Omuzlardan geçerek boyun çevresinde kapanan, vücudun biçimine göre kesilmiş kadın üstlüğü ...

Kap, (Fr. cape),

Gövdeyi omuzların üstünden çepeçevre saracak biçimde yapılan bir tür üst giysisi. 

Kadınların giydiği kolsuz üstlük.

Sırta alınan, kolsuz manto veya kısa ceket.
Uzun salta,

Gövdeyi omuzların üstünden çepeçevre saracak biçimde yapılmış olan bir tür üst giysisi.


Japonya' da atılan atom bombalarından sağ kurtulanlara verilen ad...

Hibakusa,

Dünya üzerinde yaşanan en büyük dehşeti görmüş ve sağ kurtulmayı başarmışların ortak adı.

Amerika'nın ilk olarak 6 ağustos 1945 te Hiroşima' ya, üç gün sonra da Nagazaki' ye attığı atom bombasından kurtulan, şanslı, acılı ve artık epey yaşlı insanlar.

Hibakusha Atom bombaları patladığı anda Hiroşima ve Nagazaki' de bulunup hayatta kalan insanlara denir.

Japon hükümetinin verilerine göre 31 Mart 2007 itibariyle 251.834 Hibakusha halen hayattadır.

"Sarsak doğan" da denilen yırtıcı bir kuş ...


Kerkenez, (Falco tinnunculus).
Kule doğanı,
Sarsak doğan,
Kartalgillerden, leşle beslenen yırtıcı bir kuş, sarsak doğan.
Kartalgillerden, leşle beslenen, 35 santimetre uzunluğunda, kızılımsı tüyleri olan bir kuş 

Doğan;
Doğan, özellikle Akdeniz çevresi ülkeleri ve Orta Asya' da yaşayan, kartalgiller (Falconidae) ailesinden Falco ve Circus cinslerinde toplanan yırtıcı kuşlan belirten ortak ad. Doğanlar Türkiye’nin farklı yörelerinde ve farklı bilimsel sınıflandırmalarda başka başka adlarla anılırlar.

Türkçe’de daha çok“delice doğan“ ya da yalnızca “delice” ortak adıyla anılan circus cinsinin Türkiye’de yaşayan dört türü vardır: Kızıldelice, sazdelicesi ya da kızıldoğan (C.aeroginosus), ekin delicesi, saz delicesi , gökdoğan ya da gökçe toygun (C. cyaneus), çayır delicesi ya da çayır doğanı (C. macrourus).

Delice doğanlar, Kurbağalar ,böcekler, küçük kemirgenler ve kuşlarla beslenirler. Bazı türleri yerleşik yaşarken (sözgelimi batı Avrupa’da yaşayan gökdoğan), bazıları kışı sıcak ülkelerde geçirirler (sözgelimi kışı geçirmek için tropikal Afrika’ya giden çayır doğanı).
 
Falco cinsinin Türkiye’de 10 türü bulunur: 
Akdoğan, aksungur ya da Asya akdoğanı (F.rusticolus), kutsal doğan,sungur, ulu doğan ya da boğucu doğan (F. cherrug) göçmen doğan ya da keklik kerkenezi (F. peregrinus) delice doğan ya da beyaz boyunlu kerkenez (F. subbuteo), bıyıklı doğan ya da çöl sunguru (F. Biarmicus), ada doğanı ya da siyah başlı doğan (F. elenorae) sarsak doğan, kerkenez ya da kule doğanı (F. tinnunculus), küçük kerkenez (F. naumanni), bodoğan ya da güvercin doğanı (F. columbarius), aladoğan ya da kırmızı ayaklı kerkenez (F. vespertinus).

Ortalama 20 yıldan çok yaşayan doğanlar, ya ağaçlarda yuva yapar ya da başka kuşların yuvalarına yerleşirler. Dişiler genelde 2-6 yumurta yapar, yumurtalara ve yavrulara dişi ve erkek birlikte bakarlar. 

Doğanlar, orta boylu, cinslerine göre sırtı gümüşümsü külrengi ve beyaz üstüne enine siyah çizgili (Falco cinsi) ya da benekli esmer (Circus cinsi), kanatlan sivri uçlu, kuyruklan kısa, gagalan kıvnk, pençeleri uzun kuşlar olan doğanlar, hızlı ve çevik olduklan için kolayca yetiş­tikleri öbür kuşlan uçarken avlarlar: Uçan kuşa çarpan doğan, onun peşinden yere kadar iner ve avını yerde öldürür. Genellikle sarp kayalıklardaki kovuklarda ya da yamaçlarda tek başlanna yaşarlar. Başlıca türleri göçmen doğan (Falco peregrinus), akdoğan (Falco rusticolus), sarsak doğan ya da kerkenez (Falco tinnuculus) olan doğanlar, küçük memelilerin sayısının aşırı artmamasında başlıca rolü oynamalarının yanı sıra, eğitile­rek avcılar tarafından özellikle bıldırcın avında kullanılırlar. 





















kaynak, http://www.hayvansevgisi.net/

Japonya' da giyilen takke biçiminde başlık ...

Kammuri,

Japonya'da siyah ipekten yapılan ve takkeye benzeyen bir başlık türü. 

Asya ülkelerinden Japonya' da giyilen, takke biçimli kammuri parlak siyah ipekli kumaştan yapılır ve üzerindeki şeride imparatorluk arması olan krizantem işlenir.

Şapka ve başlık, biçim olarak öbür giysilerden daha fazla çeşitlilik gösterir. Türban, silindir şapka, külah, bere, miğfer, panama-hasır şapka ve fes gibi çeşitli şapkalar kadınlar ve erkekler tarafından yüzyıllardır giyilmektedir.

Eskiden başlıklar, süs olsun diye değil, sıcaktan ya da soğuktan korunmak için kullanılırdı. Aynı zamanda da başlık veya şapkayı giyen kişinin toplumsal bakımdan özel bir konumu olduğunu belirtmek için de kullanılıyordu. Mesela krallar, kabile şefleri ve rahipler özel başlıklar giyerlerdi. Günümüzde de kral tacı, piskopos başlıkları, subay şapkaları, üniversiteyi bitiren öğrencilerin giydikleri kepler gibi başlıklar, kişilerin belirli toplumsal konumlarını simgelemektedir.

Çok eskiden uygulandığı üzere, bir savaşçı bir eve girdiğinde miğferini çıkarır ve elini uzatırdı. Miğferini çıkararak ev sahibine güvendiğini, elini uzatarak da elinde silah gizlemediğini gösterirdi. Bir saygı gösterisi olarak şapkaya elle dokunarak ya da onu çıkararak selam verme, bu eski adetin günümüzde yaşayan biçimidir ve halen sürdürülmektedir.

Dolunay, mehtap ...

Ayas,
Dolunay,
Mehtap, (Farsça mahtap).
Ay ışığı,
Bedir,(Osm. bedir ).
Ay'ın tam bir daire olarak dolgun, parlak görüldüğü evre, ayın on dördü, bedir.
Bediz,
 

Küçükken yapılan vaftizin hiçbir değeri bulunmadığını ileri süren Hıristiyan tarikatı ...

Anabatizm, (İng. anabaptism),
Küçükken yapılan vaftizin hiç bir değeri bulunmadığını ileri süren Hıristiyan tarikatı.
Vaftizin yapılışı ve ona olan inanç bütün hristiyan toplumlarınca aynı şekilde kabul edilerek değerlendirilmemiştir. Anabatizm adlı bir hristiyan tarikatına göre küçük iken yapılan vaftizin hiçbir değeri yoktur; büyüklerin yeniden vaftiz edilmeleri gerekir. Vaftizin bu şekilde yorumlanması, zamanla Hz. İsa'nın cemiyet vaftizcisi olarak anlaşılmasına yol açmıştır. 

Batizm adı verilen bir başka Hristiyan mezhebine göre vaftiz, ergenlik çağında bütün vücudu suya sokarak yapılır. 
Bu mezhep özellikle İngiltere ve Amerika'da yaygındır.
 
Vaftiz;
Kişinin alnını ıslatmak veya tüm vücudunu suya batırmak şeklinde icra edilen bir dini "arınma" ve "yeniden doğma" törenidir. Hıristiyanlığa girme alameti ve Hristiyanlığın şartı sayılan yedi merasimden biri. Vaftiz Ortodokslarda suya girmekten, Katoliklerde üzerine su serpmekten ibarettir. Vaftize Arapçada "tamid" denir.


Vaftiz, Hristiyanlıkda Hz. İsa'nın dinine katılmanın hukuki ve mukaddes bir göstergesidir. Vaftiz edilen kişiye verilen isme "vaftiz adı" denir. Bir çocuğu vaftiz hazırlayan, tören sırasında onu kucağında tutarak yanında bulunan iki önemli kişi vaftiz anası ile vaftiz babasıdır. Kiliselerde vaftiz suyunun konulduğu taş, metal, çimento vb. şeylerden yâpılmış kurna biçimindeki kaba da "vaftiz teknesi" denir. Hemen bütün dinlerde arınma ve yenilenmeyi sağlamak için çeşitli şekillerde su kullanıldığı bilinmektedir. İslâm'da abdest ve gusul, bir takım dinî görevlerin yerine getirilmesi için şarttır. Bu bulunmadığı takdirde, bu işlem toprak cinsinden temiz bir madde ile yapılır ki, bunun adı teyemmümdür.

Hıristiyanlıktaki vaftizin, yahudilerin yıkanma törenleri, Esseniler'in günlük banyoları ve Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmesi inancıyla yakın bir ilgisi vardır. Ancak Hristiyanlıkdaki vaftiz törenleri, yine de yukarıda sayılanlardan bütünüyle farklıdır. Hristiyanlığa göre genel anlamda vaftiz, Hz. Adem'le Havva'dan intikal eden ilk (aslî) günahtan arınma olmakla beraber, kişinin yeni bir hüviyete bürünerek Allah'ın krallığına katılmasının takdisi anlamlarına da gelir. İlk günah inancı Hıristiyanlıkta önemli bir unsurdur; bir günahtan kurtulmanın tek yolu da vaftiz olmaktır: Tarih boyunca vaftiz, kiliselerde kişinin tamamen suya daldırılması, vücudunun bir kısmının suya batırılması, başına su dökülmesi veya üstüne su serpilmesi vb. şeklinde uygulanmıştır.

Vaftiz genellikle doğumun ilk haftası sonunda yapılır. Bu gelenek Hz. İsa'nın, "Her doğan çocuk doğumunun sekizinci gününde vaftiz edilmelidir, vaftizsiz Cennet'e girmek mümkün değildir" buyruklarına dayandırılmaktadır. İncil'de Hz. İsa'ya nisbet edilen "Gidip bütün insanları aydınlatınız, onların ruhlarını Tanrı, Oğul ve Rûhu'l-kudüs adına vaftiz ediniz" sözü de bu konuda aynı önemi taşımaktadır. Çocuğun vaftizi esnasında, onun dinî eğitimini üstlenecek bir vaftiz anasıyla bir vaftiz babası seçilir. Böylece çocukla bu ana-baba arasında dinî bir akrabalık kurulmuş olur. Bu akrabalığı ömür boyu sürdüren aileler olmuştur. Vaftiz, doğan çocuğun Hristiyan dinine kabulünü sağlayan bir işlemdir. Vaftiz, ileri yaşlarda da yapılır; çünkü vaftiz edilen kişinin, o zamana kadar işlediği bütün günahlarından kurtulacağına dair kesin bir inanç vardır.
 

Vaftiz bir inanç şeklinde kurumlaşınca, vaftiz için özel yerlerin yapılması gündeme gelmiştir. Ketadral ve kiliselerin yanında, vaftiz yapmaya mahsus bir tekneyi ihtiva eden yuvarlık veya köşeli kümbet şeklinde vaftiz hane binaları, hristiyan mimarisinde önemli bir yer işgal etmiştir. Zamanla suya batırılarak vaftiz usulü kaldırılmış ve kilisenin içine vaftize mahsus bir şapel ilave edilmiştir. 
Burada vaftiz yapmak için vaftiz teknesi denilen bir tekne bulunmaktadır.

İsa, Vaftizci Yahya (Yahya Peygamber) tarafından Ürdün Nehrinde vaftiz edilmiştir (bkn. İncil, Matta 3:13-17). Aynı Vaftizci Yahya, İsa'nın ilerde sırf suyla değil Tanrı'nın Ruhu'yla vaftiz edeceğini bildirdi (İncil: Matta 3:11).































Kaynak: http://www.enfal.de/dinlertarihi/

Zayıf ve ince, uzun boylu kimse !...

Kikirik,
Zayıf, ince, uzun boylu kimse.

Ölü yıkama ...


Gasil,
Ölü yıkama.
Gassal, 
Ölü yıkayan.
Gasil, yıkanmış (Arapça).

 
Üstünde ölü yıkanan kerevet,
Teneşir, (Farsça tenşüy).
Üstünde ölü yıkanılan kerevet, teneşir, salacak, ölü salı.
Üzerinde ölü yıkanan ayaklı tahtaya, kerevete teneşir, salacak denir. Ölü, cenaze yıkama işine gasil ve cenazenin yıkandığı yere de gasilhane denir.

 

Ey insanoğlu, "Her nefis ölümü tadacaktır."
Tarihte mumya nasıl yapılır denilince hemen bir ölü öldüğü zaman diye anlatmaya başlanırdı. Evet şimdi bende bir ölü öldüğü zaman diye başlarsam dersinizki ölü ölmez. Doğru bir insan normal şartlarda ölümü tadınca cenaze olur ve bir takım işlemler habersizce devam eder. Cenazenin çenesi çekilir. Gözleri açıksa kapatılır. Sağ eli sol elinin üstüne getirilir. Ölen kişi kadınsa elleri göğüs hizasında, erkek ise göbek hizasında birleştirilerek, sağ el üstte olmak üzere bağlanır. Ayakları birleştirilir, bağlanır. Eğer ölü bekletilecekse soğuk bir yere, morga konur. Ölünün şişmesini önlemek için de üzerine bıçak bırakılır. Ölünün selası (sala) verilir. Salanın sonunda ismiyle ve halkın tanıyacağı lakapla öldüğü duyurulur.

Cenazeyi gömmek için mezar kazılır. Erkek mezarları yaklaşık 1,5m, kadınlarınki biraz daha derin kazılır. Mezarın içinde kıble tarafı oyulur. Oyulan kısma lahit denir. Sonra cenaze yıkanmak için hazırlanır. Şimdilerde belediyelerin gasilhanesinde bu işlem çabucacık yapılıyor. Ya da ölü yıkama aracı cenaze evine gelerek orada yıkanıyor. Eskiden veya halen köylerde ölü yıkama işi evin avlusunda dört tarafı kilimlerle kapatılmış bir köşede, ayaklı tahta veya kerevet, teneşirin üzerinde yapılır. Önceden su büyük kazanlarında kaynatılır. Yıkanacak suya el değdirilmez. Erkek cenazenin yıkanmasını cami hocası yapar, kadın cenazesini ise işi bilen bir kadınla beraber yakınlarından biri (kızı, kardeşi, gelini vb.) bir kaç kişi yıkar. Yıkama işini yapmak için cenaze önce, teneşir denilen tahta bir sedir üzerine, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırılır. Teneşirin çevresi güzel kokulu bir şeyle üç, beş veya yedi defa tütsülenir. Göbeğinden diz altına kadar olan avret yeri bir örtü ile örtülür ve elbiseleri tamamen çıkarılır. Cenaze yıkayan erkek veya kadın, farz olan yıkama görevini yerine getirmeye niyet etmeli ve besmele ile başlamalıdır. Yıkayıcı, tenşüy eline bir bez alarak örtünün altından ölünün avret yerlerini temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak, önce yüzünü yıkar. Ağız ve burna su verilmez. Sadece dudaklarının içini ve dışlarını, burun deliklerini, göbek çukurunu parmakla veya parmağına sardığı bezle mümkün mertebe siler. Ondan sonra ellerini, kollarını yıkar. Başını da meshedip, ayaklarını geciktirmeksizin hemen yıkar. Böylece ölüye abdest verilmiş olur. Küçük yaşta ölen çocuğa abdest verilmesine gerek yoktur. Cenazenin abdest işi tamamlanınca üzerine ılık su dökülür. Kokulu sabunla yıkanır. Sonra sol tarafına çevrilerek, sağ tarafı bir defa yıkanır. Böylece sağ ve sol tarafları üçer defa yıkanır. Bundan sonra cenaze hafifçe kaldırılır. Sonra karnı hafifçe ovulur. İçinden bir şey çıkarsa su ile yıkanıp giderilir. Yeniden abdest verilmesine ve baştan yıkanmasına gerek yoktur. Şişip dağılmak üzere olan ölünün üzerine sadece su dökmekle yetinilir, abdest verdirmeye ve üç defa yıkamaya gerek yoktur. Ölünün saçı sakalı taranmaz; saçları ve tırnakları kesilmez. Cenaze yıkanırken pamuk kullanılmaz. Yıkandıktan sonra havlu ve benzeri bir şey ile kurulanır. Ondan sonra kefen gömleği giydirilir. Ölenin yakınları ölüyü son defa görebilirler.

Kefenlenir, kefenlik bezin rengi beyazdır. Erkek kefeni, üç parça olarak; omuzdan ayağa kadar örtülen bez (gömlek), baştan ayağa kadar örtülen bez (izâr) ve yine baştan ayağa kadar örtülen bez (lifâfe) den ibarettir. Kadın kefeni ise beş parça bezden yapılır. Bunlar, başa örtülen bez (himâr), göğse konulan bez (dîr), göğüsten göbeğe ya da diz kapağına kadar örtülen geniş bez (hırka), izâr ve lifâfeden oluşur. Yıkanıp kefenlenen meyyid, sala (tabut) konulup, omuzlarda veya cenaze aracıyla mezarlığa götürülür.

Mezarlığın dışındaki musalla taşına konularak cenaze namazı kılınıp helallik istenir. Cenaze namazının kılınmasında veya defin işlemi yapılırken kadınlar katılmazlar. Kefene yağmurun veya karın değmemesi için hassasiyet gösterilir. Yakınlarından başlayarak salın dört koluna girilir. Mezarın başına kadar omuz üstünde değiştirilerek taşınır. Cenazenin ağır olması günahının çok olduğuna yorulur. Hocanın kontrolünde cenaze yakınları tarafından mezara indirilir. Mezarın başına gelindiğinde tabut açılarak ipler yardımıyla, hocanın kontrolünde yakınları tarafından mezara indirilir. Ölü, yüzü kıble tarafına gelecek şekilde sağ tarafı üzere buraya konur. Lahitin önüne önceden hazırlanmış kerpiç, çatı tuğlası konularak aralık bırakılmamaya çalışılır. Böylece atılan toprak ölünün üstüne değil, bu şeylerin üstüne gelmiş olur. Bu ölüye saygının bir gereğidir. Cenaze kıble tarafından mezara indirilir, sağ yanı üzerine kıbleye döndürülür ve kefen üzerinde bağı varsa çözülür. Cenazeyi mezara koyacak kişilerin sayısı ihtiyaca göre değişir. Kadınları kabre koyacak kimselerin ölüye akrabalık yönünden mahrem olmaları daha uygundur. Definde bulunan kişilerin kabir üzerine üç avuç toprak atılır. Sonra yakınları ve katılanlar tarafından toprak atılırak gömülür. Kürek elden ele geçerek cenazeye katılanların tamamının toprak atması sağlanır. İlk toprağı atanlarda en yakın akrabalarıdır. 


Mezara biçim verilerek üzerine ayak ucundan başlanıp baş kısmına kadar su dökülür. Hoca tarafından, dualar okunur. Sevabı da, cenazenin ve diğer iman sahiplerinin ruhlarına bağışlanır. Ölünün bağışlanması için Yüce Allah'a dua edilir. Cenazeye katılanlar ölünün yanından uzaklaşırken hoca "talkın"(telkin)verir. Cenaze yakınlarına taziyeler iletilir. Cenaze evinde 2–3 gün yemek pişirilmez, evdekilerde yalnız bırakılmamaya çalışılır. Akraba veya komşular yemek getirerek, yedirmeye çalışıp teselli ederler. Cenazenin yıkanıp kaldırılmasından itibaren Kur’an okunur, hatimler indirilir, dualar edilip sürekli hayırla yâd edilir. Vefat edenin mirasçılar tarafından borçları ödenir.Vefat eden aile reisiyse kalan mirası paylaşılmadan "yemeği" yedirilir. Geride kalanlar vefat edenler için yemeğini ilk müsait oldukları zamanda yedirirler.Yemek yedirmek ölü için yapılan son görev gibidir, onun adına verilmiş sadakadır. Halk da ölen kişinin hatırına "yemeğine" katılıp, Allah’tan rahmet dilerler. Geride kalanlar yedisinde, kırkında ve seneyi devriyelerinde veya maddi anlamda müsait olduklarında onun adına sadaka verip, mevlit okuturlar.

Ölü yıkayıcı ...


Gassal,
Gasil,
Ölü yıkama.
Gassal, 
Ölü yıkayan.
Gasil, yıkanmış (Arapça).

 
Üstünde ölü yıkanan kerevet,
Teneşir, (Farsça tenşüy).
Üstünde ölü yıkanılan kerevet, teneşir, salacak, ölü salı.
Üzerinde ölü yıkanan ayaklı tahtaya, kerevete teneşir, salacak denir. Ölü, cenaze yıkama işine gasil ve cenazenin yıkandığı yere de gasilhane denir.


 

Ey insanoğlu, "Her nefis ölümü tadacaktır."
Tarihte mumya nasıl yapılır denilince hemen bir ölü öldüğü zaman diye anlatmaya başlanırdı. Evet şimdi bende bir ölü öldüğü zaman diye başlarsam dersinizki ölü ölmez. Doğru bir insan normal şartlarda ölümü tadınca cenaze olur ve bir takım işlemler habersizce devam eder. Cenazenin çenesi çekilir. Gözleri açıksa kapatılır. Sağ eli sol elinin üstüne getirilir. Ölen kişi kadınsa elleri göğüs hizasında, erkek ise göbek hizasında birleştirilerek, sağ el üstte olmak üzere bağlanır. Ayakları birleştirilir, bağlanır. Eğer ölü bekletilecekse soğuk bir yere, morga konur. Ölünün şişmesini önlemek için de üzerine bıçak bırakılır. Ölünün selası (sala) verilir. Salanın sonunda ismiyle ve halkın tanıyacağı lakapla öldüğü duyurulur.


Cenazeyi gömmek için mezar kazılır. Erkek mezarları yaklaşık 1,5m, kadınlarınki biraz daha derin kazılır. Mezarın içinde kıble tarafı oyulur. Oyulan kısma lahit denir. Sonra cenaze yıkanmak için hazırlanır. Şimdilerde belediyelerin gasilhanesinde bu işlem çabucacık yapılıyor. Ya da ölü yıkama aracı cenaze evine gelerek orada yıkanıyor. Eskiden veya halen köylerde ölü yıkama işi evin avlusunda dört tarafı kilimlerle kapatılmış bir köşede, ayaklı tahta veya kerevet, teneşirin üzerinde yapılır. Önceden su büyük kazanlarında kaynatılır. Yıkanacak suya el değdirilmez. Erkek cenazenin yıkanmasını cami hocası yapar, kadın cenazesini ise işi bilen bir kadınla beraber yakınlarından biri (kızı, kardeşi, gelini vb.) bir kaç kişi yıkar. Yıkama işini yapmak için cenaze önce, teneşir denilen tahta bir sedir üzerine, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırılır. Teneşirin çevresi güzel kokulu bir şeyle üç, beş veya yedi defa tütsülenir. Göbeğinden diz altına kadar olan avret yeri bir örtü ile örtülür ve elbiseleri tamamen çıkarılır. 


Cenaze yıkayan erkek veya kadın, farz olan yıkama görevini yerine getirmeye niyet etmeli ve besmele ile başlamalıdır. Yıkayıcı, tenşüy eline bir bez alarak örtünün altından ölünün avret yerlerini temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak, önce yüzünü yıkar. Ağız ve burna su verilmez. Sadece dudaklarının içini ve dışlarını, burun deliklerini, göbek çukurunu parmakla veya parmağına sardığı bezle mümkün mertebe siler. Ondan sonra ellerini, kollarını yıkar. Başını da meshedip, ayaklarını geciktirmeksizin hemen yıkar. Böylece ölüye abdest verilmiş olur. Küçük yaşta ölen çocuğa abdest verilmesine gerek yoktur. Cenazenin abdest işi tamamlanınca üzerine ılık su dökülür. Kokulu sabunla yıkanır. Sonra sol tarafına çevrilerek, sağ tarafı bir defa yıkanır. Böylece sağ ve sol tarafları üçer defa yıkanır. Bundan sonra cenaze hafifçe kaldırılır. Sonra karnı hafifçe ovulur. İçinden bir şey çıkarsa su ile yıkanıp giderilir. Yeniden abdest verilmesine ve baştan yıkanmasına gerek yoktur. Şişip dağılmak üzere olan ölünün üzerine sadece su dökmekle yetinilir, abdest verdirmeye ve üç defa yıkamaya gerek yoktur. Ölünün saçı sakalı taranmaz; saçları ve tırnakları kesilmez. Cenaze yıkanırken pamuk kullanılmaz. Yıkandıktan sonra havlu ve benzeri bir şey ile kurulanır. Ondan sonra kefen gömleği giydirilir. Ölenin yakınları ölüyü son defa görebilirler.

Kefenlenir, kefenlik bezin rengi beyazdır. Erkek kefeni, üç parça olarak; omuzdan ayağa kadar örtülen bez (gömlek), baştan ayağa kadar örtülen bez (izâr) ve yine baştan ayağa kadar örtülen bez (lifâfe) den ibarettir. Kadın kefeni ise beş parça bezden yapılır. Bunlar, başa örtülen bez (himâr), göğse konulan bez (dîr), göğüsten göbeğe ya da diz kapağına kadar örtülen geniş bez (hırka), izâr ve lifâfeden oluşur. Yıkanıp kefenlenen meyyid, sala (tabut) konulup, omuzlarda veya cenaze aracıyla mezarlığa götürülür.

Mezarlığın dışındaki musalla taşına konularak cenaze namazı kılınıp helallik istenir. Cenaze namazının kılınmasında veya defin işlemi yapılırken kadınlar katılmazlar. Kefene yağmurun veya karın değmemesi için hassasiyet gösterilir. Yakınlarından başlayarak salın dört koluna girilir. Mezarın başına kadar omuz üstünde değiştirilerek taşınır. Cenazenin ağır olması günahının çok olduğuna yorulur. Hocanın kontrolünde cenaze yakınları tarafından mezara indirilir. Mezarın başına gelindiğinde tabut açılarak ipler yardımıyla, hocanın kontrolünde yakınları tarafından mezara indirilir. Ölü, yüzü kıble tarafına gelecek şekilde sağ tarafı üzere buraya konur. Lahitin önüne önceden hazırlanmış kerpiç, çatı tuğlası konularak aralık bırakılmamaya çalışılır. Böylece atılan toprak ölünün üstüne değil, bu şeylerin üstüne gelmiş olur. Bu ölüye saygının bir gereğidir. Cenaze kıble tarafından mezara indirilir, sağ yanı üzerine kıbleye döndürülür ve kefen üzerinde bağı varsa çözülür. Cenazeyi mezara koyacak kişilerin sayısı ihtiyaca göre değişir. Kadınları kabre koyacak kimselerin ölüye akrabalık yönünden mahrem olmaları daha uygundur. Definde bulunan kişilerin kabir üzerine üç avuç toprak atılır. Sonra yakınları ve katılanlar tarafından toprak atılırak gömülür. Kürek elden ele geçerek cenazeye katılanların tamamının toprak atması sağlanır. İlk toprağı atanlarda en yakın akrabalarıdır. 


Mezara biçim verilerek üzerine ayak ucundan başlanıp baş kısmına kadar su dökülür. Hoca tarafından, dualar okunur. Sevabı da, cenazenin ve diğer iman sahiplerinin ruhlarına bağışlanır. Ölünün bağışlanması için Yüce Allah'a dua edilir. Cenazeye katılanlar ölünün yanından uzaklaşırken hoca "talkın"(telkin)verir. Cenaze yakınlarına taziyeler iletilir. Cenaze evinde 2–3 gün yemek pişirilmez, evdekilerde yalnız bırakılmamaya çalışılır. Akraba veya komşular yemek getirerek, yedirmeye çalışıp teselli ederler. Cenazenin yıkanıp kaldırılmasından itibaren Kur’an okunur, hatimler indirilir, dualar edilip sürekli hayırla yâd edilir. Vefat edenin mirasçılar tarafından borçları ödenir.Vefat eden aile reisiyse kalan mirası paylaşılmadan "yemeği" yedirilir. Geride kalanlar vefat edenler için yemeğini ilk müsait oldukları zamanda yedirirler.Yemek yedirmek ölü için yapılan son görev gibidir, onun adına verilmiş sadakadır. Halk da ölen kişinin hatırına "yemeğine" katılıp, Allah’tan rahmet dilerler. Geride kalanlar yedisinde, kırkında ve seneyi devriyelerinde veya maddi anlamda müsait olduklarında onun adına sadaka verip, mevlit okuturlar.

Caz müziğinin önde gelen temsilcilerinden biri olan ABD' li trompetçi ...

Louis Armstrong,
(1901-1971), 

Büyük Amerikan caz sanatçısı Louis Armstrong, New Orleans' da doğdu ve büyüdü.  Önde gelen trompetçi ve caz tarihinin en etkili sanatçılarından biri (4 Ağustos 1901, New Orleans, Louisiana doğumlu, 6 Temmuz 1971, New York ABD-öldü). 
13 yaşındayken New Orleans orkestralarında trompet çalarak hayata atıldı. Çalışmalarını New Orleans ve Mississippi gemilerindeki orkestralarda çalarak sürdürdü. 

Adını ilk kez Chicago’da 1922 yılında katıldığı King Oliver grubunda duyurdu. İlk plağını da 1923 yılında yaptı. Zamanın ünlü solisti Fletcher Henderson’un grubunda çalıştıktan sonra 1925 yılında Chicago’ya dönerek kendi grubunu kurdu. “Hot Five” veya daha yaygın adıyla “Hot Seven” Louis Armstrong’la birlikte bugün bile kalite yönünden geçilemeyen güzellikte plaklara imza attılar. 1932 yılında ünlü sanatçı kendisini Avrupa’da meşhur eden turuna çıktı. Ünü radyolarda, filmlerde daha sonra TV’lerde görünmesiyle doruğa çıktı. Kendisine özgü “scat” tarzı çalışıyla tüm zamanların en ünlü cazcıları arasındaki yerini koruyor.


New Orleans caz’ında zamanın popüler şarkılarına yaptığı doğaçlamalar caz’a yeni anlamlar kazandırdı. Müziği o zamanlarda yenilikçi, detaycı ve melodikti.  Müziği eğlenceli bölümlerle doluydu. Yaratıcı sıçramalarla, ince, yumuşak ya da enerjik ritimleri kullandı. Armstrong trompet çalmadaki erişilmez üstünlüğüyle caz solistinin görevini  tek eliyle yapabiliyordu.  Müziği geliştikçe vokalistliğe de önem vermeye başladı. 1922 yılında “Louis Armstrong”,  bir baba figürü olarak gördüğü Joe “King” Oliver’ın davetiyle bu gruba üye olmuş ve grupta 2. kornet çalmaya başlamıştı. 

İlk kayıtlarını da burada yapmıştır. 1924 ylında Fletcher Henderson grubuna katılmak için New York’a taşındı. Piyanist Clarence Williams ile kayıtlar yaptı.



1925 yılında yeniden Chigago’ya döndü ve caz müziğine yön verip yeniden tanımlayan ünlü Hot Five and Hot Seven kayıtlarına başladı.  Scat singing’i (Doğaçlama vokal tekniği) en başarılı uygulayanlardandır. Louis Armstrong‘un “West End Blues”daki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlama olarak kabul edilir.

1929 1943 yılları arasını turnelerde, özellikle de avrupa’da geçirdi ve New York’a yerleşti. 1950′lerde  Dixieland (New Orleans Music) türüne dönüş yaptı. The All Stars isimli grubuyla profesyonel hayatına devam etti.  Barney Bigard, Jack Teagarden, Trummy Young, Arvell Shaw, Marty Napoleon, Big Sid Catlett, ve Barrett Deems, Jimmie Rodger’s, Bing Crosby, Duke Ellington, Fletcher Henderson, Bessie Smith ve özellikle Ella Fitzgerald gibi isimlerle çalıştı. Otuzüç  filmde oynadı. Hello Dolly (1964) en çok satılan albümüdür.

Armstrong 1971 yılında  69 yaşında kalp krizinden öldü.

1910-1970 yılları arasında yaşayan ve "Harem", "Padişahların Kadınları ve Kızları" gibi yapıtlarıyla tanınan tarihçilerimiz ...

M.Çağatay Uluçay, (1910-1970).
Tarihçi,

M. Çağatay Uluçay (1910-1970) meslek hayatının önemli bir bölümünü, bu zor işe, yani Harem'in ve Osmanlı hanedanının araştırılmasına ayırmıştır.

M. Çağatay Uluçay'ın  ‘‘Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları’’ adlı kitabı 1950 yılında yayımlanmıştır.
Çankırı'nın Çerkeş ilçesinde doğdu. İlkokulu bitirince, İzmir Erkek öğretmen Okulu'na girdi. Zayıf, orta boylu, geniş alınlı, zeki bakışlı, çok hareketli, ve neşeli bir kişiydi. Asıl adı Mustafa idi. Çağatay adını Edebiyat Öğretmeni Faik Tolunay taktı. Bu ad ile anılmaya başardı ve ün yaptı. 1933 yılında Ankara Eğitim Enstitüsünden mezun oldu.

İlk görevini Burdur Ortaokulunda aldı. Burdur'da çok sevildi ve sayıldı. 1935-1956 yılları arasında Manisa Ortaokulu'nda ve Lisesi'nde çalıştı. Esas benliğini ve değerini Manisa'da göstermeye başladı. 1947-1949 yıllarında bilgi ve görgüsünü arttırmak üzere İngiltere'de bulundu. 

Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü'nde görev aldı. Daha sonra İstanbul Öğretmen Okulunda ve Eğitim Enstitüsünde görev yaptı. Onun en büyük zevki okumak öğretmenlik etmek ve yazmaktı. Son derece ateşli ve heyecanlı bir Atatürkçü idi.

Çağatay Uluçay Manisa'da bulunduğu sürece ve daha sonraki yıllarda Manisa tarihine ışık tutacak inceleme ve hizmetler yapmıştır. 1970 yılında ölmüştür. Ölümünden önce Saruhan Oğulları ve Manisa Tarihi üzerinde çalışmıştır.


Eserleri; 
Padişahların Kadınları ve Kızları,
Harem,
Haremden Mektuplar,
Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları,













Kaynak, http://www.cagatayulucay.k12.tr/

Kahramanmaraş iline özgü, sarmısaklı yoğurtla yenilen yuvarlak bulgur köftesi ...

Takalak,
Takalak, 
Irk,
Yuvarlak bulgur köftesi,

Kahramanmaraş iline özgü, sarımsaklı yenilen yuvarlak bulgur köftesi.

Kıyma (750 gram) malzemelerle(1 baş soğan, 2 diş sarımsak, 100 gram pirinç, tuz, kimyon, karabiber, pul biber vs..) yoğrulup yuvarlak köfteler haline getirilir. Tepsiyle 15 dakika fırına verilir. Köfteler tuz ve az sıvı miktarda sıvı yağ katılmış kaynar suya atılıp pişirilir. Daha sonra sudan alınan köftelerin üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek servis yapılır.













Kaynak:  http://www.bulmacabul.com/

Türk yazar, gazeteci ve yayıncı Ahmet Mithat' ın bir romanı ...

Ahmet Mithat (1844 - 1912), 
Türk yazar, gazeteci ve yayıncı. Tanzimat dönemi yazarlarındandır. 
Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. 1878'de çıkarmaya başladığı ve yayın hayatını 1921'e kadar sürdürmüş olan Tercüman-ı Hakikat gazetesi Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından biri olmuştur.

1844 yılında İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya geldi. Babası Bezci Süleyman Ağa, annesi bekar çamaşırı diken Nefise Hanım idi. Annesinin ilk evliliğinden olma Hafız İbrahim adlı bir ağabeyi ve Halime, Şerife, İsmet ve Şerife adlı kardeşleri vardır. 28 Aralık 1912 tarihinde Darüşşafaka’da nöbetçi olduğu bir sırada kalp durmasından hayatını kaybetti. Fatih Camii Mezarlığı’na defnedildi.

Ölümüne dek ikiyüzden fazla eser yayımlayan Ahmet Mithat, Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. En büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmak idi. Çoğunluğa hitap etmek, derlerine tercüman olmak kaygısıyla çok sayıda eser verdi “kırk beygir gücünde yazı makinesi” olarak tanındı.

Eserlerinde Avrupa'nın bilim, sanayi ve çalışkanlığını överken Osmanlı toplumunun ahlaki değerlerinin korunması gerektiğini vurguladı. Genç yazarlara destek verdi, dilde sadeleşmeyi savundu, devlete ve dine itaatsizliği, tembelliği, müsrifliği, özentiliği eleştirdi. Ürünlerini daha çok öykü ve roman türünde vermiştir. Romancılığı ve öykücülüğü, halk öykücülüğünden Batı tarzı öykü ve romancılığına geçiş olarak kabul edilebilir. Ayrıca tiyatro alanında da çalışmalar yapmış, “Açıkbaş, Ahz-i Sar, Ziba” adlı kitaplarıyla dram ve operet türlerinde ürünler vermiştir.

Fransızca’dan yaptığı roman çevirileri, Batı yazınının ilk çeviri örneklerini oluşturur. Romanları, Namık Kemal, Şemseddin Sami ve Samipaşazade Sezai ile birlikte onu ilk Türk romancılar kuşağının bir üyesi yaptı.

Gazeteciliğin dışında tarih, coğrafya ve felsefeye ilgi duymuş; çoğunlukla Batı kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı bu eserleri hem kitap oylumunda, hem de fasikül olarak çıkarmıştır.


Eserleri;
Romanları;
 Hasan Mellâh yâhud Sır İçinde Esrar (1874)
 Dünyaya İkinci Geliş yâhud İstanbul’da Neler Olmuş (1874)
 Hüseyin Fellah (1875)
 Felatun Bey ile Rakım Efendi (1875)
 Karı-Koca Masalı (1875)
 Paris’de Bir Türk (1876)
 Çengi (1877)(oyun)
 Süleyman Musûlî (1877)
 Yeryüzünde Bir Melek (1879)
 Henüz On Yedi Yaşında (1881)
 Karnaval (1881)
 Amiral Bing (1881)
 Vah! (1882)
 Acâib-i Âlem (1882)
 Dürdâne Hanım (1882)
 Esrâr-ı Cinâyât (1884)
 Cellâd (1884)
 Volter Yirmi Yaşında (1884)
 Hayret (1885)
 Cinli Han (1885)
 Çingene (1886)
 Demir Bey yâhud İnkişâf-ı Esrâr (1887)
 Fennî Bir Roman Yâhud Amerika Doktorları (1888)
 Haydut Montari (1888)
 Arnavutlar-Solyotlar (1888)
 Gürcü Kızı yâhud İntikam (1888)
 Nedâmet mi? Heyhât (1889)
 Rikalda yâhut Amerika’da Vahşet Âlemi (1889)
 Aleksandr Stradella (1889)
 Şeytankaya Tılsımı (1889)
 Müşâhedât (1890)
 Ahmed Metin ve Şîrzât (1891)
 Bir Acîbe-i Saydiyye (1894)
 Taaffüf (1895)
 Gönüllü (1896)
 Eski Mektûblar (1897)
 Mesâil-i Muğlaka (1898)
 Altın Âşıkları (1899)
 Hikmet-i Peder (1900)
 Jön Türkler (1910
 
Öyküleri ;
 Kıssadan Hisse (1870)
 Letâif-i rivayat
 1.Suni'fi Zann(1870)
 2.Gençlik (1870)
 3.Esâret (1870)
 4.Teehhül (1870)
 5.Felsefe-i Zenân (1870)
 6.Gönül (1870)
 7.Mihnetkeşân (1870)
 8.Firkat (1870)
 9.Yeniçeriler (1871)
 10.Ölüm Allâhın Emri (1873)
 11.Bir Gerçek Hikâye (1876)
 12.Bir Fitnekâr (1876)
 13.Nasîb (1877)
 14.Çifte İntikam (1887)
 15.Para (1887)
 16.Kısmetinde Olanın Kaşığında Çıkar (1887)
 17.Diplomalı Kız (1890)
 18.Dolabdan Temâşâ (1890)
 19.İki Hud'akâr (1893)
 20.Emânetçi Sıdkı (1893)
 21.Cankurtaranlar (1893)
 22.Ana-Kız (1893)
 Durûb-u Emsâl-i Osmâniyye Hikamiyyatının Ahkâmını Tasvir (1872)
 Hayâl-Hakîkat (1891)
 
Diğer yapıtları
 Üss-i İnkılap ve Zübdetül Hakayık (3 cilt, 1877-78)
 Müdafaa (3 cilt, 1883-85)
 İstibşar (1892)
 Beşair
 Nizam-ı ilmü din (4 cilt)
 Şopenhavr'ın Hikmet-i Cedidesi
 Volter
 Beşir Fuad
 Avrupa'da Bir Cevelan (seyahatname, 1890'da yayımlamış)
 Menfa (özyaşamöyküsü)























Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

Kadirilik tarikatının, bir kolu ...


Eşrefilik,
Esedilik,
Rumilik,
Galibilik,

Kadirilik Tarikatı, (Kadiriye), 
Sufi tarikatlardan biri. Abdülkadir Geylani yolunun takipçileri tarafından 12. yüzyılda kuruldu. İslam Tarihinde sesli zikir yapan tarikatlar olarak kabul edilmektedir. Sesli zikir yapılması nedeniyle cehri tarikatlar arasında sayılır. Mensupları arasında II. Abdülhamid, Mustafa Hayri Öğüt gibi tanınmış kişiler vardır. 

Kadirilik birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. 

Galibilik : Günümüzde Yaşayan Kadirilik kollarının en önemlilerinden biridir. Galip Hasan Kuşçuoğlu Tarikin Şeyhi ve Piri olup Tevhid Külliyesi İstanbul' da (Gürpınar/Beylikdüzü) ve Kitap ve Sünnete Uyumlu İbadethane Antalya' da bulunan dergahlarıdır.

Kadirî tarikatının 2. Pir-i Sâni' si Şeyh İsmail-i Rumî' ye ait Kadirihâne Tekkesi Tophâne' deki Kadiriler Yokuşunda bulunmaktadır. Abdülkadir Geylani Baz-ül Eşheb ve Gavsül Azam olarak da bilinir.

Tasavvuf alanındaki mürşidi Ebu Saîd el-Mübarek b. Ali el-Mahzûmî idi. Tarikat silsilesi el-Mahzûmî, Ebu'l Hasan Ali İbn Muhammed b.Yusuf el-Kureşi, Ebu'l-Ferec Yusuf el-Tarsusî, Abdu'l-Aziz et-Temimî, Ebubekr Şiblî, Cüneyd Bağdâdî, Sırriyü's-Sakatî ve Maruf el-Kerhî aracılığı ile Ehl-i Beyt imamlarından Ali el-Rıza'ya, ondan da Musa el-Kâzım, Cafer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır, Zeyne'l-Abidin ve Hüseyin b. Ali aracılığı ile Hz. Ali'ye dayanır.

Bugünkü kadiriye tarikatında izlenen birçok yol ve inanılan birçok hususun Hz. Ali ile hiç bir ilgisi olmadığı gayet açık olmasına rağmen her nedense bu tarikat silsilesi ona dayandırılmıştır. Hz. Ali'yi tanıyan ve bilen herkes onun böyle inanmadığını ve bu gibi davranış, amel ve inançları reddettiğini de bilmektedir. Ancak bu tarikatta görülen bir çok bid'at ve hurafenin sonradan İslam' a mal edildiği ortaya çıkmaktadır. 

Bu bid'at ve hurafelerin yanısıra Kadirilik'te zühd ve takvaya dayalı ameller de mevcuttur. Kadirilik'e göre tasavvuf seha, rıza, sabır, işaret, gurbet, seyahat, fakr ve suf (yün elbise) giyinmek üzerine kuruludur. Geylani'ye göre bir mürid önce bir çile dönemi yaşayarak zâhitliğe tamamiyle alışmalı, sonra uzaklaştığı dünyaya yeniden dönerek haz ve nasibini ala ala başkalarını irşad etmeli, aydınlatmalıdır. Ancak dünya ve ahiret nimetlerinin insan ile Allah arasında bir perde olduğu unutulmamalı, mutasavvıf bu nimetleri değil, Allah'ın zatını kendine amaç edinmelidir. Bunun için üç konuya özen gösterilmelidir: Allah'ın emirlerini yapmalı, yasaklarından kaçınmalı ve kadere boyun eğmelidir. Mürid öncelikle farz görevlerini yerine getirmeli, bunları bitirdikten sonra vacib ve sünnetleri yapmalı, daha sonra da nafile ibadetlerle uğraşmalıdır. Nafile ibadetlerin en önemlisi ise zikirdir.

Kadirilik'e giriş "Mübayaa" denilen bir törenle gerçekleşir. Bu tören sırasında şeyh önce üç kere Fatiha'yı, arkasından mübayaa âyetini okur ve üç kere "Estağfirullah el-azim ve etubü ileyh" der. Sağ eliyle adayın sağ elini tutar ve "Ben Allah'a, meleklerine, peygamberine şehadet ederim. Şüphesiz ben Allah ve Rasûlüne bütün günahlarımdan dolayı tevbe ve Rasûlünün emirlerine imtisal, yasaklarından ictinabla Hakk'a ibadete gayret ediciyim. Takatım nisbetinde fakir ve düşkünlerin hizmetine koşmanın en büyük vazife olduğuna inancım tamdır. Abdulkadir Geylanî Hazretleri dünya ve ahirette bizim şeyhimiz olsun. Bu ikrarımıza Cenab-ı Hak şahittir" diyerek telkinde bulunur. Telkinin son bölümü bir ahitleşmedir: "El şeyhimizin elidir. Sizin örnek tutacağınız zat Seyyid Şeyh Muhyiddin Abdulkadir Geylanî'dir. Ahid Allah ve Rasûlü iledir." Bu sırada mürid dizleri üzerine çöker ve gözlerini kapar. Şeyh üç kere kelime-i tevhidi tekrar eder, mürid de onu takip eder. Daha sonra bir makas getirilerek müridin alnından bir miktar saç kesilir. Bu, müridin masiva ile kalbî bağlarının kesildiğini simgeler. Daha sonra hep birlikte kıbleye yönelerek üç kere tekbir getirirler. Tören şeyhin duası, Hz. Peygambere salat ve selam, Hz. Peygamber'in, bütün peygamberlerin, ashabın, geçmiş velilerin, Abdulkadir Geylanî'nin ve tarikat büyüklerinin ruhlarına okunan Fatiha ile sona erer.

Kadirilere göre Mübayaa'nın her harfinin özel bir anlamı vardır. Bu anlamlar, bir bakıma Kadirilik'in esaslarını belirtir. Buna göre: Mim, Allah'ın bâkî, nefsin fânî ve mürşidin kemal sahibi olduğunu bilmektir. Be, Kalbin Allah ile, cesedin ibadet ile, zatın mürşide hizmetle, ayağın İslam'a uymakla beka kazanmasıdır. Elif, mirac ile ruhun saflaşması, her zaman verilen sözü yerine getirme, mürşidin söz ve davranışlarına içten inanmadır. Ye, sebat, bütün hallerde ihlâsın kaynağı bulunduğu intibaını uyandırmaktır. Ayn, himmet yüceliği, başkalarına uymama ve sağlam bir kalbe sahip olmadır. Te, doğruluk, tevekkül, tahakkuk ve tahkik ehli olmaktır. Kadirilik'te zikir açık olarak ve çok defa topluca yapılır. Zikir sırasında oturulabileceği gibi ayakta da durulabilir. Zikir ayakta yapılacaksa halka biçiminde dizilen müridler ellerini birbirlerinin omuzları üzerine koyarak hep bir ağızdan zikre başlarlar. Genellikle "Hu" diyerek yapılan zikir sırasında gözler kapatılır; baş, kelime-i tevhidi temsil edecek biçimde sağa-sola sallanır. Kadirilerin ayrıca her sabah namazından sonra ya da günün uygun bir vaktinde okumak zorunda oldukları virdleri vardır. Allah'a hamd, Hz. Peygamber'e salat ve selam ile dualardan oluşan bu virdler Arapça olarak okunur. Kadiriye tarikatı İslam dünyasında en yaygın tarikattır. Tarikat merkezi Bağdat'taki dergahtır ve halen Geylânî'nin soyundan geldiği kabul edilen birisi tarafından yönetilir. 

Kadirilik' i Anadolu' ya ilk getiren kişi Eşrefoğlu Rûmî'dir (ö. 1469). Eşrefoğlu Rûmî'nin kurduğu Eşrefiye kolu, Kadirilik'in tanınmasında önemli bir rol oynamıştır. Eşrefiye'nin daha çok Bursa ve çevresinde yayılmasına karşılık, Kadirilik'i İstanbul'da tanıtan İsmailiye ya da Rûmiye denilen kol olmuştur. Bu kolun kurucusu İsmail Rûmî (ö. 1631) Anadolu ve Rumeli'de kırk kadar Kadiri tekkesi açmıştır. Anadolu Kadiriliğinin merkezi de İsmail Rûmî'nin İstanbul Tophane'de yaptırdığı Kadirihane'dir. Fas'tan Endonezya'ya kadar çok sayıda üyesi bulunan Kadirilik, kendisinden sonra zok sayıdaki kollar aracılığı ile güç ve etkinliğini arttırmıştır. Bu kolların başlıcaları Esediye, İseviye, Yafiiye, Hilaliye, Garibiye, Halisiye, Eşrefiye ve Rûmiye'dir. Kadiriler, mühr-i Kadiri denilen bir külah (sikke), çok süslü bir tac, değerli kumaşlardan yapılan kolları geniş ve belden bir kuşakla bağlanan haydariye ya da cübbe ve şalvardan oluşan özel giysileriyle diğer insanlardan ve tarikat üyelerinden ayrılırlardı. Türkiye'de varlığını günümüzde de sürdüren Kadirilik, üyelerinin "burhan gösterme" adını verdikleri şiş kaplama, kızgın fırına girme, ateşle oynama gibi gösterileri bugün de büyük ilgi çekmektedir. Ancak bu gibi gösterilerin Hz. Peygamber, sahabe ve tabiin devrinde görülmemiş bir takım bid'atler olduğu görülmektedir. Silsilesinin Hz. Ali'ye dayalı olduğunu iddia ettikleri bu tarikatta görülen şiş vurma, ateşe girme vb. davranışların Hz. Ali ile ilgisinin olmadığı ve bütün bunların sonradan uydurulduğu gayet açıktır.

























Kaynak: 
http://tr.wikipedia.org/
http://www.sevde.de/

Bodrum ilçesinde doğal güzelliğiyle tanınmış bir koy...

Kargıcak,
Bodrum’un en temiz denizine sahip Kargıcak, 200 metrelik çakıl plajı olan, rüzgârdan korunaklı bir koy. Balıkçı Barınağı olarak da bilinir.

Aspat,
Bağla koyunun biraz ilerisinde yer alan Aspat Koyu ve üzerinde bir Venedik Kalesi bulunan Aspat Tepesi gerçekten görülmeye değer. Yörenin ünlü halk şarkısında adı geçen Aspat yalısının, ismi kurak, sulanmaz anlamına gelen Aspartos'tan gelir.

Güvercinlik, 
Muğla iline 100 km, Bodrum ilçesine 20 km uzaklıktadır. Güvercinlik doğal ve doyumsuz güzelliği yanında, karşısında bulunan Salih Adası ile de ilgi çekmektedir.

Bağla koyu,
Bodruma 14 km uzaklıkta olan Bağla Koyu, yarımadanın en bilinen ve sevilen koylarından biridir. Bir dinozor kafası gibi uzanan Bağla Burnu 15. yüzyıl Piri Reis haritasında gösterilir.  

Karaincir koyu,
Bodrum'a 24 km. uzaklıktadır. Akyarlar ve Aspat koyları arasında bulunmaktadır.

Kadikalesi koyu, 
Turgutreis'in kuzeyinde ve Bodrum’dan yaklaşık 22 km uzaklıkta yer alır. Tarihi çok eskilere kadar inen bu koyun Lelegler tarafından iskan edildiği ve buradaki antik şehrin Pedasos ismiyle anıldığı biliniyor.  

Gümbet,
Bodrum’a sadece 3 km mesafede olan yarımadanın en ünlü koylarından bir tanesi. Sahildeki otellerin ve restoranların ortak olarak kullandığı plaj temiz ve ılık bir suya sahip. Dolmuşla beş dakikada ulaşmak mümkün. Gümbet’in arkasındaki tepede, Saldırşah mevkiinde, Halikarnas Balıkçısı ile ünlenen Cevat Şakir Kabaağaçlı yatmaktadır.

Salmakis ( Bardakçı ),
Tanrıların mesajlarını ulaştırma yetkisine sahip olan Hermes ile, aşk tanrıçası Afrodit’in oğlu olan Hermaphroditos, bugün çift cinsiyetin adı olarak, tarihten tıp diline geçmiştir. Kusursuz güzelliği ile ün salmış Hermaphroditos gölde su ile oynaşırken, su perisi Salmakis, ona vurulur. Aşkına cevap alamayan Salmakis, bütün tanrılara yakararak, ikisini bir beden yapmalarını ister, tanrılar bu isteği kabul ederek, Salmakis ve Hermaphroditosu tek vücut haline getirir ve çift cinsiyetin öyküsü de böylece vücut bulur. Bardakçı, adını Bodrum halkının 1970’lere kadar içme suyunu aldıkları pınardan almıştır. Yöre dilinde ‘bardak’ adı verilen bu testilerle su Bodrum’a taşınmıştır.Çevresinde, birçok dinlenme tesisi olan Bardakçı Koyu’nun plajı kumludur.

Bitez,
Ağaçlı anlamına gelen yerde artık ağaçlara rastlanmıyor.

Turgutreis,
Yarımadanın batı yakasında kalan koy adını Osmanlı denizcisi Turgut Reis’ten alıyor.

Ortakent - Yahşi,
En eski yerleşim yerlerinden biri olan yer Bodrum’a 20 km. mesafede. Az ilerdeki Yahşi koyu ise temiz deniz ve kumsalı ile tercih edilecek bir mekan. Ortakent evleri, yöresel mimarinin en güzel örneklerine sahiptir.
Görebileceğiniz en eski yapı, 1602’de savunma amacı ile yapılmış olan Mustafa Paşa Kule Evi’dir.

Karaincir,
Bağla’nın batısında yer alan yer temiz denizi ve kumsalıyla ünlüdür. Yazın esen poyraza karşı korunaklı olduğu için, teknelerin sığındığı bir koydur. 500 metre uzunluğunda kumsalı vardır, yörenin en güzel plajıdır.

Akyarlar,
Yarımadanın en uç noktalarından biri ve Kos adasına en yakın olan koydur. 

Gümüşlük,
Antik yazarlar, Gümüşlüğün bağımsız olarak para bastığından söz eder. Yöre halkı, çevrede bulduğu gümüş paralardan dolayı, bir gümüş madeni olabileceğini düşünerek, bölgeye Gümüşlük adını vermiştir. 

Yalıkavak,
Yarımadanın kuzeydoğu ucunda yer alan ve gittikçe gelişmekte olan sakin ve sessiz bir yer.

Gündoğan,
Bodruma seksen kilometre uzakta ve yamaçtan denize bakan bir koydur.

Gülköy - Türkbükü,
Eskiden iki ayrı köyken bugün birleşmiş durumda olan Gölköy ve Türkbükü sahil boyunca pekçok bar, restoran ve kulüb yer alıyor. Gün batımı ve dolunay manzarasıda görülmesi gerekli güzelliklereden.

Torba,
Bodrum' a en yakın koylardan biri olan Torba, yirmi yıl önce sadece sazlardan yapılmış salaş bir balıkçı lokantası olan, dar bir yola sahip küçük bir koyken, bugün büyük oteller ve devremülklerin yer aldığı popüler bir koy.
 

Müjdeli haber ...

Sava,
Muştu, (Farsça),
Beşâret. 
Sevinç haberi.
Haber. 
Müjde getiren.

Judo, karate gibi sporlarda teknik bir göstergeyi oluşturan hareketler dizisi ...

Kata,
Sözcük anlamı olarak form.

Tek ya da eşli olarak yapılan detaylı olarak düzenlenmiş hareketler dizisi anlamına gelen Japonca bir sözcüktür.

Judo, karate gibi sporlarda teknik bir göstergeyi oluşturan hareketler dizisidir. Kata denince akla Savaş Sanatları gelir. Geleneksel Japon Tiyatrosu Kabukiden, Geleneksel Çay Seremonisine kadar birçok Japon Kültürü ögesinde kullanım alanı bulmuştur.



Kata, Aikido, İaido, Judo, Jujutsu, Kendo ve Karate gibi tüm Japonya ve Okinava kökenli Savaş Sanatlarında kullanılır. Tai Chi Chuan ve Taekwondo gibi diğer sporlarda da, Kata yerine Çince ya da Korece isimlerle aynı tür eğitim yapılır. Her savaş sanatında  Kata eğitiminin çalışmasının yoğunluğu değişir. Birçok dövüş sporu karşılaşmasında Kata dalında yarışmalar yapılır. 

İaidoda tek başına çalışılan katalar, çalışmanın neredeyse tamamını oluştururken, Judoda bir eş gerektiren katalar sadece Dan Sınavları için çalışılır.

Kenjutsu eğitimin ilk seviyelerinde, Katalar çok yavaş yapılır.

Karate eğitiminde kullanılan Kata, yürüyerek ve kendi etrafında dönerek çeşitli yönlere, ortalama 20 ila 70 arası tekniği uygulanır.
































Kaynak;  http://tr.wikipedia.org/

Adını İbni Rüşd’den alan ve “İnsan aklıyla Tanrı aynı şeydir, ruh ölümlüdür” gibi düşünceleri savunan görüş...


Averroizm,
Averroes, (Latince),
(D.1126-Ö.10.Aralık 1198),
Endülüslü-Arap felsefeci ve hekim, bir felsefe, fıkıh, matematik ve tıp alimi,
Adını İbni Rüşd’den alan ve insan aklıyla Tanrı aynı şeydir,ruh ölümlüdür gibi düşünceleri savunan görüşün ismi,
İbni Rüşd, Endülüs’ te yetişen meşhur filozof, doktor, astronomi bilgini ve matematikçi.


İsmi, Muhammed bin Ahmed olup, künyesi Ebü’l-Velîd’dir. Babası, Kurtuba kâdısıydı. Ehl-i sünnet âlimi olan Muhammed ibni Rüşd dedesidir. Dedesine nisbetle İbn-i Rüşd diye meşhur olmuştur. Avrupa’da Averroes adıyla tanınır. 1120 (H.514)’de Endülüs’ün Kurtuba şehrinde doğdu. 1126 (H.520)’da doğduğunu bildiren kaynaklar da vardır. 1198 (H.595)’de Merrâkûş’ta vefât etti.


Eserleri:
1) Külliyât fit-Tıb, 
2) Mukaddemât, 
3) Nihâyet-ül-Müctehid, 
4) Et-Tahsîl, 
5) Kitâb-ül-Hayevân, 
6) Zarûrî, 
7) Telhîsü Kütübi Aristotales, 
8) Telhîsü İlâhiyyât-ı Nikolavus, 
9) Tehâfüt-üt-Tehâfüt, 
10) Şerhü Kitâb-ün-Nefs li-Aristotales, 
11) Şerhu Kitâb-üs-Semâ vel-Âlem li-Aristotales, 
12) Makâle fil-Kıyâs, 
13) Muhtasar-ı Mecistî,
 14) Fasl-ül-Makâl vel-Keşf an Menâhic-il-Edille, 
15) Kitâbü Mâbâdet-Tabîa, 
16) Şerhul Urcûze fit-Tıb, 
17) Makâle fî Cevher-il-Felek eserlerinden bâzılarıdır.

Küba kökenli bir dans ...

Son,
Salsa’nın atası sayılır, 
Caz
Havana, New-Orleans.
Çaçaça 
1950 ’lerin gözde dansı ve müziği.
Habanera
Küba’daki ispanyol topluluğu içinde gelişmiş, çiftlere has, ağır ve duygu yüklü bir dans.
Danzon
Küba’nın Matanzas şehrinde, toplumun varlıklı kesimlerinde ortaya çıkmış bir dans.
Konga,
Mambo, 
1930-1940 yılları arasında doğmuş bir dans.

Rumba,
En eski Afro-Küban artistik formu.
Salsa,
Bu müziğin köklerinde Karayipler, Orta ve Güney Amerika var.
Salsanın en tanınan biçimleri Rumba, Son ve Danzon.
Son, Salsa’nın atası sayılır.
Timba,
Çok dinamik bir salsa türüdür.
Yambu,
En eski rumba stili.



























Kaynak: http://www.bulmacabul.com

Popüler Yayınlar

Yeni içerikler için takip edin!