Dinsel ayinlerde tanrı ve tanrıçalara ya da ölülerin ruhuna kutsal içki sunmak için kullanılan kap...


Riton, 
kutsal içki kapları,



Seramiğin bir bölümü günlük işlerde kullanılmaya uygun değildir. Onlar, dini törenlerde kullanılmış, mezarlara ölü hediyesi olarak bırakılmışlardır. Hayvan ve kuş biçimli, pişmiş topraktan yapılmış içki kapları, Hitit metinlerine göre, dini törenlerde kullanılan, kıymetli madenlerden yapılmış Bibru denilen hayvan biçimli kapların ilk örnekleridir. Bunlar arslan, antilop, boğa, tavşan, köpek, domuz, kartal, keklik, manda, hayvan ve kartal başı biçimindedirler. Gövdeleri sandal, emzikleri hayvan başı biçiminde olup kayıkçıları, sandalların kenarlarında olan kaplar da, Kültepe seramik repertuarında önemli yer tutar. Bu kapların bir başka grubu da çizme şeklinde olanlardır. Tek renkli, parlak astarlı veya geometrik motiflerle bezenmiş bu kült kaplarının çoğu Kültepe’ye özgüdür. Bunlar, çoğunlukla arşiv odalarında bulunmuşlardır.
Ib katında keşfedilmiş tanrı heykelciklerinin çoğunu, tunç, fayans, fildişi, kurşundan yapılmış “Baş Tanrıça”nın iki eliyle  göğüslerini tutan çıplak heykelcikleri temsil eder.
Baş Tanrıçanın eşini, çocuklarını bir arada gösteren kurşun figürinler ve bunların döküldüğü/çoğaltıldığı taş kalıplar, bu çağ  tanrılar aleminin değişik amblemlere sahip ayrı tanrılardan oluştuğunu  kanıtlamaktadır.

Hintlilerin bağlı oldukları tarikatı belirtmek için kül ya da renkli tozla alınlarına çizdikleri işaretlere verilen ad...


Tilaka,


Argoda para ve emek vermeden elde edilen şey...

Lup,

Yemen ve Etiyopya' da yetişen, yaprakları uzun süre çiğnenince sarhoşluk veren bir ağaçcık...


Kat,Catha Edulis,


Yemen’i ve Yemenliler’i daha iyi anlamak için önce yeşil bir yaprağı tanımak gerekiyor. Adı kat ( catha edulis). Yemen’de gündelik hayat, boyu genellikle 3 ile 7 metre arasında olan, az bakım ancak çok su isteyen bu ağacın yaprakları etrafında dönüyor. Bu küçük yeşil yaprakların ülkenin sosyal ve ekonomik hayatındaki önemini daha hemen ilk günde farketsenizde, anlamak biraz zaman alıyor.
Yemen’de erkeklerin, sokaklarda göremesek de evlerinde kadınların, her gün heyecanla bekledikleri saatlerden biri öğle yemeği sonrası zamanları. Yemek işi halledildikten sonra, genellikle o sabah pazardan taze taze alınmış kat yapraklarını, teker teker ağıza alıp çiğnemeye ve yaprakları yutmadan ağızın içinde, yanağın iç kısmında biriktirmeye başlıyorlar. Ağızda toplanan yapraklar bir süre sonra, yanakta gittikçe büyüyen bir top oluşturuyor ve işte o top neredeyse akşamın erken saatlerine kadar orada kalıyor. Bu çiğneme işini sakın çok kolay bir şey zannetmeyin, ben denediğimde son derece gevrek olan bu yaprak, çiğnedikçe hemen ağzımın her tarafına dağıldı, yanağımın iç tarafına toplamaya çalışırken de neredeyse hepsini yuttum. Yemenlilerin kat ağızdayken rahat rahat sigara, su ve çay içebildiklerini de eklersem bu işin ne kadar beceri istediğini anlayabilirsiniz sanırım.

Düğünçiçeğigiller familyasının bilimsel adı...

Ranales,


Alm. Ranunkulazeen, Hahnenfussgewächse (pl),
Fr. Renonculacees (pl),
İng. Ranunculaceae.
Kapalı tohumlu bitkilerin büyük bir familyasıdır. Bu familya bitkilerinin çoğunluğu nemli yerlerde yetiştiklerinden bu isim verilmiştir. Çoğunluğu Kuzey Yarımkürenin mutedil ve soğukça bölgelerinde yetişen 40 cins, 2000 kadar da türü bulunur. Çoğunluğu zehirli bitkilerdir. Çiçek organlarının dizilişi sarmal, sayıları sâbit değildir. 5li veya bâzılarında 3lü yâhut daha çok sayıdadır. Çiçekleri balözü bezleri taşır.
 
Büyük bölümü Kuzey yarıkürede yetişen, 1 800′e yakın tür kapsayan bitki ailesi (Ranunculaceae).  
Tarıma elverişli topraklarda ve çoğunlukla nemli alanlarda yetişen düğünçiçeğigiller ailesi üyeleri, genellikle sarı, beyaz ya da kırmızı çiçekler açarlar. Türlerin büyük bölümünde erdişi olan çiçekler, tek ya da toplu halde, çıplak ya da çanağımsı bir bürüm içindedirler.

Şakayık-Ayıgülü-Eşekgülü,
Düğünçiçeğigiller familyasından; otsu veya gövdesi odunlaşmış, çok yıllık bir bitki cinsidir.

Meksika' lı ünlü bir yazar...

Juan Rulfo,

1917'de Meksika'nın Sayula şehrinde doğan Juan Rulfo'nun hayatı köylerde geçti.  Büyük toprak sahibi olan ailesi , 1920'lerin sonlarındaki Cristero ayaklanmaları sırasında mülklerinin önemli bir bölümünü yitirdi. Mexico şehrine taşındıklarında Rulfo bir kauçuk fabrikasına işci olarak girdi, bir yandan da senaryo yazarı olarak çalıştı.1953'te "Kızgın Ova" adlı kitabında toplayacağı kısa öykülerinin çoğu daha önce Pan dergisinde yayımlandı.Tek romanı "Pedro Paramo" ise iki yıl sonra 1955'te okuyucuya ulaştı.1933'ten sonra sürekli olarak Mexico şehrinde yaşayan Rulfo , Ulusal Yerli Araştırmaları Enstitüsü'nün yayın yönetmenliği bölümünde görev aldı ve Meksikalı Yazarlar Merkezi'nde genç yazarlara danışmanlık yaptı.1986'da öldüğünde, Meksika'da Ulusal Edebiyat Ödülü ve İspanya'da Cervantes Ödülü'ne değer görülmüş, Meksika Edebiyat Akademisi'ne seçilmiş bulunuyordu.

Aluet Takımadaları' nda yer alan adalar grubu...

Aleut Adaları
Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyısı açığında takımadadır.

Alaska Yarımadası'nın güneybatıya doğru uzantısını oluşturan, 1.800 km boyunca uzanır.  Kuzeyde Bering Denizi'ni güneyde Büyük Okyanus'tan ayırırlar. Yanardağ kökenli adalar olan Aleut Adaları'nın en yüksek noktası Unimak Shishaldin Dağı'dır (2856 m). 


En büyük 5 ada doğudan batıya doğru sıralanırlar:


  • Fox Adası

  • Four Montains (Dört Dağ) Adası

  • Andreanof Adası

  • Rat Adası

  • Near Adası 


  • Hiç ağaç gelişmeyen ve bitki örtüsü sazlar, otlar ve bodur bitkilerden oluşan adalarda, Bering Denizi'nden gelen soğuk hava ile akıntılar, Büyük Okyanus'un yumuşak etkileriyle karşılaşır, yıl boyunca sis, yağmur, şiddetli rüzgarlara ve aşağı yukarı değişmeyen bir sıcaklığa (3 °C) yolaçarlar. 

    1741 yılında Vitus Jonnasen Bering ve Aleksey Sirikov tarafından bulunan Aleut Adaları'nda, Ruslar mavi tilki ve fok gibi kürklü hayvanları avlayıp, yerli Aleutları aşağı yukarı bütünüyle ortadan kaldırdılar. Alaska'yla birlikte 1867 yılında ABD'ye satılan adalarda, en eski yerleşim merkezi Unalaska 1760'a doğru kurulmuştur.

    MÖ 240 yıllarında yaptığı ölçümlerle Dünya' nın çevresini hesaplayan ilk kişi olan ünlü Yunanlı gökbilimci ve matematikçi...


    Eratosthenes (Eratosten) (M.Ö. 273-192),  Cyrene'de (günümüz Libya'sı) doğmuştur, ama ölene kadar tüm yaşamı Ptolemaios soyunun hüküm sürdüğü Mısır'ın başkenti Alexandria'da (İskenderiye) geçmiştir. Hiç evlenmemiştir.


    Bilim tarihinde Helenistik dönem (M.Ö. 300 -M.S. 100), özellikle ilk aşamasında, bilimsel yöntemin gerçek anlamda işlerlik kazandığı yaratıcı bir ortamdır. Daha önceki bilimsel çalışmalar ya Mısır ve Mezopotamya'da olduğu gibi daha çok pratik amaçlara yönelik gözlem ve ölçme düzeyinde kalan bir etkinlikti, ya da, Antik Grek döneminde olduğu gibi gözlemden çok kuramsal düşünmeye ağırlık veren, varlığın doğasını anlamaya yönelik metafiziksel türden bir uğraştı.

    Thales'den Aristoteles'e uzanan üçyüz yıllık düşünsel arayışın başlıca hedefi gerçekliğin asal niteliğini belirlemekti. Grek düşünürleri arasında olgusal araştırmaya belki de en yatkın olan Aristoteles bile, temelde, kimi metafiziksel ilkelere dayanan bütüncül bir açıklama arayışı içindeydi. Ussal düşünme ile gözlemsel verilerin etkileşimini içeren bilimsel yöntemin ilk yetkin örneğini Helenistik dönemin başta Archimedes (Arşimet) olmak üzere sayılı seçkin bilginlerinin çalışmalarında bulmaktayız.

    Arşimet, bundan önceki yazıda ayrıntılı olarak belirttiğimiz gibi buluşlarıyla klasik çağın bilimde en büyük öncüsüdür. Çağdaşı Aristarkus, Kopernik'ten 1700 yıl önce, güneş-merkezli sistem hipotezini ilk ortaya süren büyük bir astronomdu. Onun öngördüğü sistem çerçevesinde güneş ile yıldızların gökyüzünde sabit konumlarda olduğu, arzın ise güneş çevresinde çembersel bir yörünge çizerek devindiği, dahası kendi ekseni çevresinde de günlük dönüş içinde olduğu türünden, dönemin yerleşik anlayışına ters düşen savlar ortaya koymuştu.

    Ayrıca, yazdığı bir kitapta Güneş ile Ay'ın oylumlarını, dünyadan uzaklıklarını hesaplamaya, ulaştığı sonuçları geometri yöntemiyle ispatlamaya çalıştığı görülmektedir.

    Eratosthenes'e gelince, bu çok yönlü bilgin için hiç kuşkusuz dönemin Arşimet'ten sonra en büyük öncüsü diyebiliriz. Geniş bilgisi, pek çok konularda yazdığı kitaplarıyla daha yaşam döneminde ün kazanan Eratosthenes, İskenderiye büyük kütüphanesinin yöneticisiydi. Arzın küresel olduğunu ileri süren, güneşin dünyadan uzaklığını 92 milyon mil olarak hesaplayan (doğrusu 93 milyon mildir), Eratosthenes, özellikle coğrafya alanındaki çalışmalarıyla tanınmaktaydı. Ama onu bilim tarihinde unutulmazlar arasına sokan asıl başarısı, arzın çevrel çemberinin uzunluğunu belirleme çalışmasıdır. Deniz ve kara ulaşımının bir kaç bin millik açılmayla sınırlı kaldığı bir dönemde arzın büyüklüğünü belirleme kolayca ulaşılabilecek bir başarı değildi.

    Daha önce bu yönde uğraş veren pek çok kimse olmuştu; ama hiç biri Eratosthenes'in ulaştığı sonuç ölçüsünde gerçeğe yakın bir sonuç ortaya koyamamıştı. Asıl amacı güneş ile Ay'ın boyutlarını belirlemek, dünyadan uzaklıklarını saptamaktı. Ama bunun için öncelikle arzın büyüklüğünü hesaplaması gerekiyordu. Elde yararlanabileceği hiç bir optik araç yoktu.

    Güç kaynağını, uyguladığı yöntem sağlıyordu. Basit bir orantıya dayanan yöntemin kullanımı bazı varsayım, gözlemsel bilgi ve geometrik kurallar gerektiriyordu. Örneğin, arzın küreselliği, daire çemberinin 360 derece olduğu, güneş ışınlarının yer yüzüne paralel düştüğü, vb. Bilindiği gibi, yer yüzeyi düz değil, eğmeçlidir. Bu nedenle gün ortasında güneş değişik enlemlerde bulunan kişilere, ufuktan değişik yüksekliklerde görünür. Bu gözlemi dikkate alan Eratosthenes yaklaşık aynı boylam üzerine düşen iki yer seçer. Bunlardan biri Syene (bugünkü Asvan barajına yakın küçük bir kasaba), diğeri dönemin ünlü bilim merkezi İskenderiye kenti idi.

    Syene'de yaz ortasında güneş öğle vakti tam tepede bir konumdadır; öyle ki, dik duran bir direk gölge düşüremediği gibi, derin bir kuyu dibinden bakıldığında güneş görülür. İskenderiye'de ise durum değişiktir; Syene'nin yaklaşık 514 mil kuzeyinde bulunan bu kentte güneş ışınları hiç bir zaman dik düşmez.

    Eratosthenes bu verilere dayanarak aşağıdaki şekilde gösterildiği üzere, İskenderiye'de güneş ışınlarının, arzın merkezine dik inen bir doğru üzerinde oluşturduğu açıyı (şekilde a ile gösterilen açıyı) ölçer. Adı geçen iki yerin arzın merkezinde oluşturdukları açıya eşit olan ve iki yer arasındaki mesafeyi temsil eden bu açı yaklaşık 7.5 derecedir. Her daire çemberi gibi yer kürenin çevrel çemberinin de 360 derece olduğunu varsayan Eratosthenes basit bir orantı işlemiyle bu çemberin 24.670 mil olduğunu (doğrusu 24.870 mildir) hesaplar. Bu kadarla kalmaz, 60 millik bir hatayla arzın çapını da belirler.


    Isazc Güneş ışınları şekilde z tepe noktasını, c arzın merkezini, i İskenderiye'yi, s Syene'i göstermektedir. a ölçülen ve ics açısına eşit olan açıdır.

    Teknolojinin henüz bazı basit el araçlarının ötesine geçmediği bir dönemde bu türden sonuçlara ulaşma gerçekten olağanüstü bir zekâ ve imgelem gücü demekti.

    Eratosthenes'in azımsanamayacak bir başarısı da o zaman bilinen dünyanın haritasını çıkarması. Harita İngiliz adaları dahil Avrupa, Afrika ve Asya anakaralarını kapsıyordu. Küresel bir yüzeyi düz kağıt üstünde göstermek kolay bir iş değildi. Tıpkı bir portakal kabuğunu masa üzerine dümdüz yerleştirmek gibi. Eratosthenes enlem paralelleriyle boylam meridyenlerini kullanarak oldukça duyarlı ve güvenilir bir projeksiyonla güçlüğün üstesinden gelmişti. Yaptığı harita yüzyıllarca denizcilikte ve başka alanlarda kullanıldı.

    Eratosthenes, geliştirdiği bir yöntemle, güneşin öğle vaktindeki yüksekliğine bakarak herhangi bir yerin enlemini hesaplayabiliyordu (Boylamın hesaplanması aradan ikibin yıllık bir sürenin geçmesini beklemiştir). Onun ilginç bir savı da fiziksel coğrafya ile ilgilidir. Hint ve Atlas okyanuslarındaki gel-git devinimleri arasındaki yakın benzerliği göz önüne alarak, iki okyanusun aslında birleşik olduğunu, üç anakaranın (Avrupa, Asya ve Afrika) da bir ada oluşturduğunu ileri sürer.

    Dahası, kimi kaynaklara göre, Eratosthenes daha ileri giderek Atlantik ötesi yeni bir anakaranın varlığından bile söz etmiştir. Ona göre, okyanusun öte yakasında bilinen dünyayı dengeleyen bir başka dünyanın varlığı büyük bir olasılıktı.

    Roma yönetiminde zamanla İskenderiye'deki parlak bilim meşalesi sönmeye yüz tutar. O dönemin bilim öncülerinin son temsilcisi Hero'nun matematik, fizik ve teknolojideki başarılarını, kendisinden 300 yıl önce yaşamış Eratosthenes'e borçlu olduğunu söylemiş olması büyük bilginin bilim dünyasındaki kalıcı etkisini yansıtmaktadır.

    Eratosthenes 81 yaşında öldüğünde en küçük bir mal varlığı yoktu; ama bıraktığı dünya doğduğundaki dünyadan bilgi birikimi ve araştırma yöntemi bakımından çok daha zengindi.

    Şeker elde edilen bir bitki...




    Şeker kamışı, 
    Şeker pancarı,
    Hurma ağacı, 
    Şeker akçaağacı,

    Şeker veya sakkaroz çoğu bitkinin bünyesinde bulunur. Fakat bünyesinde ekonomik olarak şeker elde edilebilecek kadar şeker bulunduran iki bitki vardır: Şeker kamışı, şeker pancarı.  Önemli şeker mahsullerinden olan şeker kamışı (saccharum spp.) ve şeker pancarındaki (Beta vulgaris) şeker, bitkinin kuru ağırlığının %12–%20 kadarını oluşturabilir. Hurma ağacı (Phoenix dactylifera), sorghum (Sorghum vulgare) ve şeker akçaağacı (Acer saccharum) ise önemi daha az ticari şeker ürünleri içerisindedir.
    Ana vatanı Hindistan ve Arap ülkeleri olan şeker kamışı dünyada tropikal ve yarı tropikal bölgelerde yetiştirilmektedir. Türkiye'de şeker kamışı tarımı yapılmamaktadır.
    Şeker kamışının bünyesinde yaklaşık olarak % 12 - 16 şeker bulunur. Şeker, yüzyıllardan beri insanların önemli gıda maddelerinden birisi olmuş ve 18. yüzyılın sonuna kadar sadece şeker kamışından üretilmiştir. Şeker pancarı tarımı ve şeker pancarından şeker üretimi ise 19. yüzyılda başlamıştır. Dünyada üretilen şekerin yaklaşık %74,4’ü şeker kamışından, %25,6’sı ise şeker pancarından elde edilmektedir.


    Şeker kamışı (Saccharum officinarum) Poaceae familyasından şeker elde edilen bir bitkidir. Sıcak bölgelerde yetişir. Şeker üretim maliyeti pancara göre daha düşüktür. Dünya şeker üretiminin yüzde 70'i şeker kamışından sağlanır. En büyük üretim yüzde 15 olarak Küba'nın dır. Kübalılar şeker kamışını kahveye batırırlar. Küba'nın milli içkisi rom şekerkamışından üretilir. Küba'da en çok şeker kamışı üretilen yer Pınar del Rio'dur.Küba'ya İspanyollar tarafından taşınmıştır.İspanyollar Şeker Kamışını Büyük İskender ile tanımışlardır.Hindistan'dan Avrupa'ya yayılmıştır.
    eker kamışının yetişen bütün türleri ve önemli ticari kültürleri başlıca Saccharum officinarum, S. spontaneum, S. barberi and S. sinense ‘den oluşan kompleks melezlerdir.


    Şekerpancarı (Beta vulgaris var. saccharifera ), etli kökünden şeker elde edilen, ıspanakgiller familyasından 2 yıllık tarım bitkisi. 1 yıl vejetatif organları 2. yıl ise generatif organları gelişir. Tohumları birleşik halde bulunur.
    Boyu yetiştiği yere, iklime ve türüne göre 85-180 cm arasında değişmektedir. Avrupa Birliği, ABD ve Rusya dünya üretiminde ilk üç sırayı alır. Ticari bir bitkidir. Dünyada şeker üretiminin %30'u şeker pancarından elde edilir. Dünya toplamı 162 tondur

    Şeker pancarı, ılıman iklimde yetişen iki yıl ömürlü bir bitkidir. Gelişiminin ilk yılında şeker üretirken ikinci yılında çiçek ve tohum üretir. Bu yüzden, şeker pancarı baharda çıkmaya başlar ve sonbahar/kış başlangıcında hasat edilir. Şeker pancarı sakkarozu yabani havuç kökleri ile büyük bir benzerlik taşıyan soğan köklerinde depolar.
    Olgun bir şeker pancarındaki tipik şeker miktarı ağırlıkça %17 olup bu değer cinse göre yetiştiği yıldan yıla ve bölgeden bölgeye farklılık gösterir. Şeker kamışına kıyasla şeker miktarı ağırlıkça fazla olan şeker pancarında aksine hektar başına elde edilen ürün kazancı düşüktür. Dolayısıyla beklenen şeker üretimi hektar başına sadece 7 tondur. 

    Sorghum, Doğu Afrikanın tropik bölgelerine ve bir çeşidi de Meksika'ya özgü yaklaşık 20 çeşit ot türünün bir cinsidir. Sorghum bitkisi, Güney Avrupa, Amerika ve Güney Asya'da yetiştirilir. Şeker, sorghum tohumlarından elde edilebilir fakat yine hurma ağacında olduğu gibi sadece bölgesel bazda ve küçük ölçeklerde. 


    Şeker akçaağacı (Acer saccharum), Kuzey Amerika doğusunda bulunan ormanlar (genellikle mobilyacılıkta kullanılan ağaçlardan oluşan) içerisinde göze çarpan bir ağaçtır. Burası en büyük Amerikan akçaağaç bölgesidir ki ağaçların boyları 30-37 m'ye kadar ulaşır.
    Akçaağaç şekeri Kuzey Amerika'da yüzyıllardan beri üretilmekte ve hala tatlandırıcı olarak, çoğunlukla rafine edilmiş (kısmen) akçaağaç şurubu olarak kullanılmaktadır. Akçaağaç şekeri, standart toz haline getirilmiş şekere göre iki kat daha tatlıdır çünkü elde edilen şeker sakkarozdan ziyade fruktoz içerir.

    Hastalığın ya da bir durumun en korkulu, zor anı...


    Akabe,

    Yersiz ve zamansız davranışları olan kimse...

    Zibidi,

    Meşin kesmek için ullanılan araç...

    Teber, (Farsça)  

    Meşin-Deri Keskisi. 
    Saraçlar tarafından kullanılan bir el ekipmanıdır.
    Bazı dervişlerin taşıdıkları sapı uzun, keskisi ayça biçiminde, küçük ve hafif balta.

    Saraç, koşum ve eyer takımları yapan veya satan ya da deri, muşamba'dan bavul, çanta yapan kimse. Atlara amut yapma, koyunlara çıngırak, kemerlik, hasır işleme, sarka, atlara başlık, hayvan süslemeleri, heybe ve benzeri malzemeleri yapıp satarak geçimini sağlayan saraççılıkta yapıldı işleridir. At araba çağından teknoloji çağına geçtikten sonra bu meslek yok oldu. 


     

    Bursa' da, Ulucami' nin hemen kuzeydoğusunda, Orhan Gazi döneminde yapılmış ünlü han...


    Emir Han (Bey Hanı),
    Orhan Gazi Külliyesi’nin bir parçası olarak 1340 yılında yapılmıştır. 36 mahzen ve 38 odanın yer aldığı, ortasında şadırvanlı bahçenin bulunduğu, Ulucami’nin yakınında yer alan Emir Han dün olduğu gibi bugün de hem ticaret hem de kent merkezini oluşturma görevini devam ettirmektedir. Hanın ortasında bir şadırvan ile tarihi çınarlar bulunur.

    Bursa' daki hanlar;

    Pirinç Han: 1508 yılında Sultan II. Bayazıt, İstanbul´daki vakıflarına gelir sağlamak amacıyla yaptırmıştır. Hanın avlusunda bir tarihi çınar bulunur.

    Koza Han: Ulu Cami ile Orhan Cami arasında bulunan bu hanı, II. Bayazıt, İstanbul´daki hayır yapılarına gelir getirmek amacıyla 1490 yılında yaptırmıştır. Bursa´nın en güzel ve günümüzde en yoğun olarak kullanılan hanıdır.

    İpek Han: (Arabacılar Hanı) İvaz Paşa Camii yanında bulunan bu han, Çelebi Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Bursa´daki hanların en büyüğüdür.

    Eski (Tahıl) Han: Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan hanı, Kanuni´nin sadrazamlarından Semiz Alizade XVI. yy da yaptırmıştır.

    Geyve Hanı: Demirkapı Çarşısı´nın yanında bulunan, Hacı İvaz-Payigah olarak bilinen han, XV yy´ da, Ahi Bayezid´in oğlu Hacı İvaz Paşa yaptırarak, Çelebi Mehmet´e armağan etmiştir.

    Ölü doğan kuzunun derisi, astragan...

    Bağana, Bağan,


    Astragan kürkü, Karagül koyunlarının yeni doğmuş yavrularının derilerinin yüzülmesiyle elde edilir. Karagül koyunu yavrularının tüyleri doğdukları anda kıvırcık ve buklelidir. Doğumdan birkaç gün sonra, annenin de yavruyu yalamasıyla bu tüyler düzleşmeye başlar. Astragan kürkünün kıvırcık olması daha makbul olduğundan, bu bebek kuzular doğumdan hemen sonra, neredeyse süt emmeden öldürülüp, derileri yüzülür. Amerika’da bir astragan kürkün fiyatı 12 000 dolara kadar çıkabiliyor. 



    Sadece Türkiye’de yılda 4 000 000 karagül kuzusu astragan kürkü elde etmek için öldürülüyor. Tabii, kürk üreticileri bununla da yetinmiyor; en iyi astraganın anne rahmindeki doğmamış bebek kuzulardan elde edileceğini keşfediyor... Bunun üzerine, doğumu yaklaşan gebe Karagül koyunlarını canlı canlı keserek, karnından fetus bebekleri çıkarıp, bu minik hayvanların derilerini yüzüyorlar. Broadtail denilen bu 1. Sınıf astragan kürkler Amerika’da 25 000 dolara alıcı buluyor.

    Kuşbaşı doğranmış et ve yufka ile yapılan bir tür kebab...


    Alipaşa,

    Malzemeler;

     2 adet yufka
    200 gr. kuşbaşı dana eti
    2 adet sivri biber
    1 adet kuru soğan,
     
    Yarım demet maydanoz
    2 adet domates, 1 adet yumurta
    Zeytinyağı, Tuz
    Yarım çay kaşığı kimyon



    Yapılışı;

    Teflon bir tavaya biraz zeytinyağıyla birlikte etleri koyun. Üzerine 1,5 çay bardağı kaynar su ekleyip ağzı kapalı bir şekilde, suyunu çekene kadar kısık ateşte pişirin. Pişmiş etlere yemeklik doğranmış soğanı, küp küp kesilmiş domatesleri ve ince ince dilimlenmiş biberleri katın.  Arzunuza göre tuz ve yarım çay kaşığı kimyonu ekleyip sebzeler iyice yumuşayana kadar ara sıra karıştırarak pişirin. Etler pişince kıyılmış maydanozu ekleyip karıştırarak soğumaya bırakın. Çukur bir kapta 1 çay bardağı zeytinyağı ile 1 çay bardağı suyu karıştırın. Yufkayı düz bir zemine yayıp zeytinyağlı karışımdan yufkanın her tarafına sürün. Daha sonra yufkanın karşılıklı iki kenarı ortada buluşacak ve birbirlerine değecek şekilde içe katlayın (üstüste gelmeyecek sadece ortada birbirlerine değecek). Yufkanın kuru kısımlarına zeytinyağlı karışımdan sürün. Ve bu defa yufkanın diğer kenarlarını ortada birbirlerine değecek şekilde içe katlayın. Yine kuru kısımlara zeytinyağlı karışımdan sürün. Bir bıçak yardımıyla yufkanızı artı işareti ile dörde bölün. Tavadaki etinizi göz kararı 8'e bölün. Yufkanın kesilmiş olan parçalarına etli karışımdan koyun. Daha sonra bu parçaları bohça şeklinde katlayın (karşılıklı iki köşeyi ortada üstüste gelecek şekilde kapatın, sonra diğer iki köşeyi de ortada üstüste gelecek şekilde kapatın).

    Fırın tepsinizi güzelce yağlayıp böreklerinizin katlanan kısımları aşağıya gelecek şekilde tepsiye yerleştirin. Diğer yufkayı da aynı işlemlerden geçirin. Böylece elinizde 8 adet böreğiniz olacak (işte bu nedenle tavadaki eti göz kararı 8' e bölmüştük. Böylelikle her böreğin içinde aynı miktarda malzeme olacaktır). Yumurtanın sarısını bir kapta çırpıp böreklerin üzerine sürün. 180 derecelik fırında börekler kızarana kadar pişirin. Afiyet olsun!


    Dünyanın birçok yerinde konserlerle uluslarası bir ün kazanmış kadın piyanistimiz...

    Arın Karamürsel,

    Arın Karamürsel, İstanbul'da doğdu. Piyano eğitimine İstanbul Konservatuvarı'nda Ferdi Statzer ile başladı. Orkestrayla ilk konserini, 11 yaşında, Mozart'ın No. 24 Do Minör Piyano Konçertosu'nu yorumlayarak verdi ve o yaştaki performansıyla dikkat çekti. Arın Karamürsel, çalışmalarını 1960'larda Paris'te Academie Marguarite Long'da ve Moskova'da Çaykovski Konservatuvarı'nda yürüttü. Paris'te, sırasıyla Lucette Descaves ve Germaine Mounier ile çalıştı. 1976'da Moskova'ya bu kez aspirantura çalışması için giden Karamürsel, burada Prof. Dr. Jacob Izakovich Milstein ve Alicia Kezeradze ile çalıştı. Daha sonra çalıştığı isimler arasında, Marina Ambokadze de yer aldı.

    Arın Karamürsel, Moskova'daki çalışmalarının ardından sırasıyla, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası solisti oldu. Kariyeri boyunca Türkiye'nin yanı sıra dünyanın dört bir yanında, Fransa, Rusya, İngiltere, İsviçre, Polonya, Lüksemburg, Finlandiya, Birleşik Arap Emirlikleri, K.K.T.C., Küba, Lübnan, Meksika, Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya'da solo ve orkestrayla konserler verdi. Meksika'da 1983'te yaptığı konser turnesinde, medya ondan "La Dama de las Sonatas" diye sözetti. Karamürsel, Cervantes Festivali'nde "En İyi Performans" ödülünü aldı.

    Tony Aubin, Gotthold Lessing, Enrique Batiz, Helmut Thiefelder, Pietr Bronsky, Stefan Marzuck, Gürer Aykal, Erich Bergel, Dimitri Manalov gibi şeflerle konserler veren Karamürsel, romantik bestecilere ait eserleri yorumlayışıyla özellikle dikkat çeker. Mozart, Beethoven, Schumann, Rachmaninov, Prokofiev, Scriabin'in yanısıra, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin gibi Türk bestecilerin yapıtları da Arın Karamürsel'in repertuarının önemli unsurlarıdır. Arın Karamürsel, Adnan Saygun'un, Yalçın Tura'nın ve Ali Darmar'ın bazı yapıtlarının da ilk seslendirilişini yapmıştır

    Damar içine X ışınlarını geçirmeyen bir madde şırınga edildiken sonra damarlarının filminin alınması...

    Anjiyografi,

    Kalp kateterizasyonu ve anjiyografi tedavi değil, tanı (teşhis) yöntemidir. Kalp boşluklarının ve koroner arterlerin kontrast madde (bir çeşit tıbbi boya maddesi) verilmesi sırasında görüntülenmesi ve “X” ışınları kullanılarak hareketli film çekilmesi esasına dayanır. Elde edilen veriler tedavinin yönlendirilmesinde çok kıymetlidir ve çoğu hastada tedavi stratejisinin seçimi için temel belirleyici olmaktadır. Günümüzdeki teknolojik koşullar ve bilgi birikimi sayesinde, adı geçen işlemlerin başarı oranı % 99’un üzerindedir.

    Kalp kateterizasyonu ve anjiyografi tedavi değil, tanı (teşhis) yöntemidir. Kalp boşluklarının ve koroner arterlerin kontrast madde (bir çeşit tıbbi boya maddesi) verilmesi sırasında görüntülenmesi ve “X” ışınları kullanılarak hareketli film çekilmesi esasına dayanır. Elde edilen veriler tedavinin yönlendirilmesinde çok kıymetlidir ve çoğu hastada tedavi stratejisinin seçimi için temel belirleyici olmaktadır. Günümüzdeki teknolojik koşullar ve bilgi birikimi sayesinde, adı geçen işlemlerin başarı oranı % 99’un üzerindedir.

    Padişah ya da vezir kavuklarında bulunan tüy ya da püskül...


    Otağa,

    Çarın oğlu...

    Çareviç,

    Çar ailesinin 17 Temmuz 1918' de, Ural bölgesindeki Yekaterinburg' da kurşuna dizilmesi, Rus Devrimi' nin yeşerttiği demokrasi umutlarının sonu oldu. Romanovların katli, yanlış bilgilerle beslenen söylentilerle, sahtekarların ve yalancıların abartmalarıyla farklı bir boyut kazandı, gerçekler gölgede kaldı. Çar II. Nikolay'ın öldüğü konusunda kuşku yoktu. Ama Lenin belki de çariçe ile kızlarının yeni bir kimlik altında yaşamalarını sağlamıştı... Çareviç Aleksey ölmemişti... Grandüşes Anastasya hayattaydı... 

    Son Romanovlarınn naaşları ölümlerinden tam 80 yıl sonra Sen-Petersburg'daki Petropavlovsk Kalesi'nde bir mezara kavuşurken, Sovyet arşivlerinin açılması da bu facia üzerindeki sır perdesini kaldırdı. Gardiyanların ve idam mangasındakilerin anıları ve aralarındaki yazışmalar, çarın, çariçenin ve yakınlarının mektupları, günlükleri, döneme ait resmi belgeler - mektuplar, telgraflar ve gizli damgası taşıyan raporlar - son çarın ve yakınlarının nasıl katledildiğini gözler önüne seriyor. Sovyet rejiminin yıkılmasıyla Sovyet arşivlerinin ilk kez dünyaya açılması Romanovlarla ilgili gerçekleri de ortaya çıkardı. Pierre Lorrain Romanovlar Bir Hanedanın Sonu kitabını bu gerçeklerden yola çıkarak yazdı.

    Türkiye Yazarlar Sendikasının kurucularından hikayeleri ile ünlü bir yazarımız...

    Adnan Özyalçıner,(18 Aralık 1934 - ) Yazar. 

    İstanbul'da doğdu. Asıl soyadı Çelik' tir. İstanbul Erkek Lisesini bitirdi (1955). İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğrenimini yarım bıraktı. Eczacı çıraklığı, manavlık, dokuma atölyesinde kâtiplik, dergi ve kitap dağıtıcılığı işleri yaptı. Kim dergisi, Varlık Yayınları ve Cumhuriyet gazetesinde musahhih olarak çalıştı (1959-1981). Hürriyet gazetesinin kültür sanat servisini yönetti Türkiye Yazarlar Sendikasının kurucularındandır (1974). 15 yıl bu sendikanın genel sekreterliğini yürütmüştür. 

    Hikâyeleri: 
    Panayır (1960), Sur (1963), Yağma (1971), Yıkım Günleri (1972), Gözleri Bağlı Adam (1977), Cambazlar Savaşı Yitirdi (1991), Alaycı Öyküler (1991), Taş (İlk dört kitabından seçmeler, 1992), Sağanak (Yıkım Günleri eklerle, 1993), Anıtların Öyküsü (1995), Panayır-Sur (1996), Ölüm Çiçekleri (1997), Yazdan Kalma Bir Gün: İstanbul Öyküleri (1999), Ayak İzleri (Röportaj-hikâye, 2000),
    Toplu Öyküler: 1. Panayır-Sur (2001), 
    Toplu Öyküler: 2. Gözleri Bağlı Adam-Yağma (2001), 
    Toplu Öyküler: 3. Cambazlar Savaşı Yitirdi-Sağanak (2001), 
    Toplu Öyküler: 4. Alaycı Öyküler-Aradakiler (2001), Romanı: Güç ve Güzellik (IV. Murat üzerine, 1997). Monografisi: Kapitalin Aydınlığında: Alaattin Bilgi (2001). Denemeleri: Tarihin Işıldağı (1998). 

    İncelemeleri: 
    İstanbul'un Taşı Toprağı Altın-Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru (Sennur Sezer ile, 1985), Üç Dinin Başkenti İstanbul (Sennur Sezer ile, 2002). Çocuk kitapları: Kırmızı Çini Köşe (1976), Garip Nasıl Okuyacak (1977), Ölümsüzleşen Bahçe (1980), Devlet Kuşu (1988), Sabırtaşı Çatladı (1980), Keloğlu ile Köse (Sennur Sezer ile, 1989), Anadolu'dan Öyküler (S. Sezer ile, 1989), Tarihten Öyküler (1995), Keloğlandan Masallar (5 kitap, 1994), Gökkuşağı Masalları (10 kitap, 1999).

    İvo Andriç'ten Irgat Simon adlı hikâye kitabını çevirdi (1976).

    Hint müziğine özgü vurmalı bir çalgı...

    Zarb,
    (Tombak),
    En ünlü vurmalı deri çalgının adı Tonbek veya zarb (darbuka) İran' da da kullanılmaktadır..

    Kuşbaşı doğranmış et...


    Tike,
    Kuşbaşı olarak doğranan ete tike denir ve bu şekilde hazırlanan kebablar vardır. Çeşitli yörelerde tike kebabı olarak anılır. Bir çok et yemeklerinde kuşabaşı et kullanılır.

    Civcivlikten çıkıp yenilebilecek hale gelmiş tavuk...

    Fere,

    Tavuk (Gallus gallus domesticus), sülüngiller (Phasianidae) familyasından evcilleştirilebilir bir kuş türüdür ve genelde çiftliklerde yetiştirilir. Asya'nın güneydoğusundaki kırmızı Hint kuşundan geldiğine inanılır.
    Tavuklar hayatlarının farklı evrelerinde farklı isimler alırlar. Yeni doğmuş yavrularına civciv, genç ve gelişme çağında olanlara piliç, yumurtlama olgunluğuna henüz ulaşmamış, ergenlik öncesi dönemdeki dişiye yarka, cinsi olgunluğa ulaşmış ergin dişilere tavuk, ergin erkeklere horoz denir.

    Popüler Yayınlar

    İzleyiciler

    Yeni içerikler için takip edin!

    BULMACA ANSİKLOPEDİSİ