1911-2002 yılları arasında yaşayan ve araştırmalarıyla Anadolu arkeolojisine önemli katkılarda bulunan ünlü arkeoloğumuz...

Ekrem Akurgal, (30 Mart 1911 - 1 Kasım 2002), Türk arkeologdur.

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, 1911 yılında İstanbul'da doğdu. 1931 yılında devlet sınavını kazanarak Almanya'da arkeoloji öğrenimi gördü. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinde ordinaryüs profesör oldu.

Ege'de Foça, Çandarlı, Erytrai ve İzmir antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Eski Yunan, Hitit –Hatti ve eski Anadolu uygarlıkları üzerine çeşitli dillerde sayısız eseri yayınlanmıştır. Akurgal, Avrupa'da yedi akademiye üyedir ve dünyadaki pek çok bilim kuruluşunun şeref üyesidir. Bordeaux Üniversitesi (1961), Atina Üniversitesi (1988), Lecce Üniversitesi (1990), Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine şeref Doktoru sanını vermişlerdir.
Akurgal, Federal Almanya Büyük Liyakat Nişanı Yıldızlı Rütbesi (1979), Goethe Madalyası (1979), Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü (1981), İtalyan Commandatore Nişanı (1987) ve Fransız Légion d'Honneuer Officier rütbesi (1990) sahibidir.

30 Mart 1911 tarihinde Hayfa kentinin Tulkarem kasabasında doğdu. Ailesi, o henüz çocukken İstanbul'a taşındı. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdi. Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Bu sırada bir arkeoloji bursu kazanarak, 1932 yılında Almanya'ya gitti. 1940 yılına kadar ünlü arkeolog Gerhart Rodenwaldt'ın yanında klasik arkeoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndüğünde, yazılı tezle doçent olan ilk kişi unvanını aldı. Asistan olarak akademik kariyerine başladığı A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde 1957'de ordinaryus profesör oldu. Aynı fakültede, 1958-59 yıllarında dekanlık görevinde bulundu. 1948'de kazılarına başladı. Foça, Çandarlı ve İzmir antik kentlerini buldu, Eriythrai antik kentini ortaya çıkardı. Avrupa'da İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca olarak yüksek tirajlı eserleri yayımlandı. 1956 yılında, Türk Sanat Tarihi Kürsüsü'nü kurulmasına öncülük etti. Princeton, Berlin ve Viyana üniversitelerinde birer yıl konuk profesör olarak ders verdi. 1 Kasım 2002 tarihinde, İzmir'de vefat etti.



Aldığı ödüller;

Federal Almanya Büyük Liyakat Nişanı Yıldızlı Rütbesi,
Goethe Madalyası,
T.C. Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü,
İtalyan Commandatore Nişanı,
Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verilen Legion d'Honneuer Officier Rütbesi.

Mekke’nin kuzeyinde, Arafat’a giden yol üzerindeki kutsal yer...

Mina,

Mekke'de şeytan taşlanan yer. Şeytanla doğrudan ilgisinin bulunup bulunmadığı bilinmemektedir.Aslında bir gelenektir.Bu geleneğin başlangıcı İbrahim peygambere uzanır. Oğlu İsmail'i kurban etmeye götürürken karşısına çıkan ve kendsine fitne vermeye çalışan şeytana yerden taş alarak "defol" diyerek taşlamıştır.

Mekke'nin doğusundaki dağların eteğinde ve buradan Arafat'a giden yol üzerinde bulunan bir yerin adı Mina' dır. Hac ibadetini yaparken, kurban kesmek ve Cemre yerini gösteren duvarın dibine taş atmak için gidilen yer. Mina ile Mekke arası 6 km, Safa ile Merve arası 319 m, Safa Tepesindeki Kemer ile Kabe arası 70 m kadardır.

Kastamonu yöresine özgü bir çorba...

Ecevit,
Ecevit çorbası,


Ecevit Köyü Kastamonu İnebolu yolundadır.  Küre'ye bağlı yol kenarında şirin bir köydür. 
Bilindiği üzere Ecevit (Küre) Hanı da bu köydedir. 

Çorbanın ismi de bu yöreden gelmektedir. 


Malzemeler;
400-500 gr. süzme yoğurt
1 çorba kaşığı un, 1 yumurta
2 çay bardağı Tosya pirinci ( kırık pirinç varsa daha lezzetli olur)

Bir kase didiklenmiş tavuk eti, 1 litre tavuk suyu,
1 çorba kaşığı tereyağı, 1 tatlı kaşığı nane, 1 tatlı kaşığı pul biber, 1 çay kaşığı tuz
2 su bardağı su,

Hazırlanışı,
Yumurta ve unu bir kapta blenderdan geçirin. Pirinci sebzelerle haşlanmış (patates, soğan, havuç, maydanoz ve dereotu) tavuk suyuna 2 bardak su koyup pişirin. Kıvamı koyu gelirse 1 su bardağı sıcak su ilave edilerek bir taşım kaynatılır. Pirinçli tavuk suyundan 1 bardak alıp yoğurtlu karışıma ekleyip karıştırın (yoğurt kesilmesin diye) sonra yoğurtlu karışımı çorbaya yavaş yavaş döküp kaynayana kadar karıştırın. Üzerine eritilmiş tereyağında nane ve isterseniz pul biber yakın. Tuzu en son ekleyin.

Kastamonu (Eski adı Tumana)  ili zengin bir mutfağa sahiptir.  Kastamonu Karadeniz'de kirlenmemiş, betonlaşmamış 135 km. kıyı bandıyla deniz, kum ve güneş arayanlara da hitab etmektedir. Bu kıyı bandında çok sayıda doğal kumsal ve bunların ardından yoğun bir orman örtüsü bulunmaktadır. Çatalzeytin'deki Ginolu ile Cide'deki Giderus koyları Karadeniz'in en güzel koylarıdır. 

Kastamonu ilinin ilçeleri;
Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü ve Tosya'dır.

Kastamonu ili Batı Karadeniz bölgesindedir. 
Deniz seviyesinden 775m. yüksektedir. Yüzölçümü 13.108,1 km2' dir. Kastamonu İli çoğunlukla engebeli arazilerden oluşmaktadır, Karadeniz sahiline paralel olarak isfendiyar (Küre) Dağları uzanmaktadır. Münferit olarak Yaralıgöz Dağı (1985m.), Göynük Dağı (1770m.), Dikmen Dağı (1471m.), Kurtgirmez Dağı (1450 m.), Güruh Dağı (1493m.), Ballıdağ {1400 m.), lsırganlı Dağı, Harami Dağı ve Elek Dağı önemli yükseltileri teşkil etmektedir. Kastamonu'nun güneyinde ise Ilgaz Dağları vardır.  İlin akarsuları, Gökırmak ve Araç Çayı, Devrez Çayıvardır. En yüksek noktası Çatalılgaz tepesi (2565m.) dır. 

Kastamonu' ya özgü, her pazar fırınlarda pastırmalı ekmek veya etli ekmek yaptırılır. Tarhana çorbası, ana-kız çorbası, ecevit çorbası, külbastı, mıklama, kapatma, kavurma, erişte, köle hamuru, banduma, kaygana, cırık, biryan kebabı, mantı, haluçka, simit tiriti, mısır çöreği, baklava, kaşık helvası, pekmezli un helvası, çekme helva, hasüde yörenin sevilen yemek ve tatlılarındandır.

Kastamonu yöresine özgü bir bulgur cinsi, Siyez.
Kastamonu yöresine özgü bir tür lokma tatlısı, Zelem.
Kastamonu yöresine özgü hindi ya da tavuk eti ve yufkayla yapılan bir yemek, Banduma,
Kastamonu yöresine özgü içine kıyma, patates, haşlanmış yumurta konularak yapılan bir börek, Samsı.

İçkulaktaki kemik dolambacın orta bölümü...

Dalız,
 
Kulağın Bölümleri;
a) Dış Kulak: Kulak kepçesinden ve kulak yolundan oluşur. Kulak yolunun sonunda kulak zarı bulunur. Kulak kepçesi kıkırdak bir yapıya sahiptir. Kulak yolu, kulak kepçesini orta kulağa bağlayan bir kanaldır. Kulağımız kulak kiri olarak adlandırılan bir sıvı salgılar. Bu sıvı, kulak yolundaki kıllar ile birlikte kulağa giren toz vb. maddelerin kulak zarına ulaşmasını engeller. 

b) Orta Kulak: Orta kulakta çekiç, örs, üzengi kemikleri, östaki borusu ve oval pencere bulunur. Üzengi kemiği vücudumuzun en küçük kemiğidir. Çekiç kemiği kulak zarına, üzengi kemiği ise iç kulaktaki oval pencereye temas eder. Bu özellikleri ile kulak kemikleri, kulak zarını iç kulağa bağlayan bir köprü oluşturur. Östaki borusu orta kulaktan yutağa açılır. Böylece orta kulak ile vücudun dışı arasındaki basınç farkını dengeleyerek kulak zarının yırtılmasını engellemiş olur. 

c) iç kulak: Dalız, salyangoz ve yarım daire kanallarından oluşur. Dalız, oval pencereden gelen ses dalgalarını salyangoza iletir. Salyangozda işitme sinirleri vardır ve gelen ses dalgaları işitme sinirleri ile beyne iletilir. Vücudumuzun dengesinin bozulup bozulmadığını beyinciğe bildirme işini salyangozun üst kısmındaki yarım daire kanalları yapar

İçkulak, Kemik ve zar dolambaç olarak iki ye ayrılır. Zar dolambaç kemik dolambacın içine yerleşmiş durumdadır. Kemik dolambaç da kemik dalız, kemik daire kanalları ve kemik salyangoz olmak üzere üçe ayrılmıştır. Kemik dalız üzerinde biri oval, diğeri yuvarlak olan iki pencere vardır. Oval pencereye üzengi kemiğinin tabanı geçmiştir. Yuvarlak pencere ise, ikinci kulak zarı adı verilen bir zarla örtülmüştür. Sarmal biçimdeki kemik salyangoz, bir kenarı eksen tarafındaki duvara yapışık, diğer kenarı serbest olan kemik bir perdeyle iki kanala ayrılmıştır. Zar dolambacın içi renksiz endolenf (iç lenf) sıvısıyla doludur. Kemik dolambaçla zar dolambacın arasında ise perilenf (dış lenf) sıvısı vardır. Zar dolambacın üç-parçalı zar yarım daire kanalları, tulumcuk, kesecik ve zar salyangoz adını alan dört bölümü vardır. Zar yarım daire kanalları, kemik yarım daire kanallarının, tulumcuk ve kesecik de kemik dalızın içine yerleşmiştir ve her üçü de vücut dengesiyle görevli içkulak parçalarıdır.

Zar salyangoz, kemik salyangozun içindeki yarım perdeyle ona karşı olan duvar arasından dolandığı için bütün salyangozda üç kanal oluşur. Bu kanallardan birincisi, zar salyangozun kendi içindeki kanaldır. Zar salyangoz kanalı adını alan bu kanalın içinde, asıl işitmeyle görevli olan korti organı bulunmaktadır. İkinci kanal, kemik salyangozu dalıza bağlayan dalız kanalı ve üçüncü kanal ise, kemik salyangozdan yuvarlak pencereye giden yuvarlak pencere kanalıdır.

Asıl işitmeyle ilgili yapı korti organıdır. Korti organında işitme sinirlerinin dağıldığı, üzerlerinde titrek tüyler bulunan işitme hücreleri vardır. Bu hücrelerin sayısı yaklaşık 16-20.000 kadardır. Korti organının en önemli ve üzerinde durulacak bölümü, bu organı örten ve bir kenarı serbest olan örtü zarıdır. İçkulakta iki türlü sinir vardır. Birincisi, korti organının işitme hücrelerinde sonlanan işitme siniri, ikincisi, zar yarım daire kanalları, tulumcuk ye kesecikte sonlanan denge siniridir.


İnceden inceye alay eden, cinaslı...

İronik, (Fr. ironique).
İroni , Eski yunanca eironeía.
Söylenenin tam tersinin kastedildiği ifadedir. 
İroni özelliği taşıyan, alaysılı.

Tahta üzerindeki ufak pürüzleri gidermekte kullanılan ince çelik lama...

Sistire, (Rumca).

Bir tahtanın üzerindeki ufak pürüzleri giderip onu dümdüz bir duruma getirmeye yarayan ince çelik lama.  Osmanlıca sistire, 0,6-2 mm. kalınlığında çelik lama. Kazıma etkisi ile çalışır. 
Ağaç yüzeyini temizleme ve düzeltmede kullanılır.

Hamur kesmek, teknede biriken hamuru kazımak için kullanılan dikdörtgen biçiminde saç araç.


Hizmet nöbetinde bulunan er...

Posta, (İtalyanca posta).

Hizmet nöbetinde bulunan er.

Yirmi dört saatlik çalışma gününün, çalışma bölümlerinden her biri, vardiya. 

Bir sanayi veya ticaret işletmesinde aynı süre içinde çalışanların tümü.  

Eski dilde nar...

Enar, (Farsça)
Gülnar,
Nar, (İng. pomegranate).
Rümman,  
Nar (Punica granatum) Nargillerden, yaprakları karşılıklı, çiçekleri büyük, koyu kırmızı renkte, küçük bir ağaç. Bu ağacın kırmızımtırak sarı sert bir kabukla örtülü, içinde çok sayıda kırmızımtırak, sulu taneler bulunduran yuvarlak yemişi.

Nargiller (Punicaceae) familyasından, meyvesi için kültürü yapılan, yarı ağaçsı, kırmızı çiçekli bir bitki.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, Balıkesir yöresinde, ürkütücü bir görünüşe bürünerek düşman askerlerini korkutmayı amaçlayan kişilere verilen ad...

Tülütabak,  
Tabak eski dilde deri anlamına gelirmiş.  Tülütabak denen olay Kurtuluş Savaşı döneminde deri işleri ile uğraşan tabakhane esnafı silah olmadığından dolayı derileri işleyip, kendilerini siyaha boyayıp saçma sapan kılıklara giriyorlarmış. Bu insanlar sadece geceleri Yunan askerlerine görünüp, korkutup kaçıyorlarmış. Bir bakıma savaş psikolojisinde olan askerlerin psikolojisini daha da alt üst etmek. 

Balıkesir'in kutuluşu olan 6 Eylül tarihinde bu insanlar eskiden olduğu gibi saçma sapan giyinip, geçit esnasında etraftakileri korkuturlar. Esnafın dükkanına da baskın yaparak bahşiş alırlar.


Balıkesir’ in düşman işgalinden kurtuluş törenlerine düşmana korku salan Tülütabakları canlandıran derici esnafı renk kattı.  Anma törenlerinde kalabalığa karışan tülütabaklar halkı ve çocukları korkuttu.

Balıkesir’ de işgal döneminde düşman devriyelerine korku salan Tülütabaklar, kentin işgalden kurtuluşu canlandırılılması esnasında resmi geçitte kağnılı köylü, mermi taşıyan köylü kadınlar ve askerler gibi katıldılar.

İşgal yıllarında düşman devriyelerini korkutan tülütabakları canlandıran derici esnafı şehrin kurtuluş törenlerine katılarak coşkuya ortak olurlar. Gösterilerinin ardından vatandaşları kovalayan Tülütabaklar yakaladıkları çocukların yüzlerini siyaha boyayarak oyun çıkarırlar.  


Kuvayı Milliye’nin başlangıç noktası olan Balıkesir’de, derici esnafından oluşan Tülütabak grubunun düşmana korku saçtığı bilinmektedir. Türk istihbaratı, düşman kuvveti devriyelerinin gece karşılarına aniden çıkan hayvan postlarına bürünmüş ‘Tülütabaklar’dan korktuğunu saptamış. Bu aşamada tabakhane işçileri gece hayvan postlarına bürünüp yüzlerini kurumla siyaha boyar ve sokaklarda düşman devriyelerine korku salar. 

Tülütabaklar, halkın özellikle çocukların üzerine saldırır ve onları korkutur. Bu gelenek bayramların neşe kaynağı haline gelmiştir.

Deri işleri yapılan yerlere tabakhane denir. Taze köpek dışkısı deri işlemek için çok gerekli bir malzemedir. Tabakhaneye bok yetiştirme deyimi de buradan gelmektedir.

Güneydoğu Anadolu’da, daha çok kadınların çeşitli yerlerine yaptırdıkları bir tür dövme... .

Dak,
Dek, Dağ, Dövme, Dövün, Deq, Vesm,
Güney Doğu Anadolu'da kadınların çeşitli yerlerine yaptıkları dövme.

Doğu ve Güneydoğuda deq, dak, dağ, dövme, dövün, vesm diye isimlenen bu şekiller genellikle üç iğne ile vücuda işlenir. Son derece acı verici bu daklar hemen hemen bedenin bütün bölgelerine yapılabilmektedir. 

Geleneksel dövme çok geniş bir coğrafyada pek çok toplum tarafından uygulanmıştır. Anadolu’da en çok Güney Doğu Anadolu’da görülmüştür. Güney Doğu Anadolu tarihinde dövme “dek” kelimesi ile anılırdı. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denirdi.

Güney Doğu Anadolu’da gezgin yaşayan bir topluluk olan Karaçiler bunu bir meslek olarak yapmıştı. Dövmeyi ergenlikten sonraki yaşlarda, zaman olarak da baharın ilk başlarında yapmayı tercih etmişlerdi.

Dövme bayanlar arasında daha yaygındı. Motiflerdeki farklılığı belirleyen en önemli faktör cinsiyetti. Yapılışı, biçimi ile dövme erkek ve kadın arasındaki farklılığı belirgin olarak ortaya çıkarmaktaydı.  Dövme adeti özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaygınlık kazanmıştır.

1991 yılında Gaziantep Barak bölgesinde yapılan araştırmalarda 40-45 yaşın üzerindeki erkek ve kadınların el, yüz ve vücutlarında yörede “dövün” olarak adlandırılan dövmelere rastlanmıştır. Bu kişilerde el, yüz ve vücudun çeşitli bölümlerinde bulanan dövünler; 18-20 yaş civarı genç kızlarda yalnız sağ yanakta bir nokta şeklinde yer almaktadır.

Yörede “gurbet” adı verilen, geçimini boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar tarafından, 15-20 yıl öncesine kadar isteyenlere dövün yapıldığı, şimdi ise bu uygulamanın devam etmediği belirtilmiştir. Dövün yapılmadan önce, dövmeyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekiller yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilir. Üç ya da dokuz adet halinde (bu rakamların mistik özelliği bilinmektedir) bir araya getirilerek sıkıca bağlanan iğnelerle deri dövülür; koyun ödü ve kazanların altından toplanan isle hazırlanan karışım, bu dövülme sırasında altderiye yerleştirilir. Kabuk bağlayan bu yara zamanla iyileşir ve desen belirir.

Dövün, kadınlar tarafından özellikle çene, çene altı, ayak bileği, boyun, göğüs ve el üstlerinde tercih edilmekte, erkeklerde ise burun üzeri ve alın ortasında, el üstlerinde, el bileğinde ve kollarda dövüne rastlanmaktadır.

Bilinen dövme motifleri arasında, kadınlarda el üstü ve ayak bileklerinde rastlanan tarak ve ayna; genellikle yüze yapılan yıldız ve ayak bileklerinde halka motifleri önemli yer tutmaktadır. Bunlarla beraber 60 yaş civarındaki birkaç kadında dikkati çeken, çene altından başlayarak, boyunda devam eden ve iki göğüste şekillenen ceren motifidir.

Erkeklerde daha çok şakaklarda ve kollarda yoğunlaşan Arap harfleriyle yazılmış isim ve ibarelere, arslan, yılan, ay gibi şekillere rastlamak mümkündür.

Dövmelerin ne için yapıldığı sorusuna genel olarak süslenme yanıtı verilmekle beraber, 60 yaş üzerindeki kadın ve erkekler uğur getirdiği, kazancı artırdığı, bereketi sağladığı inancı ile dövme yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca çocuğu olmayan kadınların bellerine yaptırdıkları dövme sayesinde çocukları olacağına ilişkin inanç mevcuttur. Ancak kentlerde çok yadırgandıkları, torun ve çocukları tarafından çağdışı bulunduğu için büyük bir çoğunluğu dövmeyi sevmediğini söylemektedir. Asitli maddelerle yüzlerinden bu izi çıkarmak istemişler ancak başarılı olamamışlardır.

1994 yılında Çankırı’da bir Türkmen köyünde yapılan çalışmada ise 50-55 yaş civarındaki kadınlarda, burnun üst kısmı ve alnın ortasında bulunan ay-yıldız şeklinde dövmenin dışında vücudun başka hiçbir yerinde dövmenin bulunmaması dikkati çekmiştir. Bu dövmenin özelliği ise kız sütü (yeni doğum yapmış ve kız çocuğu olmuş bir annenin sütünün) isle karıştırılması, bu karışımın dövmede kullanılmasıdır. Dövme yapılırken yine üç iğne bir araya getirilmekte, kaynak kişiler bunun atalarından kalma bir süs olduğunu belirtmektedirler.

Urfa, Mardin, Diyarbakır sahalarında yapılan araştırmalarda dövmenin şu nedenlerle yapıldığı saptanmıştır:

Kötü güçlerden korunma, şans sağlama: Kötü güçlerin kendisine zarar vermesini engellemek, üzerine gelen uğursuzluğu savmak, şanssızlıktan kurtulmak; yılan, akrep gibi zehirli hayvanların ve yırtıcıların kendine ve ailesine zarar vermesini engellemek için bu canlıları temsil eden figürleri bedenine işlemek; kötü güçlerin yol açtığını düşündükleri çocuk ölümlerine karşı çocuklara dövme yaptırmak, döl tutmak, soyunun devamını sağlamak ektiği ürünün bereketli olmasını sağlamak, pişirdiği yiyeceklerin güzel ve bereketli olmasını sağlamak...

Sağlığını korumak ve hastalıkları iyileştirmek:
şakaklara ve göz kenarlarına yapılan dövmelerin baş ve göz ağrısına iyi geldiğine inanılmaktadır... Kollara, bileklere ve el üstüne yapılan dövmelerin el ve kolların uyuşmasını engellediği, yel ve siyatik gibi hastalıkları iyileştirdiği düşünülmektedir...

Aidiyet-soyluluk ve aşiret sembolü: Her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır... Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir... Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz... Bu savaş nedeni sayılır... Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar... Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur... Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir...

Cinsellik-doğurganlık-güzellik: Dövmeler kadınlar tarafından bir güzellik nişanesi, bir süs, bir takı olarak ve karşı cinse kendini beğendirme ; aşk, sevgi, cinsellik gibi eğilimlerini ifade etmenin etkin bir aracı olarak görülmekte ve kullanılmaktadır... Ayrıca yine cinselliğe bağlı olarak döl tutma doğurgan olabilme işleviyle yaygın olarak kullanılmaktadır... Erkeklerde dövme bir süsten ziyade gücün, kuvvetin sembolü olarak kullanılmakta buna bağlı olarak karşı cinse cinsel mesajların gönderiminin bir aracı olarak kullanılmaktadır...

Görülüyor ki yapılan şekiller, bunların vücutta kullanıldığı yerler ve yapıldıkları malzeme ne olursa olsun dövme inanışı insanın biyolojik yaşamını sürdürümünün etkin bir büyüsel aracı olarak kullanılır...
Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde sıkça rastladığımız vücutlarda bulunan mavi renkli desen, motif ve şekillerin varlığı zihinlerde önemli soru işaretleri bırakmaktadır. Doğu ve Güneydoğu da daha çok kadın vücudunda görülen bu şekiller erkekler tarafından da yapılmıştır. Yapan kişiler yörede "karaçı" diye tanımlanan bir çeşit Roman asıllılardır. Bu kişiler Hindistanın Karaçi bölgesinden gelen ve yerleşik hayata geçemeyen kişiler olarak da biliniyor. Daha çok dans, müzik aletleri çalma gibi alanlarda tanınırlar. Bu kişiler yöre halkını ücreti karşılığında dövmelerle donatırlar. Dövmeler genellikle dikkat çekmek için işlenmiştir. Boya hammaddesi yeni doğum yapmış kadın sütü, hayvan ödü ve lamba isinin karışımıyla elde edilir. Dövme vücudun hangi bölgesine işlenecekse ince bir çöple şekli çizilir. Daha sonra üç ya da yedi iğne ile şeklin üstü saatlerce iğnelenir. Deri altına geçilip her tarafa işlenir. Sonra bir hafta boyunca iğnelenen vücuttaki bu bölgeler kabuk tutar. Kabuk iyileşip kalktıktan sonra dövme ya da dak dediğimiz şekil ortaya çıkar. Son derece ilkel olan bu yöntem insanoğlunun zehirlenmesi ve kan kaybına da sebep olabilmektedir. Erkeklerin genellikle şakak bölgesi ve ellerin dış kısmına dövmeler yaptırdığına rastlanmaktayız.  

Bu dövmelere çeşitli anlam ve beklentiler yüklenmiştir. Çoğu insan daha buluğ çağına erişmeden veya genç yaşlarında dövme yaptırmaktadır. Büyüdükten sonra pişman olduklarını ifade eden insan sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Dövme, düğüm ya da dak diye isimlenen bu kültür dünyanın birçok coğrafyasında da görülmüştür. İnsanlar dövme şekillerine özel anlamlar yüklemişlerdir. Kimileri, Güneş ve ay şeklinde alınlarına yaptıkları dövmelerle kendilerinin güzel olduklarını anlatmaya çalışmaktadırlar. Ceylan şeklinde dövmelerde kadının kendisini ceylana benzetmesi anlamını taşır. Eldeki bütün bileği saracak dövmeler ise sadakat, bağlılık anlamına gelir. Ayak parmaklarına yapılan tarak ve makas şeklindeki dövmeler kısmetin açılması anlamını taşır. Kimi dövmelerde haç işareti, üçgen, dörtgen, beşgen, altıgen gibi şekillerde görülür.  Şanlıurfanın ilçesi olan Siverekte erkek vücuduna yapılan dövmelerde de yılan, aslan, akrep, kılıç gibi şekiller erkeğin güçlü ve iktidar olduğunu sembolize etmektedir. Harran da kadınlar genellikle alt dudaklarını olduğu gibi dövme ile kapatırlar. Şanlıurfalı emekli öğretmen Misbah Hicrinin araştırmasına göre cariye bir kadının bir erkek tarafından dudağının ısırılmasına tepki olarak tüm kadınlar alt dudaklarını dövme ile kapatmışlardır. Cariyeye sahip çıkma amacıyla dudaklarının maviye boyanması eyleminden sonra bu gelenek olağan hale gelmiştir.  

İslamda insan bedeninin insana emanet olarak verildiği düşüncesi mevcuttur. Ayrıca İslam öncesi şekil ve nesnelere tapma da İslam´la birlikte yasaklanmıştır. İnsana verilen emanete yapılan eziyetten dolayı olmalıdır ki dövmeler haram kılınmıştır. Konuyla ilgili olarak hadislere baktığımızda bu durum daha da iyi anlaşılmaktadır. Ebu Cuhayfe (ra) şöyle anlatmıştır. "Resulallah (sav) dövme yapana, dövme yaptırana, faiz yiyene (alana), faiz yedirene (verene) ve suret, resim yapana hayırdan uzak olsun" diye beddua etti, lanet etti. (Buhari, Ebu Davud, Ahmet B Hanbel)  Dövmeyi yok etmenin hükmü vaciptir. İslam, tedavi amaçlı yapılanın dışında, Allahın yarattığı surette kalıcı değişiklik yapılmasını haram kılmıştır. Bu nedenle İslama göre yasaklanan dövme Doğu ve Güneydoğu halkı tarafından ısrarla yaptırılmış olması ya da benimsendirilmesi insanı oldukça düşündürmektedir. Temiz ve inançlı bu toplumun İslam öncesi bozuk topluluklara ait olan bu kültürel yaklaşım gündelik estetik adı altında bu insanlarımıza empoze edilmiştir. Çingene soyu olan Karaçiler tarafından buralarda yaygınlaştırılmıştır. Yöre halkının işin günahını sonradan fark ettiğini, büyük pişmanlıklar çektiklerini görmekteyiz. 


İyi yetişmiş, değerli kimse...

Adam,
İnsan. 
Genellikle erkekler için kullanılır.

İlkçağda özellikle Mısırlılar, Yunanlar ve İbraniler arasında çizim yapmak, bazen de yazı yazmak ve hesap tutmak için papirüs yerine kullanılan kırık çömlek parçaları ya da kireçtaşından küçük tabakalar...

Ostrakon,
İlk çağde papirus yerine kullanılan kırık çömlek parçaları ya da kireçtaşından tabakalar.
Ostrakon eski Yunancada oy pusulası olarak kullanılan çanak çömlek parçası anlamına gelir. 

Antik Yunan ve Roma'da Yazı Taşıyıcıları ;
Ağaç, Ağaç Yaprakları, Ağaç Kabukları, Ağaç Levhalar, Beyazlatılmış Ağaç Levhalar, Balmumu Kaplı Ağaç Levhalar 

Kil Tablet
Ostrakon (Çana çömlek parçaları)
Taşlar
Madenler
Keten Bezi
Fildişi, Kemik, Hayvan Kabuk ve Organları
Diğer Bazı Maddeler; 
Papyrus,  Pergament 

Antik Yunan ve Roma'da Yazı Araç ve Gereçleri
Kalemler ; Calamus, Stylus, Kuş tüyü kaler, Fırça
Mürekkepler ; Siyah Mürekkep, Kırmızı Mürekkep .

Japon folklorunda, çok uzun bacaklı efsanevi kişi...

Aşinaga,
Uzun bacaklı efsanevi varlık. Japon ikonografyası, uzun kollu Tenaga ile bu efsanevi varlığı çoğu zaman birlikte ele alır.

Kışın en soğuk günlerinde evlere girdiğine inanılan düşsel yaratık...

Congolos, (Koncolos).
Congoloz,
Karakoncolos.
Bu varlığa yurdumuzun değişik bölgelerinde koncolos, karakoncolos gibi adlar da verilmektedir.
 
Congolos kışın en soğuk günlerinde evlere girdiğine inanılan düşsel yaratık. Anadolu inançlarına göre eğer bir ölü karanlık bir oda'da bekletilirse yalnız başına veya üstünden kedi atlarsa hortlayıp cadı olacağına inanılır. Yaşıyor ise insan ya da köpek eti yiyerek de cadı olabilir. Cadılar inanışa göre toprak ve ceset yiyerek beslenirler. Gece mezarından çıkarak evlere girip yağ bal un gibi yiyecekleri birbirine karıştırır.Yatak yorgan şilte gibi şeyleri delik deşik edip dağıtır insanların üzerine taş toprak gibi şeyler atar. Anadolu'daki Alkarısı (Albastı) inancıda bir tür cadı (vampir) inancıdır. 

Yozgat yöresinde ise Karakoncolos ya da Congoloz adlı bir tür cadıya inanılır. İnanışa göre bunlarla mücadele edilmezse giderek daha çok kötülük yapar topuklarından kanını emerek çocukları öldürürler.  Anadolu’da congolos adıyla bilinen inanış yöreden yöreye küçük farklılıklar içermektedir. Yozgat’ta da kışın en şiddetli zamanı “Congolos ayı Congolos girdi Congolos çıktı” olarak isimlendirilen 7 gün içerisinde [karakıştan, (14 Aralık) 4 zemheriden 3 gün alır] ortaya çıkar ve bazı evlere uğrarmış. Açık bulunan su ve yiyeceklerin içine kusup çişini yaptığından bu su ve yiyecekleri tüketenler marazlanırlarmış. Gece derin uykuda olan bazı kişileri isimleriyle dışarı çağırır uykulu haldeki kişiyi orman içinde bir yerlere getirip bırakır uyanamayıp evine dönemeyenler donup kalırmış. Congolos'un eve uğramaması için bu günlerde pancar kaynatmak gerekliymiş.

Yozgat civarında karakoncolos'un adı congolos'tur. Evlere kışın ortasında soğukların en fazla arttığı zamanlarda (10 ocak- 17 ocak) uğradığı için Yozgat'ta bu günlere “congolos ayı” denir. Mevsim tarifleri “congolos girdi congolostan sonra” şeklinde yapılır. Bu yaratık açıkta duran yiyecek küplerine tükürür idrarını yapar böylece hastalıklara sebep olurmuş. Bu yolla hastalığa yakalanan insanlara ise ‘marazlı’ denmektedir. Congolos bazen de uyuyan insanı yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırır uyanmazsa alıp götürür dışarıda soğuktan donmaya terk edermiş. Pancar olan evlere gelmeyeceğine inanılan congolosun evlere uğramaması için pancar pişirilip eşiklere gömülür veya lohusalara dünürlere sevilen kimselere verilirmiş. Bu varlığa yurdumuzun değişik bölgelerinde koncolos karakoncolos gibi adlar da verilmektedir. 

Elinde siyah tarağıyla dolaşan Congolos; yerin birkaç kat altındandır. Zebani kabilesinden. İşini pek sevmez aslında' “Diğerlerinin elinde mızrak  benim elimde tarak! Benim ne farkım var?” diye hayıflanır sürekli. İşini sevmemesine rağmen kabilesinin en çalışkan üyesidir. İşine gelince ; o kadar çok işi vardır ki! Bunlardan birincisi ; yolda gördüğü insanlara basit sorular sorar. Amacı insanları karaya yöneltmektir. Sorulan basit soruların cevaplarında kara kelimesi geçmesi zorunludur. Aksi takdirde Congolos elindeki kara tarağıyla insana vurur ve onu öldürür. İkincisi ise; evlerin etrafında dolaşıp insanları tanıdıklarının sesiyle çağırıp onları kandırmaktır. Çağrılan kişi eğer uyanabilirse kurtulur. Uyanamazsa Congolos onu dondurmak zorundadır. Zorundadır çünkü bu görevi kendinden daha alt kattakilerden almıştır. Üçüncü ve en sevdiği görevi ise ; en tembel davranabildiği görevdir. Yani insanların göğüs kafeslerine oturmak. Eğer uyuyan kişi Congolos'u fark edip başparmağını oynatabilirse; kurtulur. Ama eğer fark edemezse ölür. Tabi bu görevin aşamaları vardır. Örneğin bazen "delikli olan eliyle" insanın ağzını kapatır. Amaç belli değildir; çünkü insan ölmez! Ama emir alt katlardan gelmiştir  yapılabilecek bir şey yoktur.

Congolos ayrıca Rize / Hemşin yöresinde varlığı bilinen bir kara iyedir. Kısa ve iri yapılı her tarafı kıllarla bir yaratıktır. Yılın son ayının son haftası ile ilk ayının ilk haftasında görülür özellikle yiyeceklere ve ambarlara musallat oluşu ile bilinir. Karadan nefret ettiği için onun çıkacağı zamanlar ambar kapıları kömürle karartılırdı. Daha ziyade ikindiden sonra ve gece insanların karşısına çıkar ve demir dili yün tarağı/tapul tarağı ile insanlara zarar verdiğine inanılır. Korunmak için onun sorularına içerisinde kara kelimesi geçecek şekilde cevaplar verilir. 

Mesela ismim Kara Mürsel Kara Köyden geliyorum Kara Dağa gidiyorum gibi. Erkek ve dişisinin de olduğuna inanılan congolos tarafından beğenilip kaçırılmaya karşı tedbirli olmak üzere kişi “adım Musa boyum kısa kendim köse” gibi ifadeler kullanılırmış. Congolos sair zamanında deniz kenarında elekle ile kum edinmeye çalışırmış ve bu ona verilmiş bir ceza imiş. Congolostaki kömür kara çirkin görünme ve akşamdan sonra etkili olma motifleri ilginç olmalı. Diğer taraftan kara Türk halk tefekküründe adeta bir koddur.

Türk Halk İnançlarında Kara Congolos'un ismi ile Cınngoloz ismi arasındaki benzerlik de anlamlı olmalı. 

“Bazıları Sıcak Sever”, “Vikingler”, “Kader Bağlayınca” gibi filmleriyle tanınan ve geçenlerde 85 yaşındayken ölen ABD’li sinema oyuncusu...

Tony Curtis, (d. 3 Haziran 1925 - ö. 29 Eylül 2010)  
Macar asıllı ABD' li aktör ve ressamdır. Oyunculuk hayatına 1949 yılında başladı. Spartaküs ve Some Like It Hot gibi unutulmaz Hollywood yapımlarında yer almıştır.

Asıl adı Bernard Schwartz olan Tony Curtis, 1925 yılında New York’ta doğdu. Babası Budapeşte'de amatör olarak aktörlük yapmış, daha sonra da ABD'ye bir göç etmiş bir Macar Yahudisiydi. Curtis 1943 yılında orduya katıldı. Ordudan sonra drama okuluna gitti. 1948 yılında Universal Studios’tan teklif alınca ailesiyle birlikte Californiya’ya yerleşti. Birkaç film yaptı ve o dönemde çoğu yıldızın yaptığı gibi ismini değiştirerek Tony Curtis adını aldı. 1951 - 1962 yılları arasında dönemin ünlü aktristi Janet Leigh’le evli kaldı. Çiftin ikisi de oyuncu olan Jamie Lee Curtis ve Kelly Curtis olmak üzere iki kız çocukları oldu.

İlk filmi 1949’da çevirdiği "Criss Cross" oldu. Ardından "City Across the River" (1949), "Francis the Talking Mule" (1950), "Flesh and Fury" (1952),ve "No Room for the Groom" (1952) gibi filmler yaptı.
1953’te, Janet Leigh’le birlikte Houdini adlı filmde rol aldı. 1890’lı yıllarda geçen ve efsane sihirbaz Harry Houdini’nin yaşamını konu alan filmde Tony Curtis, ünlü sihirbaz Harry Houdini’yi canlandırmıştı. 1956’da Burt Lancaster ve Gina Lollobrigida ile "Trapez"de oynadı. Film, sirk hayatını anlatan başarılı bir yapımdı. 1959’da ise Marilyn Monroe ve Jack Lemmon ile Some Like It Hot ( Bazıları Sıcak Sever )adlı komedi filminde oynadı. Bugün bile Hollywood’un en çok sevilen komedilerinden biri olarak kabul edilen filmde Tony Curtis ve Jack Lemmon kadın kılığındaydılar.

29 Eylül 2010'da hayata gözlerini yumduğunda 85 yaşındaydı.






 
Kaynak;  http://tr.wikipedia.org/

Yolcu olduğundan, dince oruç tutmak ve namaz kılmak zorunda olmayan kimse...

Seferi, (Arapça sefer).  
Yolculuk sebebiyle dinî açıdan kendisine bazı kolaylıklar sağlanan kimse.
Yolculukla ilgili olan. 
Savaşla ilgili olan, hazari karşıtı.

Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı.
Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. 
Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir. yani ikamet eden. Ayakta duran. Bir memlekette devamlı duran. Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. 18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.

Vietnam müziğine özgü, armut biçiminde ve ipek telli bir tür lavta...

Tiba, 
Vietnam lavtası,

Peygamberağacı reçinesinden elde edilen ve hekimlikte kullanılan bir sıvı. ..

Gayakol, (İng. guaiacol, Fr. gaïacol) 
Guayak, Guayak ağacı, 
Peygamber ağacı,  
Frengi ağacı, Kutsal odun
Guaiacum officinalis,  G. sanctum
Gugiakbaum, 
Guaiacum officinale.
 
Peygamber ağacı reçinesinden çıkarılan ve hekimlikte kullanılan bir sıvı.
Antiseptik, anestezik, balgam söktürücü ve dezenfektan olarak kullanılan bir fenolik bileşik. 

Guayakağacıgillerden, Jochblattgewâchse, Zygophyllacea familyasından 10-15 m. yüksekliğinde olan ağacı odunundan eter yağı çıkarılır. Drugları: Guayak odunu; Guaiaci lignum, Kabuğu, Guaiaci cortex, Reçinesi, Guaiaci resina.

Guayak ağacının genellikle odunu reçine elde etmek ve natürel ilaç yapımında kullanılır.  Guayakağacıgillerin bilinen 4 türü mevcuttur ve bunlardan sadece Şifalı Guayak “Guaiacum officinale” ve Kutsal Guayak “Guaiacum sanctum” şifa maksadı ile kullanılır. Şifalı Guayak ve Kutsal Guayak arasındaki tek fark Şifalı Guayağın gövdesi kahverengimsi yeşil, Kutsal Guayağın gövdesi ise morumsu yeşil renktedir. Kızılderili kadınlarla cinsi münasebet kuran İspanyollar Avrupa’ya Frengi hastalığını yayarlar fakat aynı hastalık Kızılderililer arasında çok hafif geçer ve yapılan araştırmalarda Kızılderililerin Guayak odununun çayını içtikleri bu nedenle hastalığı hafif atlattıkları görülür. Avrupa’da yüzbinlerce insanın ölümüne neden olan Frengiye karşı bu ağacın odununun çayını içerler ve adı Frengi ağacı veya kötü hastalıkları iyileştirdiğinden Peygamber ağacı olarak anılır. 

Almanca Frengiye Fransız hastalığı “Fransözenkrankheit” denir. Bu nedenle de bu ağaç Fransız odunu “Fransözenholz” denir. Fransızlarda İngilizlere, İngilizler Hollandalılara, Hollandalılar ise Almanlara Frengili derler. Çünkü eskiden bu ülkelerde bu hastalık oldukça yaygındır. Günümüzde bu ağacın Frengiye karşı pek etkili olmadığı ve romatizmaya etkili olduğu anlaşılmıştır. Vatanı Orta ve Güney Amerika’nın kuzeyi olan Guayak 1526 yılında İspanya’ya getirilmiş ve za*manla Avrupa’da çok yaygın olarak kullanılan bir şifalı bitki olmuştur.

Botanik: Ağaç 5-15m boyunda sürekli yeşil olan yani yapraklarını dökmeyen bir bitki olup oldukça büyük bir taca (ağacın dal ve yaprak kısmı) sahiptir. Yaprakları iki veya üç çiftten meydana gelen kanat yaprakları olup her biri koyu yeşil renkli, kenarları bütün, oval veya yumurta şeklinde, 3-5cm uzunluğunda, 1,5-3cm eninde ve de derimsidir. Çiçek*leri mavimsi mor veya leylaki renkte, 5 oval taç yapraktan meydana gelir. Ortada altın sarısı renkte 10adet döllenme tozluğu bulunur ve çiçeğin çapı 2-3cm büyüklüğünde olup 6-10adet çiçek topluca bir arada bulunur.

Türkiye’nin Akdeniz bölgesinde belki Kutsal Guayak yetiştirilebilir çünkü Şifalı Guayak daha sıcak bölgelerde yetişir. Ağacın gövdesi kesilir, kabukları soyulur ve odunu kıyma gibi kıyıldıktan sonra önce petrol eterde sonra eterde ekstraksiyonu yapılır. Ağacın birleşimindeki reçinenin %15’i petrol eterde, %70’i eterde ekstraksiyonu yapılarak çözülür. Eskiden ağaçların gövdesinin ortasına kadar delinir ve buradan akan reçineler toplanarak işlenirdi.

Kullanılması:
a) Yapılan klinik araştırmalara göre Guayak çayı ve natürel ilaçları başta romatizma rahatsızlıklarından; artritis, artroz, kas romatizması ve siyatiğe karşı kullanılır. 

b) Komisyon E’nin yayınladığı Monografi bildirisine göre Guayak çayı başta; romatizma rahatsızlıklarına karşı kullanılır.

c) Halk arasında; artritis, poliartritis, bademcik, boğaz ve yutak iltihaplanması, öksürük, nefes alamama hissi, mide yanması, kemik ağrıları, idrar yolları rahatsızlıklarına karşı kullanılır. 

Guayağın birleşimindeki Guajakol ve Guajaretasidin enzimlerden lipoksygenezin üretimini azalttığı böylece Arahidonasitten Leukotrien’e dönüşümün durduğu veya azaldığı ve iltihapların artmasına neden olan Leukotrin’in azalması ile ağrılar şişlikler ve iltihapların yok olduğu ileri sürülmektedir. (geniş bilgi için Cefak firmasından broşür istenebilir).
 
Guayak odunundan iki kahve kaşığı demliğe konulur. Üzerine 300-500ml kaynar su ilave edilerek 5-10 dk demlenmeye bıraktıktan sonra çay süzülerek içilir 

Homeopati’de: Guayak odunundan 100gr ince kıyılarak bir şişeye konur. Üzerine 500ml %70’lik Alkol (etanol) ilave edilir ve 4-6hafta bekletildikten sonra süzülerek Homeopati’de<>ismi ile anılan tentür elde edilir. Bu tentürden günde 3-4defa 15-20damla 6-8hafta süre ile alınır. Yukarıdaki çay harmanlarından aynı şekilde tentür elde edilir.  

Guayak osunu çayının herhangi bir yan tesiri yoktur fakat aşırı dozajda alınır ise mide bağırsak iltihaplanmaları, ishal krampları, kalp çarpıntısı ve baş dönmesi gibi rahatsızlıklara neden olabilir. 

Peygamber çiçeği, Peygamber çiçeği (Centaurea cyanus),  Belemir. 
Papatyagiller (Asteraceae) familyasından özellikle Orta Avrupa' da bulunan mavi mor yapraklı çiçekleri olan bir bitki. 


Oğul, evlat, çocuk ...

Velet,
Zade,

Evlat,
Bir kimsenin oğlu veya kızı, çocuk.

Mutfak...

Takana, 
Matbah, Matmah, Aşene,
Yemek pişirilen yer, aş damı.

İslamiyete karşı Budizmi savunmuş, bu yolda babası Hulagü Han’ ın başlattığı mücadeleyi sürdürmüş ünlü İlhanlı hükümdarı....

Abaka Han,
İlhanlı hükümdarı (Moğolistan 1234 - Hemedan, İran 1282).

Cengiz Han' ın torunu ve İlhanlılar devletinin kurucusu Hülagu Han' ın ve Yesuncin Hatun' un oğludur.1256 senesinde, babasıyla birlikte İran’a geldi. Hülagu Han, Bizans İmparatorunun kızını istemişti. Fakat kız yolda iken, Hülagu öldü.



Abaka Han babasının yerine bu kızla evlendi. Koyu bir budist olan Abaka Han, Bizans İmparatorunun kızıyla evli olduğundan, Müslümanlara karşı düşmanca, Hıristiyanlara karşı ise dostça bir siyaset takib etti. 

1243 Kösedağ Savaşından sonra Moğollar, Türk Selçukluları üzerinde hakimiyet kurmuşlar ve Anadolu’ yu işgale başlamışlardı.  Sultan Baybars, Moğol ordusunu Elbistan’ da bozguna uğrattı. Moğol ordusunun yenilgiye uğradığını haber alan Abaka Han, büyük bir ordu hazırlayarak Anadolu’ ya girdi. Bu sırada Melik Baybars, geri çekilip Suriye’ ye döndü. Abaka Han ise Kayseri ve Erzurum arasında yaptığı mezalimlerde binlerce masum kişiyi katlettirdi. 

Budizmin yayılmasına çalıştı ve birçok Budist tapınakları yaptırdı. 1282 senesinde Hemedan’ da öldü. Abaka Hanın ölümünden sonra yerine yeni müslüman olan kardeşi Ahmed Han (Teküdar) geçti.

Belçika’nın orta kesiminde bir il....

Brabant,
Belçika Krallığı(Belgique/Belgie, Belgium).
 
Başkent: Brüksel
İdari bölmeler: 


Flaman Bölgesinde;
Batı Flandre, Doğu Flandre, Anvers, Limburg, Flaman Brabant 



Valon Bölgesinde;
Namur, Liège, Hainaut, Lüksemburg, Valon Brabant.
 
Belçikada 589 belediye bulunmaktadır. Kendi meclisleri bulunan belediyeler, belediye başkanının başkanlığında çalışan belediye encümeni tarafından yönetilir.

Nüfusun etnik dağılımı: Flaman %58, Valon %31, diğer %11
Din: Roma Katolikleri %75, Protestanlar ve diğer %25
Diller: Flamanca %58, Fransızca %32, Almanca %10

Et kıymakta kullanılan büyük bıçak...

Zırk,
Kebebçı bıçağı, Kıyma Bıçağı.
Kebab kıyması yapmak için kullanılan bıçağın adıdır.


Adana kebab; Koçun but ve kaburga bölümünden alınan et satıra benzer bir bıçakla, 'zırk' denilen özel bir bıçakla elde kıyılan parça etten yapılan bir kebap çeşididir. 

Tokyo’nun eski adı...

Edo,

Tokyo, Japonya’nın başkentidir. Kelime anlamı “doğuda başkent”dir. Yüzölçümü 600 km² olup, 35,3 milyon nüfuslu megapol bir bölge olan Tokyo dünyanın en büyük kentidir.
Tokyo’nun bugün bulunduğu bölgenin yerleşime açılması çok eskilere dayanır. 6. yüzyılda Japonya’da kuvvetli bir imparatorluk idaresinin kurulmasından sonra Musaşi vilayetinin bir parçası oldu.

Tokyo Körfezi kıyısında liman şehri Tokyo 19. yüzyıla kadar Edo (”haliç kapısı”) adı ile tanınmıştı. Edo kalesi 12. yüzyılda güçlü samuray klanı Edo ailesinin yurdu olarak Japon tarihine meydana geldi. 1603′de Tokugava Şogunluğu kurucusu İeyasu Tokugava, Edo’yu şogun yönetiminin başkenti yaptı. Şogunluk rejimi altında Edo Japonya’nın kürtürel ve ekonomik, politik alanında merkezine gelişti.

1868′da Şogun yönetimine son veren Japon imparatoru, Kyoto’dan Edo kalesindeki eski şogun sarayına göç edip, eski başkent Kyoto’dan doğuda başkent olduğundan dolayı şehrin adı Tokyo’ya değişti. Tokyo 12 Eylül 1923′teki depremden büyük zarar gördü. Depremden sonra şehir yeniden inşa edildi ve bu dönemde çevresinde banliyöler teşekkül etmeye başladı. 20 yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda ABD uçakları tarafından ciddi bombardıman edilerek tekrar yıkıldı. Tokyo 1950′lerden sonra ülke ekonomisine paralel bir gelişme göstererek hızla büyüdü ve bugünkü seviyesine ulaştı.

Kahramanmaraş yöresine özgü, tadı ekşimsi üzüm pekmezi...

Ravanda,
Kaynatılmadan güneş ısısıyla yapılan, tadı ekşimsi üzüm pekmezi.
Pekmez halkımız tarafından sevilerek yenen besleyici bir gıdadır. Pekmezin en çok yapıldığı meyve olan üzümde bol miktarda üzüm şekeri vardır. Bu şeker kana çok kolay geçebildiği için besleyici ve kan yapıcı bir özelliği vardır. Bu nedenle çocuklara ve kansızlık çeken hastalara çok önerilen bir besindir.

Ekşi pekmez aypılması;
Üzümler yıkandıktan sonra ayağına oldukça temiz bir çizme giyen kişi tarafından güzelce ezilir ve şırası çıkartılır. Çıkarılan bu şıra posasından ve tozundan ayrılmak için ince delikli torbalardan ve ya ince delikli süzgeçten süzülür ve kaynama kazanına aktarılır.

Bu kapların genişliği fazla, derinliği az olmalıdır. Örneğin;  genişliği 70-100 cm. derinliği 25-30 cm. olabilir. Elde edilen bu şıra bu yayvan kaba aktarıldıktan sonra kap ateşin üzerine konulur ve kaynatılır. Kaynama esnasında pekmezin dip tutup yanık kokusunun oluşmaması için devamlı karıştırılmalı ve savrulmalıdır. Bu sırada kaynatma kabının kenarında ve şıranın yüzünde toplanan kirli köpükler bir kepçe ile alınmalıdır. Pekmez kıvama geldiğinde pekmezde kırmızı köpük oluşur ve ağdalaşma dediğimiz durum gelir. Ayrıca reçellerde olduğu gibi çeşitli denemelerle de pekmezin kıvama gelip gelmediğini anlayabiliriz.

- Tahta bir kaşığı pekmeze daldırıp, pekmezden çıkardığımızda son damlayı temiz bir tabağa damlattığımızda dağılmıyorsa pekmez olmuştur.

- Yine tahta kaşık pekmeze daldırılıp, pekmezden çıkarıldığında son damlalar kaşığın sadece bir yerinden değil de iki yerinden damlıyorsa pekmez olmuştur.

Bundan sonra kazan ateşten alınır. Ekşi olarak imal edilen bu pekmez bilhassa havaların sıcak olduğu yaz mevsiminde sulandırılarak serinletici olarak içilir. Buna şerbet veya nardenk denir.
Ateşten alınan pekmez daha sonra temiz ve uygun şekildeki sırlı çömlek veya cam kavanozlara konularak kullanılıncaya kadar temiz ve serin bir yerde bekletilir.

Gerçeklik, gerçekçilik ...

Realite, (Fr. réalité).
Gerçek, 
Gerçeklik,

Halojenler grubundan kimyasal bir element...

Klor,
İyot,
Flor,
Brom,
Astatin,

Periyodik tablonun VII A grubunda yer alan flor,klor,brom,iyot ve astanin elementleri halojenler olarak adlandırırlar.Astanin oldukça az bulunan doğal radyoaktif bir elementtir.Halojenler doğada sert olarak bulunmazlar.Halejenür ve oksihalojenür içeren minareller halinde bulunur.Hepimizin çok yakından tanıdığımız NaCl (yemek tuzu) bu minerallerden en çok tanınanıdır.

Yemek tuzlarının iyotlu olmasının sebebi ise beslenme yoluyla ihtiyaç duyulan miktarda iyot alınmıyorsa,bu durum tiroid bezleri nin genişlemesine neden olur ve guatr adı verilen hastalık ortaya çıkar.İyot eklsikliği guatr hastalığına sebeb olduğundan,yemek tuzları üreten firmalar iyotlu tuz üretimi yaparlar. Günlük hayatta iyot içeren organik bileşikler antiseptik olarak kullanılır; Örneğin iyodun alkoldeki çözeltisi tentürdiyot olarak bilinir.

Mobilya kasası...

Baza, (İt. base).  
Osmanlıca Baza, Kasa.

Mobilyanın uzunluğunca konulan dar ayak.

Dolap gövdesinin zemine düzgün oturmasına yarayan çerçeve şeklindeki kaide. 

Yatağın yerden yüksek olmasını sağlayan veya sandık olarak kullanılan boş bölmesi.

Bir ayakla üzerine binilip, öbür ayakla yeri teperek yol alınan iki tekerlekli çocuk oyuncağı...

Trotinet, (Fr. trottinette). 

Oyuncak dışında bir spor ve ulaşım aracı olarak da kullanılır.
Bir ayakla üzerine binilip öbür ayakla yeri teperek yol alınan ve bir yönetme kolu ile arka arkaya iki tekerleği bulunan çocuk oyuncağı.

"Top yuvarlaktır" örneğinde olduğu gibi, aynı düşünceyi değişik terimlerle tekrarlamaya yarayan üslup kusuru ya da oyunu...

Tototloji,  (İng. tautology).
Tüm yorumlar altında doğru olan birleşik önerme, mantıksal doğru önerme. Başka bir deyişle, önermeler mantığında geçerli bir formül.
Söz ve manayı faydasızca tekrar etmek, sözü uzatmak. 
Bir bileşik önermenin kendini oluşturan önermelerin her değili için daima doğru sonuç vermesi durumu. Bir şeyi kendi kaplamıyla tanımlayan tanımlardır. Bu tür tanımlar yeni bir bilgi vermez.

Mantıkta, konu ve yüklemi aynı sözle (lafız) açıklansın-açıklanmasın.
Aym kavramdan ibaret olan hüküm; yani aynı muhtevayı veya içeriği aynı anlamda değişik kelimelerle anlatmadır. Ya da yük­lemi, konusundan fazla bir şey ifade etme­yen bir hükmü daha anlamlı göstermekten ibaret olan mantıki bir eksiklik. İfade edil­mek istenen veya arzu edilen bir şeyi, başka sözlerle tekrar ederek ispat ediyormuş gibi göstermekten ibaret olan safsata.

Hindistan' ın ışık bayramına verilen ad...

Divali,
Hindu dini inançlarına göre ışık bayramı olarak kutlanan Divali bayramı Hindu takvimine göre bu yıl 9-10 Kasım tarihlerinde kutlanır. Divali "Işıklar Festivali" olarak bilinir, spirtüel anlamda ise "içsel ışığın farkındalığı"na varmayı temsil eder.

Divali Hindistan'da aynı zamanda hasat festivalidir. Çiftçiler geçen yılın bereketi için şükreder ve bir sonraki yılın da iyi geçmesi için dua eder.

Divali ile de, özellikle tüm karanlığı (yani tüm cehaleti ortadan kaldıran ve engelleri yok eden) parlaklığıyla ortadan kaldıran, bireyin kendisini beden olarak değil, gerçek doğası olan değişmez, ebedi, batıni, aşkın gerçelik olarak idrak etmesini sağlayan içsel ışığımız kutlanır


Divali ile ilgili efsane, Kral Rama'nın Ayodyama'ya dönüşüdür. Rama, doğruluk, ahlak, ideal evlat, ideal koca, ve ideal kralı temsil eder. Efsaneye göre, Lanka kralı Ravana, Rama'nın eşi Sita'yı kaçırır. Rama Lanka'ya saldırır, Ravan'ı öldürür ve Sita'yı kurtarır. On dört yıl boyunca sürdürdüğü sürgün hayatı sonunda, Ayodyama'daki sarayına eşi Sita ve  erkek kardeşi Lakşmana ile döner. 

Herkes birbirini affeder ve bağışlar. Her yerde festival ve kardeşlik havası eser. Bu festival birliği beraberinde getirir. Bu da yardımlaşmayı doğurur. Tüm aile bireyleri birbine yeni kıyafetler alır.  Brahmamuhurta (sabah gün doğarken) uyanmanın sağlık, etik disiplin, işte verimlilik ve ruhsal ilerleme için iyi olduğu bilinir. Divali'de bu alışkanlığı başlatmak için tüm aile bireyleri erken kalkar. İş adamları için mali yıl biter, ve yeni bir mali yıl başlar. Evler gün boyu temizlenir, süslenir ve akşam kandiller yakılır. 

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ