Memlük Sultanlarından Mercidabık' da savaşan sultan ...

Kansu Gavri - Gansu Gavri,  (Kansuh el-Gûrî)
El-Eşref Kansu el-Gavri (Arapça) (1440 - 1516),
Burci Hanedani' ndan olup 1501 - 1516 yılları arasında Memlük hükümdarlığı yapmıştır.

Memlük Sultanı Gansu Gavri, 1440 yılında doğdu. Kansu Gavri Çerkez asıllıdır. Baybirdi tarafından köle olarak satın alındı. Azat edildikten sonra bir çok görevde bulundu. 1458' de Halep' te başlayan bir isyanı bastırarak tanındı. Kayıtbay' ın yetiştirdiği Gansu Gavri, 60 yaşından sonra saltanata geçti. Gansu Gavri, Memlük Sultanı olduğunda Memlükler için önemli meseleler gündemdeydi. Osmanlılar, Memlüklerin kuzey sınırını tehdit ediyor, Şah İsmail Safavi devletini kurmaya çalışıyordu. Ayrıca Mısır'ın ekonomisi ile yakından ilgili olan Hint ticaret yolu, Portekizliler tarafından tahrip edilmeye başlanmıştı.  İspanya'daki son müslüman kalesi Gırnata'nın düşmesi ile Fas ve Tunus emirleri, Memlük Sultanının başında olacağı bir federasyon oluşturulmasını istediler. Bu federasyon tüccar, ziyaretçi ve hacılar olmak üzere tüm hıristiyanların bu ülkeden kovulmasını istiyordu. Bu gelişmeler üzerine Gansu Gavri, yabancıların üç aydan fazla Kahire'de kalmalarını yasakladı. Portekizliler onun zamanında Hindistan kıyılarına yerleşti. Böylece Mısır, en önemli gelir kaynağı olan transit vergisini kaybetti ve mali çöküntü hızlandı. Gansu Gavri, Hindistan'a bazı seferler düzenlediyse de bir sonuç çıkmadı ve Portekiz filosu Aden'i aldı. Osmanlı padişahı Sultan İkinci Bayezid'den yardım isteyen Gansu Gavri, Osmanlılarla dostluk ilişkileri kurdu. Ancak, Yavuz Sultan Selim'e karşı Şah İsmail'i desteklemesi, onun aleyhine oldu. Nitekim Yavuz Sultan Selim'in giriştiği propaganda faaliyetlerinde Antep, Halep ve Şam valileri Osmanlılara yakınlık kurdu. Nihayet Mercidabık ovasında yapılan savaşı kaybeden Gansu Gavri bu savaş sırasında 1516 yılında öldü.

Mersin ilinde bir akarsu...

Alata (Sorgun), Akarsu Çayı,
Bakırçay,  
Bozyazı Çayı (Sini Çayı) , Buruklar,
Berdan (Tarsus),

Deliçay,  Değirmendere civarının sularını toplayarak orada Değirmendere adını alır ve Mersin'in doğusunda Deliçay ismi ile Kazanlı ve Karaduvar arasında denize dökülür. Tarihte; Serince, Selinti ve Anhiyaleos adları ile de anılmıştır.
Dragon Çayı (Anamur),
Efrenk Deresi (Müftü), Başpınar ve Sadiye bölgesinden Efrenk adı ile doğar. Sonra Kızıldere adını alır ve sonunda Müftü deresi adı altında Mersin içerisinden denize dökülür. 
Gilindire deresi, Tepeköy civarının sularını toplayarak gün,
Göksu Nehri (Silifke), Gözce deresi, 

Lamas çayı (Lurda) , Limonlu,
Mezitli çayı (Liparis),
Sarısu, Sipahili,
Tece Deresi, Fındıkpınarı yaylasının suyunu toplayarak Fındık deresi adı ile güneye iner. Sonradan Tece deresi olarak denize kavuşur.
eye iner ve denize dökülür. Şahna Deresi, Dikiner, Eşek Deresi isimleri ile de anılır.

Yağ...

Revgan (Farsça),
(Osmanlıca Şahm),
Revgan-ı semek (balık yağı),

Birleşiminde stearik, oleik, palmitik asitlerle gliserin bulunan ve bunların oranlarına göre kıvamları değişen bitkisel veya hayvansal madde.  Yağ asitlerinin karışık yapılı alkollerle meydana getirdiği esterler.
Vazelin, mazot gibi yağları andıran ve sanayide kullanılan bir mineral madde
Vücudun, atılması gereken amonyak, üre vb. maddelerini içine alarak deriden sızan ve ter kokusunu veren madde.
Güzel kokulu bitkilerden çıkarılan uçucu, kokulu ve sıvı madde.
ABD'de yapılan bir araştırma, yağın, zihni açtığını ve refleksleri güçlendirdiğini ortaya koydu.
 

Yağ dokusunun bulunduğu yerde gelişen selim ur...

Lipom, Lipoma (Fr. lipome, Lat. lipoma, İng. lipoma), 

Yağ dokusu tümörü, Yağ uru, Yağ bezesi.
Yağ dokusundan köken alan iyicil, habis (kötücül) olmayan tümörlerin genel adıdır.

Yağ bezesi lipom, tamamen yapısal olup bir hata veya kusurunuzdan veya birşey yiyip içtiğinizden dolayı oluşmaz. Bir yağ hücresinin içinde depoladığı yağ miktarını sınırlayamaması ve aşırı yağ depolaması ile oluşur. Bu tür yağ bezeleri genetik olarak da oluşabilir. Tek tedavisi cerrahi eksizyondur ve ilaç tedavisi yoktur. 

Lipomların büyümeleri bir yerde durabilir ve büyümeyen küçük lipomların alınmasına gerek yoktur ve bunlar kansere dönüşmez. Cilt altında hızla büyümeyen tüm kitleler hemen herzaman iyi huyludur ve alınmalarına gerek yoktur. Tanıyı kesinleştirmek için yüzeysel doku ultrasonu yapılabilir. Kozmetik açıdan rahatsızlık veren, büyüyen, ağrıya yol açan lipomlar lokal anestezi ile çevresel blok sonrası cilde yapılan lipom boyutuna göre 1-2 cm. lik bir kesi ile 5 dakikada çıkarılabilir. Operasyonu kolaydır. Dikiş yerlerinde ince izler kalır.

Mersin ili Aydıncık' da yetişen soğanlı otsu bir bitki...

Gabarcık,

Mersin ilinde antik bir kent...

Anemurion
(Anamur) ,
Aphrodisias (Tisan) ,
Prakana, Diokaesareia (Uzuncaburç) ,
Eliaussa Sebaste (Ayaş) ,
Holmoie (Taşucu) ,
Kanytella, Canytelis (Kanlıdivane), Erdemli-Silifke kara yolunun 3 km. kuzeyinde bulunan Kanlı Divane Antik Kenti,
Korykos (Kız Kalesi),
Kelenderis, Kilindere (Aydıncık) ,
Korykos, Korykion-Antron (Cennet-Cehennem) ,
Nagidos (Bozyazı),
Seleukeia ad Kalykadnos (Silifke) ,
İngira, Ankhiale, Ankhialos (Donuktaş) ,

Soloi-Soli, Pompeiopolis (Viranşehir, Mersin’ in 14 km batısında, deniz kenarında bulunan Soloi antik kenti, MÖ 7. Yüzyılda Rodoslu koloniciler tarafından kurulmuş, kente güneş anlamına gelen Soloi adı verilmiştir.), 
Corasium, Korasion (Susanoğlu), 
Zephyrium, Zephyrion (Mersin), 
Anchiale (Karaduvar),
Yumuktepe Höyüğü  Tarsa, Tarsos (Tarsus) ,
Gözlükule Höyüğü (Tarsus) ,
Titiopolis (Anamur) ,
Olba, Ura (Silifke),
Elaiussa Sebaste (Mersin),

Mersin balığının yumurtasından havyar yapılan bir türü...

Çığa (Acipenser ruthenus).
Çuka, Çiga.


Mersin Balıkları, Asya, Avrupa ve Amerika'nın kuzey yarım küredeki deniz ve tatlı sularında 27 tür ile temsil edilmektedir. Türkiye sularında, Karadenizde doğal olarak bulunmaktadır. Bu balıklar, Kışın Karadeniz' de dil, kefal ve kaya balıklarıyla, Hazar denizinde ise kaya, ringa ve kızıl kanatla beslenir. 

Bunlar;
Huso huso, Mersin morinası , Dünyanın en büyük tatlı su balığı olup 6 metre uzunluğa ve 1 ton ağırlığa ulaşabilir. Havyar ihtiyacının yarısını karşılayan mersin morinası veya Beluga' dır. Mersin morinası Karadeniz ve Hazar'da, Volga, Don, Dinyeper ve bölgenin diğer nehirlerinde bulunur. Cinslerinin arasında en çok ve en makbul havyarı üreten balıktır.

Acipenser sturio, Alman mersin balığı veya Kolan balığı
Acipenser gueldenstaedti, Karaca mersin veya Rus mersini

Acipenser stellatus, Sivrişka,
Acipenser nudiventris, Şip, Biz, 
Acipenser ruthenus,  Çuka veya Çiga,
Acipenser baerii (Sibirya Mersini

Mersin Balıkları morfolojik, anatomik ve fizyolojik olarak diğer balıklardan farklıdır. Örneğin kıkırdak iskelete sahip oldukları halde kemikli balıklar sınıfına dahildirler. Baş kısmı öne doğru uzamış ve baş kemik tabakaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir zırhı andırır. Vücut üzerinde bir sıra sırtta, iki sıra yanlarda ve iki sıra karında olmak üzere türlere göre şekli ve sayıları değişen kemik plakalar vardır. Mersin Balıkları çok geç cinsi olgunluğa ulaşmaları, 2-4 yıllık aralarla yumurtlamaları ve 100 yıla kadar yaşayabilmeleri gibi özellikleri ile de diğer balıklardan ayrılırlar.

Mersin balıkları yapıları itibariyle kılıç, marlin, orkinos gibi en iri balıklar arasındadır. Beluga' nın boyu 3 metreyi bulur. Sovyetler Birliğinde nehirlerde görülen çiga' nın boyu 90 cm. civarındadır. Mersin balıklarının gövde yapıları pullu balıklardan farklıdır. Gövdesinin kuyruk yüzgecinin üst lobuna doğru bükülmesi köpekbalığına benzer. Kuyruğunun çatalları birbirine eşit değildir. Ağzı kafasının altında olup hilal şeklindedir. Dişleri yoktur. Pulsuz olan mersin balıklarının solungaç kapaklarının arkasından kuyruk yüzgecine doğru uzanan sivri uçlu beş sıra kemik levha mevcuttur.

Ağzının önünde, kafanın alt kısmında dört adet duyarlı bıyık vardır. Mersin balığı besin bulmak için çamurları karıştırır ve dokunma duygusuyla avını bulur. Bunun için de duyarlı bıyıklarından yararlanır. Mersin balığının tat alma papillaları da vardır. Bunlar genellikle diğer balıkların ağızlarının içinde veya dillerinin üzerinde görülür. Mersininkiler ağzının dışındadır. Bu papil-lalar balığın besin seçmesine yardımcı olurlar.
Mersin balığının kafası ileriye doğru uzun ve enlidir. Zayıf olan gözleri küçüktür ve kafasının iki yanındadır. Yüzgeçleri fazla gelişmemiştir. Sırtı ve yan tarafları esmer, boz, menevişli renklerde olup karnı kirli sandır. Bazı türlerinin sırtı koyu kahverengi veya yeşil, yanları mat açık kahverengi veya açık yeşil, karnı beyazdır. Yüzme keseleri vardır.

Mersin balıklarının kıkırdaklarından balık tutkalı elde edilir. Balık tutkalı hazırlandığı zaman saydam plastik tabakalara benzer; hemen hemen saf jelatindir. Bu tutkal özel yapıştırıcıların ve su geçirmeyen maddelerin yapımında kullanılmaktadır. Aynı madde şarap sanayiinde beyaz şarabın berraklaştırılması için de kullanılmaktadır. 28 gr. balık zamkı 300 galon civarında şarabı temizler. Mersin ağır hareket eden bir balıktır. Zamanını suyun dibinde besin arayarak geçirir ve ağır ağır beslenir. Besin almadan da birkaç hafta yaşayabilir. Mersin balığının operculum bölümü beş adet ince ve sert zarla örtülüdür. Balık bu zar kapaklarını kapalı tutarak karada kırk-elli saat canlı kalabilir. Tatlı suda böcek larvası, solucan, kerevit, salyangoz ve küçük kabukluları yer. Mezgit, tirsi, hamsi, uskumru, istavrit gibi balıkları avlar. Mersin balıkları otuz beş-kırk yıl arasında yaşarlar. Nesil yetiştirmeye, türlerine göre beş-on yedi yaş arasında başlarlar. Türlerinin büyük bir kısmı denizde yaşayıp, yumurta dökmek için nehirlerden yukarı çıkarlar. Gerekirse uzun göçler yapıp nehirlerin kaynağına kadar ulaşırlar. Kuzey Amerika sularında 13.500 km.' lik uzaklığı aştıkları tespit edilmiştir. Yine örneğin, Karadeniz'den Tuna'ya girerek nehir boyu Yugoslavya, Macaristan ve Avusturya'yı geçip Almanya içlerine kadar ulaşırlar. Nehirlerin kirlenmesi ve aşırı avlanma sonucu bütün mersin cinslerinin sayısı bir iki yüzyıl öncesine oranla çok azalmıştır.

Ülkemizdeki mersin balığı yatakları Kızılırmak, Yeşilırmak ve Sakarya nehirleridir. Şubat ortaları ve mart başlarından ağustos ayına kadar döl yetiştirmek üzere bu nehirlere giren mersin balıkları yumurtalarını bıraktıktan sonra yine Karadeniz'e dönerler. Dişi balıktaki havyar miktarı balığın kendi ağırlığının sekizde birini teşkil eder. iki milyona yakın yumurta dökebilen türleri mevcuttur. Yumurtalar 5-6 metre derinliğe dökülür. Bunlar 2.5 mm. çapında, siyah ve yapışkandır. Su bitkilerine, taşlara ya da birbirlerine yapışarak yığınlar oluştururlar. Yumurtalar üç-yedi gün içinde çatlarlar. Yumurtadan çıkan yavrular 1.25 santim boyundadır. Birinci yaz döneminde 20 cm.'i bulurlar. Nehirlere geç girmiş olan mersin balıklarının döktükleri yumurtalar ertesi yılın mayıs ayında gelişmelerini tamamlayarak yavru haline gelirler. Büyük miktarda yumurta bırakan mersin balıkları ertesi yıl yumurta toplayamazlar. Bu yüzden iki yılda bir kez yumurta bırakabilirler. Yavruları biraz büyüyünce denize inerler. Balıkçılığın ve üretimin ileri olduğu Sovyetler Birliği, Amerika ve Kuzey Avrupa ülkelerinde yakalanan mersin balıklan, havyarları sezaryenle alınıp tekrar nehirlere bırakılırlar. Bu suretle aynı balıktan defalarca havyar elde etme imkânına sahip olunur. Havyan kadar eti de lezzetli olan mersin balığının nehirlerimizde azalmasının nedeni balığın yumurtasını atmadan yakalanmasıdır. Beyaz ve lezzetli etinin fümesi makbuldür. Tavası ve şiş olarak ızgarası yapılır.

Balık diplerde dolaştığı için denizde serbest bedenli dip oltasıyla avlanır. Yem olarak canlı veya taze balık kullanılır. Ayrıca nehir ağızlarında ağlarla da yakalanır. Güçlü ve cüsseli balık olduğu için yakalandığı ağları çoğu kez kullanılmayacak hale getirebilir. Zaman zaman hamsinin peşinden gırgır ağlarına da girerler. Mersin balıklarının avı nehirlerde "karmak" veya "karmık" adı verilen yemsiz paraketalarla yapılır.

Karadeniz çevresinde yapılan bu av şekli oldukça iptidaidir. Kalın bir halat üzerine, mersin balığının su içindeki akış istikametine göre yerleştirilen ve değişik aralıklarla dikine hazırlanan bir iğne barajı, paraketayı oluşturur, iri boy iğneler yemsiz ve çıplaktır.

Dirseklerinden kalın misinalarla su yüzündeki mantarlara bağlanarak dik durmaları sağlanmıştır, iğnelerin sapları ise telle halata bağlıdır. Balık, yumurta dökmek için nehire girdiği veya döküp denize akacağı sırada suyun içindeki bu iğne barajına takılarak yakalanır. Halat uçlan kıyıda bulunan kazıklara sıkıca bağlı olduğu için takılan balık paraketayı sürükleyemez.

Mersin balıkları doğdukları sulardan başka sulara girmezler. Belli bir nehirde yumurtadan çıkmışsa büyüyüp yumurta bırakmak için yine aynı nehire girerler. Yalnız eti veya bir seferlik yumurtası için bu tür iptidai şekillerle avlanıldığmdan mersin balıklarının nesli maalesef azalmaktadır.

Mest, yemeni, çapula gibi ayakkabılara vurulan meşin yamaya halk dilinde verilen ad...

Yorak,
Mest, çapula, yemeni gibi ayakkabılara vurulan meşin yama. 
Yama (genellikle ayakkabı için).
Köşkerin kullandığı tabaklanmış deri, deri parçası.
Ayakkabıya vurulan pençe.
Araba tekerinin parmaklığı.

Meşhur...

Angın,
Ünlü,
Namlı,

Meşe kabuğu tozu...

Tetile,

Tabaklıkta ya da hayvan yaralarını onultmakta kullanılan meşe kabuğu tozu.

Mersin ağacının, nohut büyüklüğünde ve morumsu siyah renkli meyvesi...

Mersin ağacının meyveleri (Myrtus Communis),

Murt, Osmanlıca Türkçe sözlükte murt Farsça, ölmüş hayvan anlamındadır.
Hambeles, Hambelez,
Hombales,

Ortalama 3 m, bazen 4-5 m' ye kadar boylanabilen yapraklarını dökmeyen bir makilik bitkisidir. Ülkemizde Akdeniz ve Karadeniz sahillerine bakan makilik yamaçlarda doğal olarak yetişir. Temmuz- Ağustos aylarında hoş kokulu beyaz çiçekler açar. Ekim-Kasım aylarında olgunlaşan meyveleri yeşilimsi beyazdan mora ve siyaha değişir. Arılar tarafından tozlaşma yoluyla kendine dölleyen çiçekleri hermafrodittir. Açık güneşli ortamları, hafif kumlu, kuru ve direnajlı toprakları tercih eder. Deniz etkisine dayanıklıdır. Güneyde, özellikle Adana yöresinde "murt" veya "hambeles" olarak da bilinen mersinin meyveleri yemiş olarak tüketilir. 

Murt yaz ortasında çiçek açmaya başlar. Çiçeği beyaz, erkek organı ise altın rengindedir. Çok güzel kokar. Çiçekleri yuvarlak kesitli, dalları kırmızımtıraktır. Bitki ikinci yılında dal budak salarak odunlaşmaya başlar. Odunlaşan dallar bej rengini alır. Başlangıçta etli ve beyaz olan meyveleri olgunlaştıkça koyu mavi-siyah renge dönüşür. Dalları, yaprakları, meyvesi çok hoş kokar. Döktüğü tohumlarla kendiliğinden ya da gövde çelikleriyle ürer. Yaprağında, çiçekli dallarında, reçine, acımtırak maddeler, uçucu yağlar, meyvesinde ise bol miktarda A vitamini, tanen, şeker ve asit vardır. Taze yapraklar defneyaprağı gibi etli yemeklerde kullanılarak çeşni katması sağlanır.

Murt rakımı yüksek olan yerlerde yetişmeyen, yaprağını dökmeyen Akdeniz bölgesinin özellikli maki türlerindendir. Farsça “mürd” sözcüğü Türkçede murt olmuştur. Orijinal adı Myrtus communis’tir. Sözcüğün aslı Yunancadır. Mort, murt, sazak ağacı olarak da bilinir. Mersingiller familyasındandır. Çok çeşidi vardır. Çeşitlerinin genel adı da mersindir. Kaynaklarda bitkinin ana yurdunun Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda olduğu ifade edilmektedir. Bodur bir maki olmasına rağmen budanırsa boyu 2,5 metreye kadar uzar. Asıl adı Myrtus communis olan bizim de hambeles – murt dediğimiz bitki Akdeniz sahillerinde çokça yetişir. “Üst yüzeyinde pek çok saydam nokta (yağ bezeleri) bulunan yaprakları sert, meşinimsi, kenarları düz, küçük, üzeri koyu yeşil, altı daha açık yeşil, ortası çizgilidir”. Her mevsimde yeşilliğini koruması çevresine ayrı bir güzellik katar. Yurt genelinde mersin olarak bilinmesine rağmen Akdeniz sahillerinde hambeles ve murt olarak tanınır. Hambeles Arapçadır.  Murt yaprağına 'bahar’ diyen yerlerde vardır.             

Faydaları;
Mersin ağacının yazın olgunlaşan, bezelye büyüklüğünde, morumsu siyah meyvesi çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılır.

Küçük , pembe murt (mersin) taneleri taze taze yenebileceği gibi şurup olarak da içilebilir. Hatta peltesi de yapılabilir. Bağırsak hastalıklarına, çocuk ishallerine ve dizanteriye karşı birebirdir. Murt dolaşım bozukluklarını giderir, özellikle geceleyin görme gücünü arttırır. Özellikle karanlıkta uçmak zorunda kalan pilotlara murt şurubu içirilir. Çocuklarda pamukçuk denilen hastalığa karşı da murt kullanılır. Ağzın içini temizler, pamukçuğu giderir. Kaynamış suya atılan murtla yapılan gargara bu bakımdan çocuklar için yararlıdır. Bacak şişlikleri ve ağırlığında, Şeker hastalığında faydalıdır. Murt yaprakları suda dinlendirecek olursak şeker hastalığına karşı iyi bir şurup elde edilmiş olur. Kolesterolü ve tansiyonu düşüren, kana ve kalbe iyi gelen, mideyi tamir eden, muz aynı zamanda stres ilacıdır. Yaprakları, Hemoroid, Varis ' e iyi gelir.

Menkul değerler Borsasında masanın başında devamlı bulunan ve işlemleri yürüten üyeye verilen ad...

Dealer (Borsa Uzmanı),

Alım-satım işlemlerinde kendi nam ve hesabına hareket eden kişi ve kurumlara verilen isimdir.
Hisse Senetleri Piyasası Üye Temsilciliği Broker,

Borsa, Bazı tüccarların ve özellikle sarraflarla değerli kâğıt ve tahvil alışverişiyle uğraşanların alım satım ve değişim amacıyla devlet denetimi altında iş yaptıkları yer, Mal, altın, döviz ve taşınır değerlerin belirli kurallar çerçevesinde alım ve satım işlemlerinin yapıldığı ortamlar.

Öğrenme, okuma bozukluğuna verilen ad...

Disleksi,  
Disleksi dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren bir öğrenme bozukluğudur. Türkçe karşılığıyla okuma güçlüğüdür. Özel bir öğrenme güçlüğü olup her türlü zeka düzeyinde görülebiliyor. 1896 yılında bir İngiliz doktor olan W. Pringle Morgan tarafından elde edildi ve British Medical Journal’da yayınlandı.

Kişi yazıdaki kelimeleri doğru ve akıcı olarak okuyamıyor. Kelimeleri seslendiremiyor ya da seslerin şifresini çözümleyemiyor. 
Aşina olmadığı kelimeleri konuşurken kullanmasına karşın basılı haliyle çözümlemekte zorlanıyor. Seslerin farkındalığı ve ayırt edilmesi etkileniyor. Okuma ve dolayısıyla yazma güçlüğü yanında kişide kısa süreli bellek, matematik, faaliyete yoğunlaşma, kişisel organizasyon ve sıralama alanlarında zorluklar da gelişebiliyor. Okuma güçlüğü tamamen biyolojik kaynaklı bir sorun olarak nitelendiriliyor.  Duygusal bozukluklar, olanakların kısıtlı olması gibi nedenlerden kaynaklanmıyor. Toplumun yüzde 4-5’inde değişik düzeylerde okuma güçlüğü görülüyor. Disleksi gelecekte meslek seçimini kısıtlamıyor. Her dislektik bireyin zayıf ve güçlü olduğu alanlar var. Matematik, sanat, tasarımcılık gibi alanlarda çok başarılı olabiliyorlar. Önemli olan bu sorunun erken saptanıp kişinin doğru eğitimi alması ve bireysel yeteneklerin ortaya konulması.  
Gelişimsel nörobiyolojik bir bozukluk olarak tanımlanıyor. Ailevi yönü kuvvetli olmakla beraber çevresel faktörler de kolaylaştırabiliyor.  Nedeni henüz bilinmiyor. Beyinde bazı yapısal anomaliler ile beraber gelişiyor. Sağlıklı kişilerde işitme ve konuşma merkezlerinin bulunduğu temporal lobunun planum temporale bölümü karşı beyin yarısına göre daha büyüktür. Disleksisi olan kişilerde ise fizyolojik olan bu asimetri kayboluyor.  Ayrıca sol temporal lob, beyincik ve iki taraflı temporo-parieto-oksipital bileşke, frontal (ön beyin) lob ve bazı olgularda tüm beyin ve gri cevherde azalma saptanmış. Bu bulgular, bilginin işlemlenmesinde bir aksaklık olduğunu destekliyor.  
Beyinde disleksiye neden olan anomali yanında görsel, uzamsal ve yan düşünme gibi adeta telafi edici yeteneklerin fazlaca geliştiği ve bunlar ile öğrenmenin sürdürüldüğü düşünülüyor. Kelimelerin ve bazen de simgelerin kullanımında güçlük ilk belirtisini oluşturuyor. Kelimelerin içinden sesleri ayırt etmekte zorluk olduğu için bu sorunu yaşayan kişilerin yüzde 60’ında fonolojik sorun, yani seslerin telafuzunda bozukluk görülüyor. İlkokula başlandığında okuma güçlüğü ile birlikte yazma ve seslendirme hataları belirginleşiyor. 
  
Tedavi;

Disleksi tanısı konan çocuğu eğitimi süresince olabildiğince iyi desteklemeli ve bunu da okul içinde yapmalı. Sorun yaşadığı alanda haftada 1-3 saatlik özel eğitim ile desteklenerek çocuğun normal sınıfında başarılı olması sağlanabiliyor.
Bu aşamada aileye düşen görev, çocuğun güçlüğü nedeniyle sarsılan özgüvenini tazelemek. Bu sorunun kendisinin bir hatası olmadığı, güçlü alanlarının da olduğu konusunda onu kna etmeli.

Nijerya' lı romancı, oyun yazarı ve eleştirmen,..

Kole Omotoso,  

Nijeryalı romancı, oyun yazarı ve eleştirmen,  Kole, evli ve üç çocuğu vardır.  Omotoso, 1943' te Bankole Ajibabi' de doğmuştur. Nijerya, Akure' de göreneksel Yoruba ailesine mensuptur. Kısa romanlar, kısa hikayeler, oyunlar, tarihsel romanların yazarıdır.   Nijerya'da Ibadau üniversitesinde çalıştı. 1972' de İngiltere Edinburgh üniversitesinde, modern Arap roman ve oyun yazarları üzerine hazırladığı tezle Arap edebiyatı bölümünde felsefe doktorasını yaptı.    

1972 - 1976 Arapça ve İslami çalışmaların bölümünde okutman, University of Ibadau, Nigeria  
1976 - 1988: Yaşam Üniversitesi Drama bölümü baş okutmanı ve yöneticisi  (Şimdiki adı, Obafemi Awolowo University) 
1989 - 1990: Ziyaretçi Profesörü , İngilizce bölümü, University of Stirling, Scotland.  
1990 Agustos-Aralık : Ziyaretçi Proföser, İngilizce bölümü, University of Lesotho Roma, Lesotho 
1991: Tawala tiyatrosu,, London  
1991- 2000: Profesör, İngilizce bölümü, University of the Western Cape  
2001: Drama bölümünde profesör, Stellenbosch University

Eserleri;  
Nijerya tarihi hakkında romanlar yazmıştır.     
The Combat, Penguin Modern Classics, 2008  
Achebe or Soyinka, A study in contrasts, Hans Zell, 1995  
Season of Migration to the South: Africa 's crises reconsidered, Tafelberg, 1994 
Just Before Dawn (şafaktan hemen önce), Spectrum Books, 1988  
New Beacon Books, 1982  
Memories of Our Recent Boom, 1982 
The Form of the African Novel, 1979 
To Borrow a Wandering Leaf, 1978  
Shadows in the Horizon, [Sketch], 1977  
The Scales, Onibonoje, 1976 
The Curse, New Horn, 1976  
Fella's Choice, Ethiope, 1974  
Sacrifice, Onibonoje, 1974  
Miracles, Onibonoje, 1973  
The Combat, Heinemann, 1972  
The Edifice, Heinemann, 1971 

Nusayriliğin kutsal simgesi...

Ams,

Kutsal kitap el Hasibi’nin yazmış olduğu ve on altı sureden müteşekkil Kitab-ı Mecmu’ dur. Bu kitabın muhtelif yerlerinde Ali’ nin ilahlığından bahsedip Muhammed’ i Ali kendi nurundan yaratmış Muhammed de Selman-ı Farisi’ yi yaratmıştır der. Mana olan Ali kendi nurundan isim olan Muhammed’ i, o da bab olan Selman-ı Fari­si’ yi yaratmıştır. Bu üçlü (Ali - Muhammed - Selman) A.M.S. şeklinde sembolleştirilmiştir.Bu üçleme Nusayrilik’ te Ali Muhammed Selman olan, Ayn Mim Sin şeklinde kutsallaştırılır.

Ayrıca Selman’ dan sonra bazı görevleri olan beş eytam vardır ki bunlar ve vazifeleri şöyledir;
Ebu zerr el Gıfari; yıldızların hareketini idare eder.
Mikdad b. El Esved; tabiat olaylarını ve zelzeleyi idare eder.
Abdullah b. Revaha; canlıların hayatlarıyla ilgilenir.
Osman bin Mazun; rızık ve hastalıklarla ilgilenir.
Kadan ed Devri; ruhları cesetlere gönderir.

Nusayriler...

Ensariler,
Abbas B.Ubade El-Ensari, (Nu­say­­rilik). Nusayriler’ in ilk nakiplerinden.  Nusayri isminin nereden geldiği konusunda ise farklı görüşler var. En akla yatkını, ismin kurucusu İbn Nusayr’dan gelmiş olması. Kimi gezginler ise, Nusayrilerin sığındığı Kuzey Suriye’de bir dağ kütlesinin adı olan Ansariye/Ansariler/Ensariye (Cebel/Cabal Lukkam) ismini bu anlamda kullanmışlardır.  Ancak bazı batılı bilim adamları, Nusayri  sözcüğün Hıristiyanlıkla eş anlamda kullanılan Nasrani (nazaréen, Hz. İsa’nın doğduğu kent Nazareth) veya Suriye ve çevresinde yaşayan Nazereni adlı bir topluluktan geldiğini ileri sürmektedirler.  

Nemiriler
Nusayriler ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri' den (883) aldığı bilinmektedir

Arap aleviliği ...

Nusayrilik,

Nusayriler, 
Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler, bugün daha çok Güney Anadolu’da (Çukurova bölgesinde-Hatay (Antakya), İçel ve Adana), Suriye’de, kısmen Lübnan, Irak ve İran’ın güney (Fars) bölgesinde yaşıyorlar. Suriye’de 1 milyon, Türkiye’de ise 300-350 bin Nusayri yaşadığı tahmin ediliyor. Suriye’deki Nusayriler, Suriye/Lübnan Arapça şivesinde konuşuyorlar. Başlıca yaşadıkları bölge Lazkiye yakınlarındaki Cebelü’n-Nuseyriyye.
Anadolu’daki Nusayriler ise, hem Arapça hem de Türkçe konuşuyorlar. 1939’da Hatay’ın Türkiye topraklarına katılmasından sonra yazım ve konuşma dilleri Türkçe oldu; ama Arapça da okunup yazılmakta. Nusayri Alevilerin etnik yapılarını Araplar, Türkler, Türkmenler ve Farslar oluşturuyor. 

Basra’da 11. İmam Hasan Askeri’nin öğrencisi ve yakın dostu İbn Nusayr tarafından IX yy. da kurulan; ibn Hamdan al Hasibi tarafından geliştirilen Nusayrilik, İslamiyetin batıni yorumuna, tasavvufa, ruh göçüne, yeniden doğuşa, Ehl-i Beyt sevgi ve saygısına dayanıyor.
Nusayri isminin nereden geldiği konusunda ise farklı görüşler var. En akla yatkını, ismin kurucusu İbn Nusayr’dan gelmiş olması. Kimi gezginler ise, Nusayrilerin sığındığı Kuzey Suriye’de bir dağ kütlesinin adı olan Ansariye/Ansariler/Ensariye (Cebel/Cabal Lukkam) ismini bu anlamda kullanmışlardır. Ancak bazı batılı bilim adamları, Nusayri sözcüğün Hıristiyanlıkla eş anlamda kullanılan Nasrani (nazaréen, Hz. İsa’nın doğduğu kent Nazareth) veya Suriye ve çevresinde yaşayan Nazereni adlı bir topluluktan geldiğini ileri sürmektedirler. 

Nusayrilik teolojisi batini akımın üzerine inşa edilmiş olsa da Şii akımların ana özelliklerini de içine alarak harmanlamıştır. Örneğin, batınilikte yaygın olan 7 imamın kabülü yerine, Nusayrilikte 12 imamın kabulü söz konusudur. Peki batıni akım ne demektir?
Batıni akımlara göre bütün evren batın-zahir ilişkisine göre kurulmuştur. İnsanlar tarafından algılanan ve maddi olan şeyler “zahir” kavramıyla açıklanmıştır. Duyularımızla algılayabildiğimiz “zahirler dünyası”, normal insanlar tarafından duyumsanamayacak ve anlaşılamayacak gizli dünyanın yani “batın alemin” yansımalarından ibarettir.

Bazı kaynaklara göre X. yy.da Bağdat Abbasi halifeliğinin çöküşü sırasında Suriye’nin kuzey kesimine gelip yerleşen Nusayriler, daha sonra bölgede egemen olan ve aynı batıni öğretiyi savunan Karmatiler ve İsmaililer döneminde kendi inanç ve öğretilerini yaşatabilecek rahat bir ortam buldular. Nusayriliğin yayılmasını ve tanınmasını sağlayan İbn Hamdan al Hasibi'nin, Halep kentinde bulunan türbesi, bugün de Nusayrilerin önemli hac yerlerinden birisidir.

Norveç' li kaşif Thor' un kullandığı salın adı....

Kon-Tiki,

Norveçli kaşif Thor Heyerdahl' ın, Okyanusya halklarının Amerika kökenli olduğunu kanıtlamak için yaptığı yolculukta kullandığı salın adıdır.

Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl ve beş arkadaşının, Knut Haugland, Bengt Danielson, Erik Hesselberg, Torstein Raaby, Herman Watzinger, 1947' de Güney Amerika'nın batı kıyılarından Tahiti' nin doğusundaki adalara yaptıkları yolculukta kullandıkları sal.

Heyerdahl, eski çağlarda Amerika' da yaşayan insanların, okyanusu salla geçerek Polinezya'da koloniler kurmuş olabileceği düşüncesini kanıtlamak istiyordu. Heyerdahl, arkadaşlarıyla birlikte Callao'da (Peru) yetişen balsa ağacı kütüklerinden yaptığı ve efsanevi İnka tanrısı Kon-Tiki adını verdiği sal ile pasifik okyanusunu geçti. 4,300 millik yolu 101 günde bu salla almayı başardı. Bu sal Oslo' da aynı adla anılan müzede sergilenmektedir.

Norveç' li erotik sanatın öncülerinden ünlü bir heykeltıraş...

Gustav Vigeland (1869 – 1943) Norveçli heykeltıraş.

Norveç' in güneyinde Mandal kasabasında dünyaya gelmiştir. Oslo' da eğitim için yerel bir okula başlamıştır. Okulda okuma-yazmayı ve ahşap oyma sanatını öğrenmiştir. Vigeland 1891 ile 1896 yılları arasında Paris, Berlin ve Kopenhag' da sanat hayatını sürdürmüştür. İlk sergilesini 1894 ' de, Norveç' te açmış ve eleştirmenlerden övgü almıştır.

Norveç, İsveç' ten 1905 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra Vigeland, ünlü kişilerin anısına birçok heykel ve büst yapmıştır. 

20. yüzyıl erotik sanatının öncüleri olarak İskandinav sanatçıları ve Vigeland önde gelmiştir.

1943 yılında ölmüş ve cenazesi yakılarak külleri saklanmıştır. Oslo kent yönetimi, sanatçının atölyesini Vigeland Müzesi olarak düzenlemiştir. Vigeland Park' da sanatçının bir çok eseri sergilenmektedir. Gustav Vigeland’ ın erotik hey­kelleri 1916′ dan beri halka açık olarak sergilenmektedir.

Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveç' li ekspresyonist ressam...

Edvard Munch (1863 - 1944)
Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.
1863 yılında Loten’ de, Dr. Christian Munch ve Laura Cathrine’in ikinci oğulları olarak dünyaya gelmiştir. 1864 yılında aile Christiana’ya (bugün Oslo) taşınmıştır. Burada, Edvard henüz 5 yaşındayken, annesi 1868’de verem hastalığından hayata veda etmiştir. Yaşadığı acı tecrübeler iç dünyasında derin yaralar bırakırken Edvard Munch, 1879’da başladığı mühendislik eğitimini 1880’de terkederek ressam olmaya karar vermiştir. Munch, 1883’de Oslo Sonbahar Sergisi’nde ilk defa olarak resimlerini göstermiş, aynı dönemde Oslo’nun sanat ortamına da girmiştir. Munch, hayatı boyunca tüm tepkilere karşın sanat çizgisinden taviz vermeden yoluna devam etmiştir ve henüz 23 yaşındayken, 1889 yılında, Oslo’da 110 eserden oluşan ilk kişisel sergisini açmıştır.

Ruhsal ve duygusal konuları işlediği resimleriyle tanındı. Alman dışavurumculuk akımının gelimesine önemli katkıları oldu. Başlangıçta resimlerinde egemen olan içe dönük ve karamsar havanın yerini, yaşamının son yıllarına doğru yaşama sevinci almıştır.

1891 yılında Nice’de, Hayat Frizi adlı seri resimler üzerinde çalıştı. 1892 yılında Berlin’de açtığı kişisel sergi, basının ve halkın büyük tepkisini çekti ve kapatıldı. Munch’ un Hayat Frizi çalışmaları üzerine yoğunlaştığı bu döneminde çizdiği “Ses” isimli resim; sanat tarihinin başyapıtlarından birinin, “Çığlık”ın ayak sesleri gibiydi.

Hayatın Frizleri adlı serinin bir parçası olan Çığlık - Scream (1893; ilk adı ile Umutsuzluk), tablosunda Munch hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işledi. Çığlık, Munch’un sanatında o zaman kadar etkili olmuş farklı konu ve üslup kaynaklarının olağanüstü bir bileşimidir. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. 1994 ve 2004 Yıllarında iki versiyon çalındı, her ikisi de tekrar bulunmuştur.

Paris, Berlin gibi sanat merkezleri ile Norveç’te yaşamını sürdüren Munch, bir yandan kadın ve kadının erkeğin iç yaşantısındaki yerini irdelediği (Erkek ve Kadın/ 1898, Öpüş/ 1897, Hayat Dansı/ 1897- 99) resimlere yoğunlaşırken, diğer yandan erken kariyerinin değişmez teması olan hastalık ve ölüme de ilgi göstermiştir (Ölüm Döşeği/ 1895, Hasta Odasında Ölüm/ 1895, Ölü Anne ve Çocuk/ 1897- 99). 1937’de Nazi yönetimi, Munch’un Alman müzelerindeki çalışmalarından 82’sini ‘yoz sanat’ şeklinde nitelemiş ve çoğunu satmıştır.

Eserlerinden diğerleri;
Adam and Eve, Angustia, António Ramos Rosa, Ashes, Beso, Separaz, Girl on a Bridge, Golgotha, Madonna, Melancholy, Gelosia, Puberty, Red Virginia Creeper , Starry Night, The Kiss, the storm,vampiro, Two Women on the Shore, The Sick Child, Çığlık-Scream.

"Hortlaklar", "Bir halk düşmanı" adlı eserleriyle tanınmış Norveç' li ünlü oyun yazarı ve şair...

Henrik İbsen 
(1828' de Skien' de doğmuş ve 1906' da Oslo' da ölmüştür),

Norveçli oyun yazarı, burjuva tragedyasının son evresinin temsilcisi, eleştirel gerçekçi tiyatronun en önde gelen yazarlarındandır. Parasal açıdan bunalıma düşmüş Norveçli bir tüccarın oğludur. İlk oyunu Catiliana’yı 1850’de yazar. 1851’de Bergen’de Den Nationale Scene’ ye Sahne Ozanı olarak atandıktan sonra oyun yazarlığı daha ağırlık kazanır. Dönemin en ünlü yazarı Bjornson’ dan mali destek görerek 1864’ te İtalya’ ya gider ve zaman zaman Norveç’ e dönse de 27 yıl yurt dışında kalır. Ibsen, yazdığı eleştirel gerçekçi oyunlarında, burjuva toplumu bireylerinin yanılsamalarını ve ruhsal çalkantılarını açığa sermiş; analitik bir dramaturji doğrultusunda burjuva bireyin boşa çıkan yaşam uğraşını, burjuva toplumun dışyüzü ile içyüzü arasındaki karşıtlığın yol açtığı çelişkilerin üstesinden gelemeyişini irdelemiş; burjuva tragedyasının son evresinin anlatım biçimi olarak "burjuvanın ölüm" biçimlerini, burjuva bireyin maddi iflasını olduğu kadar, manevi iflasını sergileyerek, kendisini gerçekleştirmek için çırpınan burjuva bireyin tragedyasını eleştirel bir gözle vermiştir. 

Ibsen'in yazarlık serüveni, Scribe, Sardou ve Dumas'ın iyi-kurulu-oyun tekniğiyle ve romantikçiliğin etkisinde yazılmış oyunlar ileyarı-tarih ve halk tiyatrosu oyunlarını kapsar: Savaşçının Mezarı (1850), Ermiş Johanna Gecesi (1852), Ostraatlı Bayan Inger. Ibsen'in ütopyacı, simgesel oyunlarla olmuştur yazdığı,  Aşkın Komedyası (1862), Brand (1865), Per Günt-Peer Gynt (1867) adlı eserleridir. Ibsen'in asıl kendisini bulduğu, gerçekçi ve natüralist çözümleyici oyunlara yöneldiği eserleri, burjavazinin ikiyüzlü ve yalan dayalı toplumsal ve ailesel yaşamını, gerçekçi görüşler ile sahte toplum yaşamı arasındaki çatışmayı, kadın özgürlüğü ve sahte demokrasi gibi konuları ele aldığı dönemidir. Ibsen' in son dönemi, toplum içinde yerini almış bireylerden toplum dışına kaçmış, yalnız başına değişik yaşam biçimlerini arayan bireye yönelen, psikolojinin olduğu kadar, simgeciliğin de yoğunlaştığı, gizemsel bir havaya bürünmüş oyunları kapsar.

Başlıca eserleri;
Peer Gynt (Per Günt) (1867) Çehov’un “en beğendiğim yazar” diye tanımladığı, Norveç tiyatrosunun dünyaya mal olmuş ünlü oyun yazarı Henrik İbsen ’in başyapıtlarından biridir. 
Nora, Bir Bebek Evi (1879)  
Hortlaklar (1881)  
Bir Halk Düşmanı (1882)  
Hedda Gabler (1890)  
John Gabriel Borkman (1896)  
Yaban Ördeği (1884), 
Rosmersholm (1886), 
Hedda Gabler (1890), 
Denizden Gelen Kadın (1888), 
Yapı Ustası (1892), 
Küçük Eyolf (1894), 
Biz Ölüler Uyanınca (1899)

Nürnberg' de nazi savaş suçlularının yattığı ünlü hapishane...

Spandau 
(Şpandav hapishanesi),

Spandau hapishanesi Berlin' in batısında Spandau (Şpandav)' da, eski Spandau kalesinin yanında bir hapishaneydi. 1876 yılında yapılmıştır. Nazi Almanyası' nın önde gelen isimlerinden Adolf Hitler' in Nazi Partisi' ndeki vekili olan Walter Richard Rudolf Hess, (1894 – 1987) Sovyetler Birliği ile savaşın arifesinde Birleşik Krallık ile barış görüşmeleri yapmak üzere uçağıyla İskoçya' nın Glasgow şehrindeki Maryhill kışlasına gitti. Ancak burada tutuklandı. 

Nürnberg mahkemelerinde yargılandı ve Spandau hapishanesinde ömür boyu hapse mahkum oldu. 1987' de son mahkum Richard Rudolf Hess burada öldü. Ölümünün ardından bu hapishane yıkılmıştır. Yıkılan hapishane Rudolf Hess' in kahraman olmaması, anı ve hatıra oluşturlmaması için tamamen ufak parçalara ayrılarak yok edilmiştir. 

Savaştan sonra da Hess, Nazi savaş suçlularının kapatıldığı Spandau Cezaevi' nde ömür boyu tutuldu. Diğer mahkumların bazıları idam edildiler veya cezalarını çekip tahliye oldular, ancak Hess Spandau Cezaevi'nin tek mahkumu olarak yıllarca İngiliz, Fransız, Amerikalı ve Ruslar' dan oluşan bir birliğin gözetimi altında kaldı. 

Hakkında bir çok kitap yazıldı. Bunlardan birisi on yıl önce "Dünya'nın En Yalnız Adamı" ismi ile Türkçe'ye çevrildi.



Hitler, Landsberg Hapishanesi' ndeyken en düzenli ziyaretçileri Münih Üniversitesi Jeopolitik Enstitüsü Profesörü General Karl Haushoffer ile Rudolf Hess' ti. Hitler, 'Kavgam' adlı kitabını bu iki önemli ismin yardımıyla yazmıştı. Haushoffer, Hitler ve Hess çok uzun söyleşilere, müzakerelere dalıyorlardı. Haushoffer gizli bilimlerin yanısıra Zen Budizmi'ne de ilgi duyuyordu. Tibetli Lama rahiplerinden ders almıştı. Dietrich Eckart'tan sonra Hitler'i etkileyen ikinci kişiydi. Berlin'de Berlin Luminous Locası' nı o kurmuştu. Haushoffer ünlü Rus büyücü ve metafizikçisi Gregor İvanovich Gurdyev'in öğrencisiydi. Gurdyev ve Haushoffer dünyanın altında yaşayan ve insandan daha üstün dünya dışı bir tür ile ilişki içerisinde olduklarına emin oldukları Tibet Locası' na üyeydiler. Hitler, Alfred Rosanberg, Himler, Goring ve Hitler'  in hemen hemen yanından hiç ayırmadığı fizikçisi Dr. Morell de aynı zamanda bu Loca' ya üyeydiler.

Soyu tükenmiş bir Kuzey Amerika yerli halkı...

Apalaşlar,
Georgia, mississippi dolay­larında yaşayan, sayıları çok azalmış Kuzey Amerika yerlileri,

1898-1987 yılları arasında yaşayan ve hat sanatından esinlenerek gerçekleştirdiği soyut yapıtlarıyla tanınan ressamımız...

Elif Naci (1898 - 1987),

Ressamlık, müzecilik, yazarlık gibi çeşitli uğraşları bir arada yürütmesiyle olduğu kadar, nüktedanlığı ve çelebi kişiliğiyle de tanınan Elif Naci 8 Mayıs 1987’de İstanbul’da öldü. 10 Ağustos 1898’de Gelibolu’da doğan Elif Naci 1914’te Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girerek resim bölümünde İbrahim Çallı’nın öğrencisi oldu. Gazeteciliğe öğrencilik yıllarında İfham gazetesinde başladı (1961). 

İleri Son Posta, Tan, Milliyet gazetelerinde çalıştı (1917-1937). 1937’de girdiği Cumhuriyet gazetesinde arşiv servisini kesintisiz 40 yıl yönetti. Sanayi-i Nefise’yi bitirdikten sonra Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’ne katılan Elif Naci ilk kişisel sergisini 1930’da açtı. 1933’te D Grubu’nu kuran ressamlar arasında yer aldı. Öğrencilik döneminde izlenimci anlayışın etkisinde kalan Elif Naci D Grubu içinde soyut anlayışa yöneldi. 

Resim çalışmaları yanında Ülkü dergisinde Türk sanatında çağdaşlaşma sorununu irdeleyen yazıları kaleme aldı. Bu döneminde Paul Klee, George Braque gibi çağdaş resim sanatının ustalarının yanı sıra, Hafız Osman, Mehmet Esat gibi hat ustalarından da etkilendi. 1940’lardan başlayarak 1970’lere değin resimlerine hat sanatının soyut özellikleri egemen oldu. Yaşamının son yıllarında “geometrik-soyut”a yöneldi. 

Türk-İslam Eserleri Müzesi müdür yardımcılığı ve müdürlüğü (1937-1956), Topkapı Sarayı Müzesi müdür yardımcılığı (1962-1963) görevlerinde de bulunan Elif Naci’nin, 1976’da resim ve basında 60. yılı bir jübileyle kutladı. On Yılda Resim 1923-1933 (1933), Şarkta Resim (1943), Anıtlarından Damlalar (1981) yayımlanmış kitaplarından birkaçıdır.

Dört İncil' den birincisinin yazarı olan havari...

Matta, 
(İbranice "efendimizin (tanrımızın) hediyesi" anlamındadır.)

Bu İncili havari Matta’nın yazdığı düşünülmektedir. Matta aslında  Roma vergi memuru Celile' li Matta ve İsa’nın ilk havarilerinden biridir. Matta İncilinin 65 yılları dolaylarında yazıldığı sanılmaktadır. Önce Aramice yazılmıştır ve sonra Yunanca’ya tercüme edilmiştir.

Matta İncili'nin en büyük özelliği sık sık Tevrat’a göndermeler yapması, onu kendisine kaynak olarak göstermesi, ona karşı haklı olma çabası içinde olması ve İsa’nın şeriatı değiştirmek için değil de onu geliştirmek için geldiğini belirtmesidir.

Hıristiyanlığın kutsal kitabı için yazılmış ve yazarlarının adları ile anılan, dört İncil...

İncil

Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitab-ı Mukaddes'in, Yeni Ahit kısmının ilk dört bölümünün her birine verilen ad. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil, yazarlarının adıyla anılır. İnciller, Hıristiyanlığı ve İsa'nın hayatını ve öğretilerini anlatılır.
Hıristiyanlıkça kabul edilen bu dört incile "kanonik İnciller" denir. 

Hıristiyanlığın kabul etmediği İnciller de mevcuttur, bunlara "apokrif İnciller" adı verilir.

Luka İncili, 
Dört İncil’den biridir. Yazarı Luka, Antakyalı Yahudi olmayan bir aileden gelir. Luka’nın kaynakları hem yazılı kaynaklardır hem de İsa ile birlikte bulunmuş olanların sözlü şahitliğidir. Antakya'daki bir çok Hıristiyanın sözleri Onun için belirleyici olmuştur.  Luka’nın yazdığı İncil, daha çok Yahudi kökenli olmayan Hıristiyanlar içindir. Bunun için inananları cezbedecek öykülere yer vermiştir. Hıristiyan görüşüne göre, Luka ve diğer İncil yazarları, bu metinleri kaleme alırlarken, Kutsal Ruh’dan ilham almışlardır. Bu İncillerin kıymeti de buradan kaynaklanır.  

Matta İncili,
Bu İncili havari Matta’nın yazdığı düşünülmektedir. Matta aslında bir vergi memurudur ve İsa’nın ilk havarilerinden biridir. Matta İncilinin 65 yılları dolaylarında yazıldığı sanılmaktadır. Önce Aramice yazılmıştır ve sonra Yunanca’ya tercüme edilmiştir.  Matta İncili'nin en büyük özelliği sık sık Tevrat’a göndermeler yapması, onu kendisine kaynak olarak göstermesi, ona karşı haklı olma çabası içinde olması ve İsa’nın şeriatı değiştirmek için değil de onu geliştirmek için geldiğini belirtmesidir.  

Markos İncili,
Markos, havari Petrus’un şakirdidir. Pavlus’a birinci seyyahatinde eşlik etmiştir. İskenderiye Hıristiyan Cemaati'nin kurucusudur. İsa ile ilgili bilgilerini Petrus’un vaazlarından öğrenmiştir. İncilini 63-70 yıllarında Roma cemaatının yoğun isteği üzerine yazmıştır. İncil yazarları arasında anlatım kalitesi en düşük olan yazar Markos’dur. Bir çok cümleyi ‘ve’ bağlacıyla bağlayıp geçirir. Sözcük dağarcığı çok küçüktür.  

Yuhanna İncili,
On iki havariden biridir. Havarilerin en genç olanıdır. 90-110 tarihleri arasında Efes ya da Antakya’da yazdığı tahmin edilmektedir. Yuhanna, İsa’nın öğretisini mistik bir şekilde anlatır. Örneğin girişteki ilk cümlesi “önce söz vardı” çok tartışmalar yaratan, bir çok değişik yoruma götüren bir cümledir. İsa’nın mucizelerinden çok az söz eder. Sadece yedi tanesinden. Felsefi olarak yeni Platonculukla yakınlığı göze çarpmaktadır.  Yuhanna İncili özellikle İsa’nın tanrılığına vurgu yapar. Bir çok yorumcu İsa’nın tanrılığını kabul etmeyenleri ikna etmek için yazıldığını düşünmektedir.

Trakya ve Muğla yöresinde yetişen, büyük kırmızı çiçekleri bulunan bir tür yabani lale ...

Tolaman,  

Lale (Anemone pavonina) Kökleri etli pençeli ve 30 cm kadar yükselebilen gövdelerinin ucunda gösterişli renkli ve büyük kırmızı çiçekleri bulunur. Türkiye’deki asıl yayılışı Trakya’dır. Ancak Muğla’dan da toplanmıştır. 100 m’ye kadar olan çalılıklar arasında yetişir. Güney Avrupa ülkeleriyle doğu Ege adalarının bazılarında da yetişir. Muğla yöresinde çiçekli dalları doğadan toplanarak kesme çiçek olarak satılıyor.
Lale (Tulipa gesneriana)    
Tulipa (Liliaceae) türlerine verilen genel ad. (Tulipa,  Tulipan, Tulipe, Tolipa),  



Zambakgillerden, yaprakları uzun ve sivri, çiçekleri kadeh biçiminde, soğanlı, otsu, çok yıllık, kırmızı, sarı, beyaz ve türlü renkte çiçekli bir süs bitkisidir. Anavatanı Kazakistan' dır. Türkiye’nin çoğu yerine özellikle Nevşehir ve bölgesine doğal olarak yayılmıştır. Soğanlarının üzerinde zarımsı bir örtü bulunur. Etli ve yeşil 2-8 yaprağı vardır. Çiçekler, saplar ucunda çoğunlukla bir, bazen ikidir. Çiçek parçaları altılıdır. Lâle tomurcuğuna Bebecük veya Gügük denir. Kırmızı, sarı ve ara tonlarda renklere sahiptir.beyaz en çok tercih edilen rengidir.  16'ncı yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafindan Hollanda Kralı' na gönderilen laleler, ilk başta Hollandalılar'ı ve kısa zaman içerisinde tüm Avrupalılar'ı hayranlık içinde bırakmışlardır. Ayrıca Avrupa' da Tülbent Lalesi zaman içinde Tulip daha sonra Tulipa'ya dönüşmüştür. Böylece günümüze kadar dünya'nın en fazla lale üreten ülkesi Hollanda olmuştur. 


Türkiye'de 18 kadar yabanî lâle türü yetişmektedir.  
Bu türler ve yöresel isimleri;
Osmanlı lâlesi (Lala),  
Deli lâle (Tavas-Denizli),   
Gelin gülü, Kangala (Bandırma-Balıkesir),   
Kangılız (Aliköy-Mugla),   
Kuku (Malatya, Kemaliye-Erzincan),   
Tolaman (Bodrum-Muğla),   
Yorduma (Bodrum-Muğla).       

Acem lalesi,   
Amasya lâlesi, Avrupa'da süs bitkisi olarak yetiştirilir.   
Bodur lâle, Doğu Anadolu (Van) bölgesinde yetişir. 
Çelebi lâlesi, Sivri lâle. Süs bitkisi olarak yetiştirilir (izmir).   
Çoban lâlesi (Muğla), 

Dağ Lalesi, Anemon (Anemone coronaria), anemonlar cinsinden Akdeniz'e özgü çok yıllık otsu bir bitkidir. 20-30 cm (tarlalar gibi verimli yerlerde 50-60 cm) kadar boylanabilmektedir. Yapraklardan ayrılarak yukarı doğru uzayan sapın üstünde açan lale görünümlü gösterişli çiçekleri vardır. Çiçekler 3-8 cm çapında olup beyaz, kırmızı, mavi, mor, pembe ve bunların muhtelif tonlarında renklerde açarlar.
Geyik lâlesi (Susurluk-Balıkesir),  
Halep lâlesi (Karacadağ-Urfa).    
Kaba lâle. Süs bitkisi olarak yetiştirilir.  
Kağızman lâlesi
Kefe lâlesi,  Ağrı, Muş ve Van bölgelerinde yetişir.   
Kereya lâlesi, Bu ad "sarp kayalık" anlamında olan Kerey kelimesinden gelir. Bu tür Söğüt ve Taşlıca köyleri (Marmaris-Muğla) civarında kayalıklarda yetişmektedir.  
Manisa lalesi, Dağ Lalesi (Anemon),   
Mor lâle (Bürücek-Adana), Güney Anadolu (Toros dağlan) bölgesinde yetişir ve soğanları dış ülkelere satılır. 
Oltu lâlesi, 

Ters Lale (Şemdinli, Hakkari Lalesi),  En yoğun olarak Hakkari ve Şemdinli bölgesinde yetiştiği için halk arasında Şemdinli lalesi ve Hakkari lalesi olarak da tanınır.      

Trakya lalesi, Trakya bölgesinde yetişir.   
Türk lalesi, İstanbul' dan Avrupa'ya götürülen ve 1559 ilk baharında Augsburg (Almanya) da bir bahçede çiçek açan lâle türüne Conrad Gesner tarafından verilen ad. Avrupa'da lâle yetiştiriciliği bu tarihten sonra başlamıştır.  
Yavruağzı (Gürlek köyü, Murat dağı - Kütahya), 

Ege yöresine özgü, patlıcan ve kuşbaşı etle yapılan bir yemek...

Zimirnika,
Sucukaki,

Malzemeler;
1 kilo köftelik kıyma, 
3 orta boy patates,
2 orta boy sarımsak 
1 yemek kaşığı un, 
1 tatlı kaşığı köfte baharı, 
Yeteri kadar tuz, 
1 yumurta, 
Yarım demet maydanoz

Hazırlanışı;
Çok az haşlanan patatesler kabukları soyulduktan sonra kalınca rendelenir. Rendelenen patatese kıyma, rendelenmiş sarımsak, un, baharat, yumurta, ince doğranmış maydanoz, tuz konularak iyice yoğrulur. Bu malzeme elde biftek büyüklüğünde köfteler haline getirilir ve çok az sıvı yağda çevrilerek kızartılır.

Tarhana, bulgur yapmak için kullanılan, kabuğu soyulmuş ve kırılmış buğday...

Göce,

Tarhana, bulgur yapmak için kullanılan kabuğu soyulmuş ve kırılmış buğday.
Yarılmış ve kırılmış bulgurdan yapılan çorba.
Tarhana yapmak için hazırlanmış kaba un
Mısır kırmasından yapılan çorba
Tavşan yavrusu

Malzemeler;
Tereyağı, 
3 çorba kaşığı, 
Mısır tanesi,
1 su bardağı Tavuk suyu, 
8 su bardağı Süt, 
2 su bardağı Nişasta,
1 çorba kaşığı Yumurta sarısı, 
2 adet Yoğurt, 
2 çorba kaşığı Su, 
1 kase Tuz, 

Yapılışı;
Tereyağı' nı tencerede eritip mısırları ilave edin. 2-3 dakika kavurduktan sonra süt ve tavuk suyunu ilave edin. 10-15 dakika ağır ateşte kaynatın. 

Terbiyesi için verilen malzemeleri bir kasede iyice karıştırıp çorbaya ilave edin. Bir taşım daha kaynattıktan sonra servis kaselerine boşaltıp sıcak olarak servis yapın.

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ