin almış») adını alacak olan bu bilge, M.Ö. VI. yy.'da Hindistan'ın kuzeyinde doğdu. Mutlu bir gençlik dönemi geçirdi ama bir gün, insanların çektiği acıları seyretmek, onun yaşamını altüst edecekti. 29 yaşında, bir incir ağacının altına oturmuş düşünürken, «ilham» geliverdi: her türlü ıstırabın kaynağı, başkalarının olan şeylere göz dikmekti. Ve sağduyunun yolu, en yüce mutluluk hali olan nirvana'ya ulaşmaktı. Bunun için her türlü isteğin kesinlikle yok edilmesi gerekiyordu.

Hindu, Hinduizm %70,5, 
Başlangıcı milattan önce 1500 yıllarına kadar uzanan Hindu dininde birçok Tanrıya tapılır ama en üstteki ilahi güç ‘Brahman’dır. Hinduculuğun başlangıcından beri inek Hindistan’ da en kutsal hayvan olarak görülür. İstemeyerek de olsa ineğin öldürülmesi büyük bir günah sayılır. İneğin önemi, beş ürünü, yani süt, peynir, tereyağı, dışkı ve idrarını insanlığın yararına sunmasıydı. Hindistan nüfusunun çoğunluğu Hindu’dur.



 
Jain - Jainizm - Caynacılık,
Hindistan da yaklaşık M.Ö.4 yüzyylda ortaya çıkan dini akımlardan biridir. Hindistan da ki dört büyük dinden biridir. Kurucusu Mahavira Benares te doğmuş, otuz yaşına gelince evini, karısını, ve çocuğunu terk ederek rahiplik elbisesini giymiş ve kendini dünyadan soyutlamıştır. Caynizm daha çok asiller ve halk arasında yayılmıştır. "Jain" terimi Sanskrit "Jina" (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder.




Hıristiyan %2,3,
İslam, Müslüman  %20,4, 
Veda dini,
Brahmanizm,

Sikh - Sikhizm - Sihizm (%2), 
1469 yılında Guru Nanak tarafından kurulmuş. Sihizm Hintliler'in kast sistemine tepki olarak kurulmuştur. Sikh' lerin dini merkezi Amritsar, Dünya genelinde 23 milyon civarındaki Sikh için büyük önemi olan "Altın Tapınak, Golden Temple" buradadır.  Sikh erkekleri Guru Gobind Singh nedeniyle beş sembolle dikkat çekerler: temizliğin simgesi olarak kanga (tarak), kutsallığın sembolu olarak vücut tüylerinin alınmaması, uyanıklılık sembolü olarak kuça ( uzun dolanan iç çamaşırı), kararlılık sembolü kara (çelik bilezik), adalet ve zayıfların koruyuculuğu sembolü kirpan (küçük kama). Saçlarını ve sakallarını doğuştan itibaren hiç kesmeyen Sikh'lerin en belirgin özelliği başlarına taktıkları türbanlarıdır.


Hindistan' da kraliçe ve prenslere verilen ad...

Rani, 
Hindistan' da kraliçe ve prenslere verilen ad. 

Mihrace,
Hindistan' da Küçük prenslere verilen unvan.

Raca,
Hint prenslerine verilen ad.

Hindistan' ın güneyinde konuşalan bir dil ...

Dravid,

Hindistan' da konuşulan diller;
Assamice, 
Bengali, 
Dravid,
Gujarati, 
Hintçe,
İngilizce,
Kannada, Kaşmirice,
Malayalam, Marathi, 
Oriya,  
Peştucali, Punjabi, 
Sanskrit, Sindhi,
Tamilce, Telugu, 
Urduca,

Hindistan' da büyük eyaletlerine verilen ad...

Suba,

Hindistan (İng. India).
Güney Asya, Arap Denizi ve Bengal Körfezi kıyısında, Burma ile Pakistan arasında yer almaktadır.Güneyde yüksek ovalar (Deccan Yaylası), Gang arazisinde düzlükler, batıda çöller, kuzeyde Himalaylar yer alıren yüksek noktası: Kanchenjunga 8,598 m.

Sınır komşuları: Bangladeş 4,053 km, Butan 605 km, Burma 1,463 km, Çin 3,380 km, Nepal 1,690 km, Pakistan 2,912 km

Başkent: Yeni Delhi
İdari bölümler: 28 eyalet ve 7 birleşik bölge; Andaman ve Nicobar Adaları, Andhra Pradesh, Arunachal Pradesh, Assam, Bihar, Chandigarh, Chhattisgarh, Dadra ve Nagar Haveli, Daman ve Diu, Delhi, Goa, Gujarat, Haryana, Himachal Pradesh, Jammu ve Kashmir, Jharkhand, Karnataka, Kerala, Lakshadweep, Madhya Pradesh, Maharashtra, Manipur, Meghalaya, Mizoram, Nagaland, Orissa, Pondicherry, Punjab, Rajasthan, Sikkim, Tamil Nadu, Tripura, Uttaranchal, Uttar Pradesh, Batı Bengal.

Nüfusun etnik dağılımı: Hint-Aryan %72, Dravidian %25, Moğol ve diğer %3 (2000)
Din: Hindu %81.3, Müslüman %12, Hıristiyan %2.3, diğer %4.4 (2000)
Dil: İngilizce, Hintçe, Bengali , Telugu, Marathi , Tamil, Urdu, Gujarati , Malayalam , Kannada, Oriya, Punjabi, Assamese, Kashmiri, Sindhi, Sanskrit, Peştucali, Hindustani, 

Hindistan ekonomisi geleneksel köy çiftçiliği, modern tarım, el sanatları, geniş çaplı modern endüstriler ve çok sayıda hizmet endüstrilerinden oluşur.

Jules Verne' in "Deniz Altında Yirmin Fersah" adlı romanındaki kaptanın adı...

Nemo 
(Captain Nemo),

Kaptan Nemo: Hızı saatte 50 deniz mili olan Nautilus adındaki denizaltı gemisinin kaptanıdır. Es­rarengiz bir adam, karadaki hayatında baskının ıztırabını çektiğinden, hürriyet ve intikam uğrunda denize açılır. Nautilus, eski bir Hint prensi ve bir mühendis olan Kaptan Nemo tarafından tasarlanmıştır ve yönetilmektedir. Denizaltının motorları için elektrik enerjisi kullanılır ve bunun kaynağı da sodyum-cıva pilleridir.

Pierre Aronnax: Kırk yaşlarında bir Fransız; heyecanlı bir deniz biyologu.
Conseil: Aronnax' ın uşağı; otuz yaşlarında, kolay heyecanlan­mayan bir Flaman; sâdık, cesur ve soğukkanlı bir adam.


Ned Land: Kanadalı bir mızrakçı; yerinde duramayan ve çabuk kızan biri.

Kaptan Farragut USA: Birleşik Amerika'nın Abraham Lincoln adlı gemisinin kaptanı.

Jules Verne Fransız yazarıdır (1828-1905). 
Gençlik edebiyatının hiç tartışmasız gerçek ustası,  Edebiyat ya da yazın, yazarın düşünce ve duygularını, okuyanın estetik bir tat almasını sağlamak amacıyla yazılmış ya da böyle bir amaç gütmese de biçimsel olarak bu düzeye ulaşmış yazılı yapıtların tümüne verilen isimdir. Kurgubilimin büyük öncüsü Jules Verne, milyonlarca basılan ve 80 ülkede çevrilerek yayımlanan pek çok eser bıraktı (63 roman, 18 hikâye). Sinema ve televizyon da onun yarattığı kahramanları efsaneleştirdi.  Kurgubilim Teknolojik ve bilimsel delillerin hayal gücü ile birleştirilerek yazılmış hikaye ve roman gibi edebiyat eserleri veya çevrilen filmler. Kısaca, muhtemel geleceğin tahmin edilmesi ve teknolojinin abartılarak hayal gücü sınırlarının zorlanması.  Günümüzde kurgubilim kendi sahasında büyük bir ilerleme göstermiştir. Artık çoktan gerçekleşmiş bulunan Ay’a seyahatleri ve hatta Merih uçuşlarını bile geride bırakan kurgubilim, galaksimiz Samanyolu’nun bilinmeyen köşelerine gitmekte,  Phileas Fogg, Kaptan Nemo, Michel Strogoff, kuşaklar boyunca gençliğe macera ve bilinmedik yerleri keşfetme zevkini aşılayan daha nice  Jules Verne' in eserlerinden biridir. Kitap, bir ulağın kendisine verilen mektubu yerine ulaştırmak için aştığı zorlukları ve yaşadığı maceraları anlatmaktadır.   

En cok bilinen eserleri;  
Balonla Beş Hafta (1863) 
Yirminci Yüzyılda Paris (1863) 
Dünyanin Merkezine Yolculuk (1864) 
Aya Yolculuk (1865) 
Kaptan Grant' ın Çocukları (1867-1868) 
Seksen Günde Devr-i Alem (1872) 
Denizler Altında 20,000 Fersah (1873) 
İnatçı Keraban (1882) 
Michael Strogoff (1876) 
İki Yıl Okul Tatili (1886-1887) 
Dünyadan Aya (1865) 
Doktor Ox' un Deneyi 
Dünyanın Ucundaki Fener ,
Madenin Esrarı,
Karpatlar Şatosu ,
Tuna kıyısına seyehat 
Esrarlı Ada ,
Bir Piyango Bileti 
Meteor Avı (1901) 
Altın Yanardağ,
Macellanya 
Gezgin Cambazlar 
Deniz Yılanı,
Begüm'ün Beş Yüz Milyonu, 
Fatih Robur,
Esrarlı Ada,
Balonla beş hafta,
Albatros,
Denizde bulunan Çocuk (1885),
Yüzen Şehir,
Kaptan Hatteras`ın Maceraları,

"Taşların Aşkı", "Ay doğarken Güneşin battığı yer", gibi kısa metrajlı filimleriyle birçok ödül kazanmış sinemacımız...

Behlül Dal (1922-2002),
 
Fuat Dal ve Paşa kızı olan Zehra' dan doğma Behlül, ilk öğrenimine Galatasaray’ da başlamıştır. Antalya lisesi’ ne devam etti ve daha sonra Kayseri Lisesi’ nden mezun oldu. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirmeden ayrıldı ve askerlik görevini tamamladı. Antalya Halkevi Bölge Yönetmenliği görevine atandı. Antalya Halkevi’ndeki çalışmaları sırasında çok sayıda oyunun yönetmenliğini yaptı. Bu sırada yazdığı “Meş’um Gece”, “Yalan”, “Salahaddin Eyubi” isimli üç piyesi Halkevleri Repartuarı’ na alındı ve birçok halkevinde sahnelendi. Meltem adlı edebiyat dergisini yayımladı.

“Bir gün bu şehir sinema şehri olacaktır” diyerek 1957’ de Antalya’ da Antalya Filmcilik Komandit Şirketi - ANTİŞ kurdu. Bu şirket İstanbul dışında ilk yapımcı şirkettir. 

Behlül Dal, İstanbul’ da bulunduğu yıllarda Antalya’nın tanıtımına yönelik çalışmalar yaptı. Gazetelerde makaleleri yayınladı. Antalya Yüksek Öğretim Derneği’nin başkanlığını yaptı. İki baskısı yapılan “O Kadın” adlı şiir kitabıyla Antalya özlemini dile getirdi. İstanbul Şehir Galerisi’nde Türkiye’nin ilk “Sesli Şiir Sergisi”ni açtı.

1976 Avrupa Kısa Metraj Birinciliği, Fransa Cumhuriyeti (Merite Civigue) Sivil Liyakat Nişanı, Avrupa Film Festivali Üstün Başarı Ödülleri, Kültür Bakanlığı Yılın En İyi Belgeseli Ödülleri ve TBMM Başkanlığı Takdir Şiltleri ödüllerinin bazılarıdır.

Altın Portakal Festivali kısa metraj dalında kazandığı 8 Altın Portakal Ödülü ile En Fazla Altın Portakal Kazanan Yönetmen unvanını halen korumaktadır.

Bugüne dek üç yüze yakın kısa metraj film yapan Dal, bu filmlerin önemli bölümünde Antalya’yı yansıtmıştır. Yabancı dillere çevrilerek Avrupa televizyonlarında da yayımlanmış yapıtları bulunan Antalya aşığı sanatçı, yönetmen, evli ve iki çocuk babası Behlül Dal 20 Haziran 2002 tarihinde yaşama veda etmiştir.
 
Kazandığı 8 Altın Portakal ödülü ile “En Fazla Altın Portakal Kazanan Yönetmen” unvanını koruyan Behlül Dal, 1997 yılında Antalya Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı’nca “Ömür Boyu Onur Ödülü”ne layık görüldü. 
 
Eserleri;
Bir Damla Suyun Hikâyesi - 1965
Taşların Aşkı - 1966
Ay Doğarken - 1967
Altın Bıçaklar - 1968
Rüya Gibi - 1969
Vurgun - 1970
Hasret - 1971
Yuva Hasreti - 1973
Güneşin Battığı Yer
Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Milletindir
Abant'ta Bir Gün
Ermenek,
Yitirilen Dünya - 1991

Mahvolma, ölüm...

Atab, (Osmanlıca).
Mahvolma, ölme.
Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedi uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat.

Baltık Denizi' inde ve Kuzey Denizi' nde kullanılmış bir ticaret gemisi...

Kat,

Ölüm...

Memat,
Mevt,
Vefat,

Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedi uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat.

Portekiz halk şarkısı...

Fado, Gitar eşliğinde seslendirilen halk şarkısı.

Fado, 19. yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türüdür. Fado' nun tam bir çevirisi olmamakla beraber, kelime anlamı kadere veya alın yazısına yakındır. Fado, balıkçı, kaşif ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan ve onların geri dönmesini umutla bekleyen 19. yy Portekiz kadınlarının artık beklenen yakınlarının geri gelmemesi üzerine denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiştir. Bu nedenle Fado, derin acıların, hüzünlerin, özlemin, nostaljinin, mutluluğun ve aşkın ifade edildiği bir müzik türüdür.

Portekiz' in Lizbon ve Coimbra şehirlerinden alan iki türü vardır. Coimbra' nın sade bir tarzı olmakla beraber Lizbon fado' su daha yaygındır. Günümüz Portekiz'inde modern fado bir çok ünlü müzisyenin icra ettiği popüler bir müzik dalıdır. Klasik fado bir Portekiz gitar ve bir klasik gitar eşliğinde tek bir şarkıcının performansıyla icra edilmektedir. Modern fadonun ise yaylı çalgılar dörtlüsünden tüm bir orkestraya kadar çeşitli uygulamaları mevcuttur.

Bu müzik türündeki en iyi isimler Carlos Ramos, Katia Guerreiro, Vicente de Camara, Mariza Terra ve Monica Molina'dır. 20. yüzyılın en ünlü fado sanatçısı Amalia Rodrigues' dir. Yas tutmayı temsil ettiği için, Fado şarkıcıları ve fado müziğini sevenler genelde siyah giyerler.

Eskiden gemilerdeki usta gemicilere verilen ad...

Marnel,
Eskiden gemilerdeki usta gemicilere verilen ad
Denizcilerinki gibi geniş ve yatık yaka.

Bir tür gemici düğümü...

Alaborina,
İzbarço bağı, İzbarco, 

En çok ihtiyaç duyulan bağlardan biridir. Bir cins kasa biçiminde olduğundan halat bağlandığı yer ile sıkışmaz. Bu yüzden daha çok kurtarma işlemlerinde kullanılır ve bu anlamda denizde hayati öneme sahiptir. Çözülmesi için bağ merkezini gerilim yönüne dik esnetmek yeterlidir.

Toprak Çeşitleri...

Azonal, (Taşınmış topraklar) 
Akarsular, rüzgarlar ve buzullar gibi dış kuvvetlerin, çeşitli sahalardan aşındırarak taşıdıkları materyalleri biriktirmeleriyle oluşan topraklardır. Bunlardan, Akarsu biriktirmesiyle oluşanlara alüvyal topraklar. Buzul biriktirmesiyle oluşan topraklara moren topraklar,   Rüzgâr biriktirmesiyle oluşan topraklara da lös topraklar denilmektedir.   Toprakların, eğimli sahalarda, oluştuğu ana kaya üzerinden, akarsu, rüzgâr, buzullar ve diğer dış kuvvetlerin etkisiyle taşınarak, eğimin azaldığı yerlerde birikmesiyle oluşur. Alüvyon, lös, moren, kolüvyal, litosoller ve regoseller taşınmış topraklardır. Taşınmış topraklar, organik ve mineraller bakımından zengin topraklardır.    

Alüvyon:  Eğimli sahalardan akarsu ve sel sularının aşındırarak taşıdığı ince malzemelerin akarsuların eğiminin ve taşıma gücünün azaldığı alanlarda birikmesiyle meydana gelirler. Mineral bakımından zengin topraklardır. Geniş tabanlı vadilerde, deltalarda ve ova tabanlarında yaygın olarak bulunurlar. Tarımsal değeri büyüktür. Yurdumuzun en verimli tarım alanları alüvyonların bulunduğu alanlardır. Devamlı olarak taşkın ve millenmeye uğrayan delta sahlarında ve taşkın ovarlarımızda bu topraklara sıkça rastlanır. Buralar Çukurova, Asi, Göksu, Köyceğiz, Büyük ve Küçük Menderes, Gediz, Bakırçay, Sakarya, Bafra, Çarşamba, delta ovaları ile Konya ovasının kenarları Muş, Erzurum, Erba ve Niksar ovalarının merkezi kesimlerinde. Alüvyal topraklar akarsular tarafından taşındıkları için ince ve mil boyutundadır. Bu topraklar dikey yönde çok fazla değişiklik gösterirken yatay yönde pek değişiklik göstermezler.
  
Lös:   Rüzgârların taşıdıkları kurak ve yarı kurak bölgelerde bulunan topraklardır.
                                                   
Moren:   Buzulların taşıdığı topraklardır. Yüksek dağlık alanlarda ve kutup bölgelerinde bulunan topraklardır. En az bulunan toprak çeşididir. 
                                     
Kolüvyal Topraklar:  Dağlık alanlarda ayrışan materyalin dağ eteklerinde birikmelerine bağlı olarak oluşan topraklardır. Dağların eteklerinde ve yamaçlarında taşınan toprakların birikmesiyle oluşurlar. Bu topraklar iri taneli bir görünüme sahiptir. Bu topraklar bağ bahçe tarımına uygundur. Üzerlerinde ormanlar yetişebilir.     

Litosol:   Kolüvyal alanlarda ince malzemelerin taşınmasıyla geriye kalan taşlı topraklardır.  Dağlık alanların eğimli yamaçlarında aşınmanın sürekli devam etmesi nedeniyle ana materyalin çözünmesinden oluşmuş topraklardır.    Bu topraklar her dağlık alanın eğimli yamaçlarında oluşamaz ancak anakayanın kalker mermer gibi taşarlın olması gerekir. Bu topraklar tarım için elverişli değildir ve üzerlerinde bitki örtüsü yoktur. Ülkemizde bu topraklara Akdeniz bölgesinde Taşeli platosunda Boz dağlarda Bitlis dağlarında İç ve Doğu Anadolu’daki volkanik konilerde rastlanır.  

Regosol:  Volkanik arazilerde kolüvyal depolar üzerinde oluşan kumlu topraklardır.   Kumlu depolar üzerinde bulunan topraklardır. Çoğunluğu kum boyutunda olan asitik karakter gösteren volkanik arazilerde oluşmuşlardır.    İç ve Doğu Anadolu bölgesindeki volkanik arazilarde bu topraklara rastlanır. Bu topraklar kumlu oldukarı için bünyelerinde su barındıramazlar suyu hemen alt tabakaya geçirirler. Bu sebepten dolayı toprakta humuslaşma meydana gelemez ve bununda sonucu olarak toprak verimsizdir. Bu toprakların kumlu olması yumrulu bitkilerin yetişmesi için elverişlidir.  

Zonal (Yerli topraklar)   Kayaların, bulundukları yerlerde çözülmeleriyle oluşan topraklardır.   a. Nemli Bölge Toprakları   • Tundra Toprakları  Kutuplara yakın, soğuk tundra ikliminin görüldüğü bölgelerin topraklarıdır. Şiddetli ve uzun süren kış şartlarından dolayı toprak yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bu özellikteki iklim şartlarından dolayı kimyasal ayrışma olamamakta, toprağı oluşturan çoğu malzeme fiziksel parçalanma ürünü halindedir.                      

Buralardaki cılız ve kısa boylu sürüngen ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası fazla değildir. Var olan organik maddeler de sıcaklık yeteli olmadığından toprağa ayrışıp karışmaz ve ham humus şeklinde kalır. Bu nedenle tundra toprakları verimsiz topraklardır ve üzerinde tarım yapmaya elverişli değildir.  Türkiye’de bu tür topraklar görülmez. 

Podzol Topraklar;  Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli iklim bölgelerinde özellikle de yağışın yıla dağıldığı alanlarda oluşan topraklarıdır. Rusça bir kavram olup, altı kül renginde olan topraklar anlamındadır.  Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Aşırı yıkanma nedeniyle üst kısımlarının rengi soluklaşmıştır ve renkleri açıktır. A katmanından yıkanan oksitçe zengin maddelerin birikmesi ve çimentolaşma ile B katmanında sert tabaka oluşumu meydana gelmektedir.
Topraktaki aşırı yıkanmadan dolayı topraktaki besin maddeleri uzaklaşmıştır. Bunun sonucunda verimsizleşmiştir.(Toprak kalsiyum, magnezyum, Potasyum, fosfor yönünden fakirdir.) Bu tür topraklar gübre ve ilaç vermek suretiyle tarım yapılabilir hale gelebilmektedir. Ancak yıkanma fazla olduğu için bu işin sürekli yapılması gerekir.   Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Türkiye’de, Yıldız Dağlarının  kuzey yüksek yamaçları ile Kuzey Anadolu Dağlarında,  Batı Karadeniz Bölümü’nde kahverengi ve kırmızımsı sarı podzolik topraklar yaygındır. Ayrıca Artvin Şavşat ve  Karagöl çevrelerinde yaygın olarak bulunurlar.     • Kahverengi Orman Toprakları  Nemli orta kuşağın, geniş (yayvan) yapraklı ormanlarla kaplı bölgelerinde görülür. Humus bakımından zengin oldukları için verimlidirler.   Türkiye’de, bu tür topraklar, Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olmakla birlikte, İç Anadolu’nun 1000 - 1200 m’den yüksek alanlarında da yer yer görülür. İç Anadolu’da, daha çok Kuzey Anadolu Dağları’nın güneye bakan yamaçlarında yaygındır.    Yine, Trakya’nın kuzeyinde Yıldız Dağları’nda, İçbatı Anadolu’da, Güneydoğu Toroslar üzerinde de kahverengi orman topraklarına rastlanır.   

Kırmızı Topraklar (Terra - rossa)  Nemli Subtropikal iklim bölgesi ile Akdeniz iklim bölgelerinde, kızılçam, maki ve garig örtüsü altında gelişen topraklardır.   Bu tür topraklar genellikle kalkerli araziler üzerinde görülen topraklardır. Eğimli karstik sahalarda toprak yüzeyde değil kayaların arasındaki yarık ve çatlaklarda oluşmuştur.   

Topraktaki demir oksit fazla olmasından dolayı iyi oksitlenmekte ve toprak kızıl renge sahip olmaktadır.  Bu topraklar bol miktarda kil içerirler. Çünkü kayaların bünyesindeki karbonatlı bileşikler eritilerek götürülür ve geriye killi maddeler kalır. Derin çatlaklarda toprak içinde kaya parçaları bulunur.    Bu topraklar Avrupa kıtasının güneyinde Akdeniz kıyısı ülkelerde yaygın olarak bulunurlar. Türkiye’de, Akdeniz Bölgesi ile Kıyı Ege ve Güney Marmara’da yaygın olarak görülür.    

Laterit Topraklar  Nemli tropikal ve ekvatoral bölgelerde Dönenceler arasında yer alan, sıcak ve nemli iklim bölgelerinin karakteristik toprak tipidir.

Bu toprakların Seçici özellikleri:  1- Sıcaklık ve yağış fazla olduğu için ayrışma ve çözülme fazla olmaktadır. Bu nedenle toprak derinliği (kalınlığı) oldukça fazladır.  2- Yağışın bol olması ve topraktaki yıkanmadan dolayı silisli maddeler topraktan uzaklaşmakta ve toprakta Demir oksit ve alüminyum birikimi çok olduğundan renkleri kızıla yakındır.( Rengi kiremit kırmızısıdır)  3-Sıcaklığın fazla olmasından dolayı toprakta ve bakteri veya mikroorganizma faaliyetleri ve ayrışma çok fazladır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı ve yıkanma ile taşındığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Buna bağlı olarak verimli ve tarıma uygun topraklar değildir.  4- Bu toprakların bulunduğu bölgelerde toprak altına demir ve alüminyum oksitleri yumrular veya tuğla blokları şeklinde sıkışıp birikmekte ve bunlar bitki köklerinin toprağa ilerlemesine engel olmaktadır. ( Had Pan) Endonezya’da yüzeye çıkan bu bloklar kuruyunca inşaatlarda tuğla olarak kullanılmaktadır. ( Buna laterit İsmi buradan verilir) Türkiye’de tam olarak laterit özelliği taşıyan toprak görülmez. Ancak, Doğu Karadeniz Bölümü’nde, laterit türü (lateritleşmiş) topraklara rastlanabilmektedir.  b. Kurak Bölge Toprakları   • Çernezyomlar  Çernezyomlar, Orta Kuşağın yarı nemli alanlarında uzun boylu çayırlar altında oluşan topraklardır. Bu topraklara Kara topraklar adı da verilir.    Bu topraklar zengin çayır bitkileri altında oluşmuş ve organik maddece zengindir. Sıcaklık fazla olmadığı için organik maddeler yavaş yavaş ayrışıp parçalanmaktadır. Fazla yıkanmadıkları için mineral ve kireç bakımından zengindir. Toprağın üst kısmında bitki artıklarının oluşturduğu, kalın bir humus tabakası vardır. Renkleri bu yüzden koyudur. ( Kara toprak)   Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar Dünya’nın en verimli tarım toprakları arasındadır. Üzerinde yoğun olarak tarım yapılır. Özellilikle tahıl tarımında önemli yerleri olup, bu topraklara” dünyanın ekmek torbaları” adı verilir.    Dünyada en yaygın olarak Rusya’nın güneyi, A.B.D., Kanada, Ukrayna,Arjantin,Mançurya, Avustralya bu toprakların yaygın olduğu alanlardır.   Ülkemizde uzun boylu çayırların geniş yer tuttuğu Kuzeydoğu Anadolu’da yaygın olarak bulunurlar. En yaygın olarak, Erzurum - Kars Plâtosu’nda oluşmuştur. Ayrıca, İç Anadolu Bölgesi’nin kuzey kesiminde de yer yer bu tür topraklar görülmektedir.   • Kestane veya Kahve Renkli Step Toprakları  Az yağış alan step iklimlerinde görülen topraklardır. Üzerindeki bitki örtüsü seyrek olduğu için, humus oranı azdır. Bu yüzden verimleri düşüktür.    Türkiye’de, Doğu Anadolu, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu plâtoları ile İçbatı Anadolu’da yaygındır.   • Çöl TopraklarıÇöl iklim bölgelerinde görülür. Çok az yağış alıp, fazla yıkanmadıkları için, kireç ve tuz oranı oldukça fazladır. Humus, hemen hemen hiç yoktur. Bu topraklarda tarım yapılamaz.     Türkiye’de, bu tür topraklar görülmemekle birlikte, Tuz Gölü çevresinde çölleşmiş topraklara rastlanır.

İntrazonal (Ana kayanın etkili olduğu topraklar)   Bu toprakların oluşumunda özellikle yer şekilleri ve ana materyal etkili olmaktadır. Bu topraklarda çoğunlukla sadece A ve C horizonları bulunmaktadır.   Halomorfik Topraklar:  Kurak ve yarı kurak bölgelerde kayaların çözülmesinden oluşan tuzlu malzemeler akarsular tarafından havzaların tabanlarına taşınarak biriktirilmektedir. Bu bölgelerde yağışlar az buharlaşma fazla olup, yağışların üzerinde bulunmaktadır.    Bu özelliğe sahip kurak ve yarı kurak bölgelerde havzaların tabanlarında sularda eriyik halde bulunan çeşitli tuzların ve karbonatların suların buharlaşması ile toprağın yüzeyinde çökelmesi veya belli derinliklerde kalması ile oluşurlar. Çökelen tuzlar ince bir tabaka veya film halinde toprağın yüzeyini kaplamaktadır.   
Bunlarda ikiye ayrılır.   
A-Tuzlu topraklar ( Solançak): Toprak yüzeyi üzerinde tuzlardan oluşan beyaz bir kabuk görülür. Bu toprağın derinliklerinde de devam edebilir. 
B-Tuzlu – sodik (alkali) topraklar: Bunlar yüksek miktarda eriyebilir tuz içerir. Kurak ve yarı kurak bölgelerde drenajın iyi olmadı alanlarda bulunur. Yüksek miktarda sodyum bulunması ile diğer topraklardan ayrılır.    

Ayrıca bazı alanlarda insanlar tarımda aşırı sulama ile kurak ve yarı kurak bölgelerde toprağın tuzlaşıp çoraklaşmasına neden olabilmektedir. Aşırı sulama taban suyunu yükseltmekte ve yıkanma ile tabana taşınan tuzlar bu sayede yüzeye çıkmakta ve su buharlaşınca yüzeyi kaplayarak çoraklaşmaya neden olmaktadır.  

Aşırı sulama ile çoraklaşan arazilerde drenaj kanalları açılarak “ akaçlama “ çalışmaları yapılmalıdır.   Hidromorfik Topraklar:  Bataklık, sazlık gibi drenajı iyi olmayan yani sürekli suların biriktiği sahalarda toprak sürekli sular altında kalmakta oksijensizlik altında bataklık bitkilerinin oluşturduğu organik maddeler kolay ayrışamamakta ve organik madde birikimi olmaktadır.  Bu topraklar sürekli taşkın altında kalan ovalarda, tektonik çukurlardaki taban suyu yüksek sahalarda veya da dağların yüksekliklerinde bulunan yerel çukur sahalarda bulunmaktadır.  

Kalsimorfik topraklar:  Bu tür topraklar kireç bakımından zengin ana kayalar üzerinde oluşmaktadır. Yumuşak kireç taşı ve killi kireçtaşı depoları üzerinde oluşurlar. Genellikle A horizonunda ibaret olan bu topraklarda organik madde toprağa karışarak koyu renk sağlamaktadır. Bu topraklarda nispeten tarım yapılabilmektedir.   

1- Vertisoller: Eski göl depolarındaki killi kireçli depolar üzerinde oluşan topraklardır. Bu topraklar killi olduğu için kurak mevsimde çatlar ve yarılır, derinliği bir metreyi bulan yarıklar oluşur. Bu yarıklardan aşağı doğru sürekli toprak enkazı dökülür. Dökülen bu enkaz yağışlı mevsimde kilin suyu alıp şişmesi ile aşağıdan yukarı doğru itilir. Adeta aşağı giden toprak tekrar yukarı döner. Bundan dolayı bu topraklara “dönen toprak “ anlamına gelen vertisol ismi verilmiştir. Topraktaki büzülme ve şişme olaylarının tekrarından dolayı oluşan mikro topografyaya   “ Gilgai” ismi verilmektedir. 
  
2- Rendzina: Bu topraklar genellikle yumuşak kireç taşları üzerinde oluşur. Toprak koyu renkli olup, alt tarafında kireç birikimi mevcuttur. Kireç taşlarının parçalanmasından dolayı toprak içinde bol miktarda çakıl bulunur. Bunlar genel olarak A, C horizonludur. A horizonu koyu gri ve siyah renktedir. A horizonundan kireç tamamen yıkanmamıştır ve organik maddece zengindir. Bunların doğal bitkileri çernezyomlar da olduğu gibi otlardır.

Ortaçağda açık denizlerde kullanılan yelkenli bir gemi...

Navi,

Barkopes veya Navi (Barquentina), 
Direklerinin sayısı en az üç olan ve bunlardan pruva direği kabasorta armalı ve tam serenli, grandi ve Mizana direkleri sübye armalı gemidir. 

Doğu Anadoluya özgü bir halk oyunu...

Sepe,
Almadere (Doğu Anadolu, özellikle Kars yöresinde tek kişi tarafından oynanan halk oyunu), 
Tamzara,
Meyroki ,

Boyundaki eklemlerde oluşan sinir sıkışması, kireçlenme gibi rahatsızlıklarlaortaya çıkan hastalık...


Boyun fıtığı,

Boyundaki  eklemlerde oluşan sinir sıkışması, kireçlenme gibi  rahatsızlıklarla birlikte, sinirlere ve damarlara  yapılan baskıya boyun fıtığı denir. Boyundaki bir diskin yırtılarak fıtıklaşması  söz konusudur. Yaşlı kişilerde disklerde ve eklemlerde yaşa bağlı değişiklikler de sinirlere baskıya neden olabilir. Gençlerde ise sinir hasarının en önemli nedeni boyun fıtığıdır. Fıtıklaşan disk sinire baskı yaparak ağrı ortaya çıkarır. Belde olduğu gibi boyunda da fıtık olabilir. Boyun Omurları (Vertebralar) birbirinden ayıran diskler yarı eklem sayılır­lar. Disk ortasında jel kıvamında bir madde ve bunun çevreleyen yastıkçıklar­dan oluşur. Bu yastıkçıklardan daha dışta olanlar içtekilere göre serttirler. Yaşın ilerlemesi ve travmaya maruz kalma durumlarında bu yastıkçıklar yıpranmaya başlar. Dıştaki tabaka giderek incelir, ani yapılan ters bir hareket sonrasında yırtılır.

İçteki jel kıvamındaki madde bu yırtıklardan dışarı doğru kayarak, omurilikten çıkıp kola giderek o bölgelere hareket emri veren veya o bölgelerin duyusunu algılamayı sağlayan sinirlere baskı yapar. Böylece boyun, kol ağrısı ve o kolda uyuşma, karıncalanma, bazen de güçsüzlük hissedilir.

Boyun fıtığı belirtileri;
Boyundaki sinir sıkışmasının başlıca belirtisi kola, boyna, göğse  veya omuzlara yayılan ağrıdır. Parmaklarda ve ellerde uyuşma ve karıncalanma ile kas güçsüzlüğü de görülebilir. Diğer belirtilerden biri de ellerde koordinasyon eşgüdüm kaybıdır. Besinlerin hormonlu olmasından ve vücuda gereklı desteği sağlayamamsından kaynaklanır. Sinir seviyesinin hangi seviyede  yani hangi omur düzeyinde olduğuna bağlı olarak, ağrı ve güçsüzlük değişik bölgelerde hissedilir.

C4 ve C5 omurları arasındaki sinir  C5 kökü sıkışırsa boyun kökünde omu­zlara ve üst kola yayılan ağrı oluşur. Biseps kasında güçsüzlük ve omuzda his kaybı görülür.  

C5 ve C6 omurları arasındaki sinir  C6 kökü sıkışırsa boyundan omuza ve kürek kemiğine doğru yayılan ve kolun dış tarafına doğru inen bir ağrı oluşur. Biseps kasında güçsüzlük, baş parmak ve işaret parmağında uyuşukluk hissedilir. 

C6 ve C7 omurları arasındaki sinir  C7 kökü sıkışırsa boyundan ve omuz­dan kolun yan yüzüne ve orta parmağa yayılan bir ağrı oluşur. Triseps kasında güçsüzlük, el sırtında ve orta parmakta uyuşma hissedilir. 

Hastalar ellerini başlarının üstüne koyduklarında ağrıda ve uyuşukluğun kay­bolduğunu belirtebilirler. Çünkü bu durumda omurlar arasındaki açıklık art­tığından sinir üzerindeki baskı azalır.
    Boyun fıtığı tedavisi;

    Tedavi hem sinir kökü üzerindeki baskıyı azaltmaya hem de belirtileri hafiflet­meye yöneliktir.
    Böyle durumlarda ilaç tedavisinin yanı sıra öncelikle istirahat, daha sonra fizik tedavi uygulanır.  

    Fizik tedavi; boyun traksiyonu çekme, boyun hareketleri, egzersizler ve ağrıyı ortadan kaldırıcı diğer yöntemlerden oluşur. Fizik tedavi yeterli gelmediği zaman son zamanlarda gelişen tekniklerle bölgeye iğne  epidural steroid enjeksiyonu  veya kateter  epidural lizis adı verilen ince sondalarla girilerek ilaç verilmesi düşünülür. Yine son zamanlarda geliştirilen girişimsel yöntemlerden birisi nükleoplastidir. Doğrudan diskin içine elektrotla ulaşarak diskin ısıtılması ile içinin basıncı düşürülmeye çalışılır. Eğer sinir üzerindeki baskı çok şiddetliyse, kas güçsüzlüğü ileri boyuttaysa, fıtıklaşan disk kısmını çıkarmak ya da sinirin omurgayı terk ettiği boşluğu genişlet­mek üzere cerrahi tedavi uygulanabilir. Boyun fıtığında vucudun ihtıyacı olan besin desteklerının dışarıdan alınması çok önemlidir.

    Hangi tedavi uygulanırsa uygulansın daha sonra hastanın düzenli olarak boyun egzersizlerini yapması ve boyun koruma prensiplerine uyması ağrının sık tekrarlamasını önleyebilir. Besin destekleri asla ihmal edilmemesi gereken önemli bir noktadır. Çünkü fıtık genel olarak yetersiz beslenmeden dolayı yeterli gıdayı alamayan kemiklerimizin zayıf düşmesinden kaynaklanmaktadır.

    Güney Amerika' daki And Dağları' nda yaşayan yerlilerin dinsel törenlerine verilen ad...

    Amauta,

    İnka toplumu zirvedeyken altı milyondan fazlaydı. Kabile, Paraca’ lar gibi, başka kabileleri fethedip genişledikçe, İnkalar yalnızca her fethettikleri kabilenin yönetici sınıfını kendi kültürlerine entegre ederek pekişmekle yetinmeyip, ortak bir lisan da geliştirmişlerdir. Bu lisana da Quechua adını vermişlerdir. (Artık bu noktada, bazı akademisyenlerin ve fetih zamanı sözde araştırmacılarının ve hatta fetihçilerin iddia ettikleri gibi emperyalist bir toplumla karşı karşıya olmadığımıza, aksine eğiterek birleşime gitmeyi amaçlayan bir misyonun sergilenişine şahit oluyoruz.)  Bu her zaman uygulanan entegrasyon, her katılan kabilenin tarihini, mitini, efsanesini kapsamaktaydı; hikâyeler kasıtlı olarak birleştiriliyor, birbirlerine uyarlanıyor veya bazen de değiştiriliyor, yanlışlıkla karıştırılıyordu. Bu uygulama ise İnkaların organizasyon ve yapılanma arayışının özelliğiydi. 

    Amauta’ lar (bilgelerden oluşan özel bir sınıf) halkların âdet ve göreneklerini, tarih ve efsanelerini inceleyerek, mitleri -gerekli olan zaman ve durumlarda inancın doğurduğu mucizeleri gerçekleştirmek veya örnek teşkil etmeleri veya onay ve yaptırımı birbirinden ayırabilmek amacıyla- tekrar tanımlıyorlardı. 

    Bu dönemde bile Aymaran’ lar Titikaka Gölü etrafında yerleşmişlerdir. Kadim dönemlerdeki başka yerlerden göçlerinin ve buradaki halkı boyun eğdirerek göçe zorlamalarının arkeolojik izleri hâlâ duruyor. Arkeolojik bulgular da Aymaran’ların bu bölgelere daha sonradan başka bölgelerden göç ettiklerini desteklemektedir. Riva-Agüero’nun spekülasyonlarına göre, paleo-Quechuan’lar göçe zorlandıkları birçok bölgelerin yanı sıra İnka’nın daha sonraki yerleşim bölgesi olan Cuzco vadisine de sürülmüşlerdir. Kronolojik bilgiler İnka’nın ilk hükümdarı Manco Capac’ın Tiahuanaco’dan gelmiş olduğunu belirtir. Ayrıca Quechuan’larla Aymaran’lar arasında süregelen düşmanlığı, sürülenlerin istilacılara karşı duydukları öfke olarak tanımlamak mümkün olmaktadır. Kronolojik bilgiye göre Tiahuanaco’ lar,  Montesino’ lar;  Tiahuanaco’nun rahip krallarıydı, veya başka bir deyişle de los amautas tanrılarının kültünü kurtarmak amacıyla ülkeyi terk ettiler. Yine aynı araştırm  acıların görüşlerine göre bu durum İnka’nın, savaşçı Aymaran’lar “los piruas” tarafından Tiahuanaco’yu terk etmek zorunda bırakılan, üst sınıfa dayandığına dair başka bir kanıtıdır. İnka, Titikaka bölgesini önceki yuvası olarak görmüş ve Viracocha’ya onlara Cuzco şehrini yapmalarını söyleyen tanrı olarak saygı duymuşlardır. Daha sonraları ise Viracocha’ya dayanan efsane İnka dininde önemli olmuştur.  Toparlarsak, Tiahuanaco kültürünün kurucularının, Quechuan’lar ve Aymaran’ların doğal ataları olan paleo-Quechuan’lar olduğunu söyleyebiliriz. Bir ihtimal, savaşçı Aymaran’lar, Tiahuanaco’yu 10.-11. yy’da çökertmişler ve üst sınıfın büyük çoğunluğunu kuzeye, Quechuan’a soy olarak yakın kabilelerin yerleşik olduğu dağ vadilerine sürmüşlerdir. Riva-Agüero’nun hipotezi Peru tarihçilerinin çoğunun benimsediği bir teoriye dönüşmüştür. Sonuç olarak İnka, Tiahuanaco’nun kültürel ve genetik devamıdır.  Arkeolojik bulgulara göre; Quechuan mülteciler Cuzco vadisindeki soy olarak yakın hissettikleri kabilelere 12. yy’ın başlarında ulaşmışlar ve orada bir şehir devleti kurmuşlardır. İnka hükümdarı Pachacutek Yupaqui savaşçı Chanca’ları bozguna uğratmış, diğer Quechuan şehir devletlerini idaresi altına almıştır. 1532’deki İspanyol istilasına kadar tüm Peru, kuzey Şili, kuzey Bolivya ve güney Ekvator bu büyük imparatorluk tarafından yönetilmiştir.

    Tarihleri,  Ozanlar ve Devlet’in Olayları Bellekleri’nde tutup anlatmakla görevlendirdiği Kişiler (Amauta) Aracılığıyla Sözlü olarak Kuşatan Kuşağa aktarıldı ve İspanyol İstilası’ndan sonra Yazı’ya döküldü. Bu Kaynaklar’dan öğrenildiğine göre İnkalar’ın Atası, Cuzco’nun yaklaşık 24 km Güney’indeki Paqaritampu Köyü’nde yaşayan Manco Capac’dı. Manco Capac Kabile’yi daha sonra Başkent ilan ettiği Cuzco’ya yerleştirdi.

    Kırılmış nohut ve patlıcanla yapılan bir yemek...

    Muhaşerlaş,
    Süryani mutfağına özgü nohut ve patlıcanla yapılan bir yemek.

    Japon müziğine özgü, on yedi bambu kamışından oluşan nefesli bir çalgı...

    Şo,
    Nefesli çalgılar, üflemeli çalgılar olarak da bilinir, içindeki havanın titreşmesiyle sesin oluştuğu çalgıların ortak adıdır. Nefesli çalgılar Batı müziğinde orkestranın ikinci çalgılar bölümünde yer alır. nefesli çalgılar;
    Tahta nefesliler (flüt, obua, klarnet, fagot ve saksofon),
    Bakır nefesliler (korno, trompet, trombon ve tuba)
    olmak üzere ikiye ayrılır. 

    Serbest aerofonlar grubu, insanoğlunun bildiği en eski çalgılardan bazılarını içine alır. Çoğu kültürlerde doğaüstü güçlerle özdeşleştirilen böğürtecin varlığı 25 bin yıl kadar gerilere gider. Uzun bir ipe bağlı ince bir tahta, kemik veya fildişi parçadan oluşan bu alet, hızla çevrilince ipin ucundaki cisim kendi çevresinde dönerek ses çıkartır. Serbest dilli ağız armonikaları, serbest aerofonlar grubuna girer. Armonika ve melodikalar, ayrıca bunların Doğu'daki eski tipleri olan Çin sheng' i, Japon şo' su ve Güneydoğu Asya kaen' i de aynı ailedendir. Bu Asya çalgıları sukabağından ya da ağaçtan yapılmış bir hava kasasından oluşur. Bu kasalardan, ucunda kamıştan bir dil bulunan uzun bambu borular çıkar.

    Hıristiyanlıkta İncil' deki mesajın kaynağına dönmeyi savunan anlayışa verilen ad...

    Evanjelik,
    Evanjelizm sözcüğü Kutsal Kitap' a dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evanjelizm, genel anlamıyla İncil' ler hakkında vaaz vermektir. İsa üzerinde yoğunlaşan bu vaazların amacı Hristiyan olmayanları bu dine davet etmektir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik İncil' in her birine Evanjel denir. 

    Yunanca "iyi haber" ya da "genel olarak kabul edilen gerçek" anlamına gelen evangelion' dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, İncil yazarlarına "Dört Evanjelist" denmiştir. Evanjelist ve Evanjelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evanjelist sözcüğü en basit anlamıyla "Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi" anlamına gelir. Evanjelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi' nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evanjelikler, ABD'yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler' in devamıdır. Evanjelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evanjelik denmeye başlanmıştır. Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası' nda Evanjelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır. Bugünkü Evanjelizm Amerika'daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir. 

    Evanjelist Teoloji  Evanjelistler Eski Ahit' te bahsedilen Yahudiler' in Tanrı' nın seçilmiş halkı olduğu dogmasını onaylamaktadırlar. Buna göre Kutsal Topraklar' ın Yahudilere ait olduğuna, Mesih Isa'nın Kudüs'te tezahür bulacağına, buna bağlı olarak daha ileri bir tarihte bütün Yahudilerin Hristiyanlığa geçeceğine inanmaktadırlar. Evanjelistler ayrıca Katolik ve Ortodoks dogmalarını da reddetmektedirler.

    Büyüklük taslayan, şişinen, kendini bir şey sanan ...


    Arogan, 
    Kibir,

    Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur

    Okyanusların çok derin kesimlerine verilen ad...

    Abis, (Latince Abyssus, Yunanca Abyssos, Dipsiz'den Fransızca Abysse),

    Okyanusların çok derin yeri (2000m.' den derin) ve daha özel olarak, güneş ışığının erişemediği kesim.

    Yeryüzünün yarıdan fazlası abislerle kaplıdır. Abislerin özellikleri, önce sondajla (dipten örnek getiren sondaj kepçeleriyle), sonra doğrudan ulaşılarak (Piccard batiskafı, 1953) ve denizaltı, film ve televizyon çekimiyle belirlendi.
    Biyolojik bakımdan abisteki koşullar yeraltı sularındaki koşulları andırır. 600 m' den derinde tam karanlık (dolayısıyla "üretici"lerden, yani alg'lar gibi klorofili! bitkilerden tam yoksunluk) ve beslenme açısından, ışık alan yüzeysel sulardaki kaynaklara tam bağımlılık. Bu bağımlılık, abisteki hayvanları üç türlü beslenmeye yöneltir. Az derinde yaşayan canlı avları yakalamak için biraz yukarı çıkmak, "hiç durmadan yağan kar gibi" (R. Carson) dibe doğru düşmekte olan ölü varlıkları geçerken kapmak, dibe ulaşan artıkları ya da dipte yaşayan canlıları (bentos) yakalayıp yemek.

    Abis balıklarının çoğunda ağız, gövdeye göre oldukça büyüktür; bazılarındaysa yukarıya dönüktür (saccopharynx). Abislerin karanlık oluşu buradaki kör ya da tersine çok iri gözlü türlerin çok oluşunun nedenidir. Bu canlıların birçoğunda, hatta kendileri kör olsa bile. görebilen avları çeken (ışık saçan) organlar vardır. Dipte yaşayan canlılar büyük derinliklerdeki ince unsurlu çamura batmamak için uzun bacak ya da geniş yassı taban gibi özel organlara muhtaçtır. Abislerde hiçbir şey hızlı değişmez ve koşul sürekliliği gösteren böyle bir ortama uyarlanmış hayvanlar hızlı basınç, sıcaklık ve tuzluluk değişikliğine pek dayanamazlar. Milyonlarca yıldan beri yüzeyde kaybolmuş pek çok yaratık, yeryuvarın ve biyolojik evrimin dışında kalarak hâlâ abislerde yaşamaktadır. Abislerde yumuşak yaratıkların çokluğu ve balık iskeletlerinin kırılganlığı, derin sularda kalker oranının çok düşük olması yüzündendir. Bireylerin birbirinden ırak olması erkek ve dişinin karşılaşmasını güçleştirdiğinden, dişinin üzerinde asalak yaşayan "cüce erkek" li türler ortaya çıkmıştır.

    Doğurgan ya da çabuk gelişen türlerin çokluğu, kendi yumurtalarını kuluçkalayan ya da herhangi bir biçimde koruyan türlerin varlığı da bu yüzdendir.

    Hera' yı andıran Etrüks Tanrıçası...

    Uni,
    Roma mitolojisinde baş tanrı Jüpiterin kız kardeşi ve eşi, aile ve doğum başta olmak üzere birçok alanda tezahürü ve ilgisi bulunan, eski ve güçlü bir tanrıça olan Juno, Iuno,  Yunan mitolojisindeki Hera' nın Roma mitolojisindeki dengi olarak tanımlanır.

    Aynı Hera gibi onun da kutsal ve sembolik hayvanı tavus kuşudur, ve yine Hera gibi başında taç ile tasvir edilirdi. 

    Etrüsk mitolojisindeki tanrıça Uni' nin ismini Latince bu tanrıçanın ismi olan Iuno' dan alır.

    Cilt hücrelerinde pul pul dökülmeler ve kırmızı plaklar şeklinde kendini gösteren bir hastalık...


    Sedef , 

    Cilt hücrelerinin çok hızlı bir şekilde yenilenmelerine neden olan ve özellikle cilt hücrelerinin devamlı olarak oluşturulduğu yerlerde pul pul dökülmeler ve kırmızı plaklar şeklinde kendini gösteren bir hastalıktır. 

    Sedef hastalığının nedeni kesin olarak bilinmemektedir, ancak hastalık bulaşıcı değildir.


    Ciltte oluşan kırmızı plaklar veya lezyonların yanı sıra, tırnaklarda sedef hastalığınddan etkilenebilir, ve psoriatik artrit olarak bilinen, artritin özel bir çeşidi de ortaya çıkabilir. Sedef hastalığıyla birlikte yaşamak stresli olabilir, ancak çoğu durum hafif düzeydedir ve tedavi edilebilir. Pek çok tedavi yöntemi, sedef hastalığının semptomlarının başarılı bir şekilde kontrol altına alınmasına yardımcı olmaktadır.
    Plak psöriazis, ölü derinin ince tabakalar halinde veya pul pul dökülmesine ve kırmızı plaklar oluşmasına neden olur. Plak psöriazis rahatsızlığı olan kişilerin ciltleri genellikle kurudur ve ciltlerinde çatlaklar oluşur.
    Püstüler psöriazis, daha nadir görülür. Püstüler psoriazisin bir çeşidi olan ve palmar-plantar olarak bilinen sedef hastalığı, eller ve ayaklar gibi küçük alanların, içi sıvı dolu kabarcıklarla kaplanmasına neden olur. Diğer bir püstüler psoriazis çeşidi olan von Zumbusch ise, deride büyük kırmızı hassas ve kabarcıklı bölgeler oluşmasına neden olur ve yaşamı tehdit edici bir psoriazis çeşididir.

    Eritrodermik psoriazis, çok nadir görülen ve ağrılı bir sedef hastalığı çeşididir. Deride geniş bir alana yayılır ve ateşli bir görünüm oluşur. Bu psoriazis formu oldukça ciddi bir durumdur ve acil olarak tıbbi tedavi gerektirir.

    Psoriatik artrit, eklemler zarar görmeden önce, erken dönemde tedavi edilmelidir. Eklemlerde ağrı, şişlik, ve hareket güçlüğü görülebilir. Ellerdeki ve ayakalardaki küçük eklem yerlerinde daha sık ortaya çıkar, ancak büyük eklemlerde risk altındadır. Bu semptomların dışında, diğer artrit çeşitleri sabah tutukluğuna neden olabilir.
    Sedef hastalığı, hem erkeklerde hem kadınlarda her yaşta görülebilir, ancak yetişkinlerde daha sık ortaya çıkar. Sedef hastalığındaki en büyük risk faktörü, genetik yatkınlıktır. Eğer ailenizden yakın bir kişide sedef hastalığı varsa, sizde de görülme riski oldukça yüksektir. Sedef hastalarının yaklaşık üçte birinin kan bağlantısı nedeniyle bu hastalığa yakalandıkları bilinmektedir.


    Çevresel faktörler de oldukça önemlidir. Soğuk iklimlerde yaşayan kişilerde sedef hastalığı görülme riski daha fazladır, ve genellikle erken yaşlarda ortaya çıkar. Etnik kültür ise sedef hastalığı riskini etkileyen diğer bir faktördür. 

    Pek çok durum cildinizin görünüşünde değişikliğe yol açabilir. Eğer cildinizde meydana gelen bir değişiklikle ilgili kaygılarınız varsa, doktorunuzla görüşerek cildinizde oluşan durumu net olarak tanımlayabilir ve doktorunuz uygun tedavi yöntemini belirleyebilir.


    Değişik kırmızı noktalar ve cilt durumları, bulundukları yere, rengine, ve görünüşüne göre ayırt edilebilir. Kırmızı ve kuru bir cildin nedeni genellikle, enfeksiyonlar, gül hastalığı, veya tahriş edici maddeler olabilir. Seboreik dermatit, deride kepek ve kabuklu sarı plaklar oluşmasına neden olur ve genellikle sedef hastalığıyla karıştırılır. Reiters sendromu ve Lupus (Sistemik Lupus Eritematozus), sedef hastalığına benzer cilt durumları ve artrit oluşumuna neden olabilirler. Bunlara ek olarak, pek çok durum ve mantar enfeksiyonları, tırnakların sedef hastalığındakine benzer bir görünüşe sahip olmasına neden olabilir.

    Sedef Çeşitleri; 

    Sedef hastalığının şiddeti, görüldüğü bölgeler, ve görünüşü, çeşidine bağlı olarak değişiklik gösterir. Plak tipi psöriazis en yaygın formudur. Her beş sedef hastasından dördünde bu tip görülür. Diğerleri, guttate, püstüler, inversa psoriasis, eritrodermik psöriazis.

    Guttate psöriazis, genellikle ciltte küçük kırmızı lekeler olarak kendini gösterir, ve birkaç hafta veya birkaç ay içinde kaybolur. Bu sedef hastalığı çeşidi, kol ve bacaklarda, gövdede veya başta görülür, ve bazen çocukluk veya adolesan dönemde geçirilen bir bakteriyel enfeksiyon guttate psöriazisi tetikleyebilir. Hastalığın görüldüğü bölgelerde oluşan plaklar, plak tipi sedef hastalığındaki kadar kalın değildir.

    Fleksural psoriazis, genellikle aşırı kilolu kişilerde görülür ve deride kıvrımların fazla olduğu bölgelerde ortaya çıkar. Özellikle koltuk altı ve kasıklarda, sürtünme ve terleme inversa psoriazis oluşumunu artırabilir. 

    Sedef hastalığının nedeni tam olarak bilinmiyor, ancak sedef hastalığı bulaşıcı değildir. Sedef hastalığının görülme riski, genetik etkenlere, ve enfeksiyon, güneş yanığı veya ilaçlar gibi dış etkenlere bağlıdır. Yapılan araştırmalarda, bazı genlerin sedef hastalığı riskini artırdığı, ancak genetik olarak sedef hastalığına yatkın bazı kişilerde ise hastalığın hiçbir zaman ortaya çıkmadığı belirlenmiştir.
    Deride kuru, kırmızı plaklar sedef hastalığının en belirgin semptomlarından biridir. Deri kendini normalden daha hızlı yeniler, ve bunun sonucunda fazla deri hücreleri kalın bir katman oluşturur. Sedef hastalarının yaklaşık yarısında, tırnaklarda çukur, pul pul dökülme, veya renk değişimine neden olan düzensiz tırnak büyümesi görülür. Sedef hastalarının küçük bir bölümünde ise artrit semptomları ortaya çıkabilir.

    Sedef hastalığı küçük kırmızı tümsekler şeklinde ortaya çıkar ve daha sonra büyük plaklara dönüşerek pul pul dökülmeye başlar. Hastalığın görüldüğü bölgeler genellikle simetriktir, yani bedenin her iki tarafında aynı yerde ortaya çıkar. Kafa derisi, yüz, kollar, eller, bacaklar, kasıklar, ayaklar, ve derinin kıvrımlar oluşturduğu bölgeler sedef hastalığına karşı daha hassas yerlerdir.

    Popüler Yayınlar

    İzleyiciler

    Yeni içerikler için takip edin!

    BULMACA ANSİKLOPEDİSİ