İsmail Peygamber’in oğullarından birinin adı...


Edbil,
İsmail aleyhisselam, Şam diyarında (Filistin, Suriye) doğdu. Babasi İbrahim aleyhisselam, Allahü Tealanın emriyle, annesi Hacer Hatunla birlikte Mekke'ye götürdü . Yanlarına bir miktar yiyecek ve su ile birlikte şimdiki Kâbe'nin bulunduğu yere bırakarak Şam'a döndü. Bir rivayete göre İbrahim aleyhisselam Hacer Hatunu Kâbe'nin bulunduğu yere bırakınca o: "Sen bizi kime bırakıyorsun. Bize kim bakacak ?" sorusuna İbrahim aleyhisselam:"Ben sizi Allah'a bırakıyorum" demiştir. Hacer Hatun bunu duyunca:"O zaman işini yaptıysan gidebilirsin" demiştir. Hacer Hatun su ararken, şimdiki zemzem kuyusunun yerinde yatan İsmail aleyhisselam tepindi. Hacer Hatun oğluna su verebilmek için yedi kez Safa ile Merve arasında koşuştu ise de su bulamadı. O zaman ayaklarını vurduğu veya Cebrail aleyhisselam ın vurduğu yerden Zemzem suyu çıktı. Hacer Hatun burada yaşarken, Yemen tarafından Cürhüm kabilesi gelip Mekke'nin bulunduğu yere yerleştiler.

 Hz. İbrahim bir ara bir rüya gördü. Bu Yüce Allah'ın bir vahyi idi. Ona oğlu İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz 12 yaşında bulunan Hz. İsmail'i, Mekke'de Sebir dağının eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu Allah rızası için kurban etmek istiyordu. İsmail aleyhisselam da:" Babacığım , emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun" diyordu. Bu Allah yolunda fedâkarlığın en yüksek bir nişanı idi . Ama, Allahü Teâlâ rüyasında sadakat göstermesi üzerine ona bir koç ihsan buyurdu. İsmail aleyhisselam böylece kurban edilmekten kurtuldu. Kurban bayramını da biz müslümanlar da vak'a yüzünden ihya etmekteyiz. Halilullah'ın hangi oğlunu kurban ettiği kesinlikle bilinmemektedir. Kur'an-ı Kerim'de sadece oğlunu kurban ettiği belirtilmektedir:«Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum ! Rüyada seni bogazladığımı görüyorum; bir düşün ne dersin ? dedi. O da cevaben : Babacığım ! Emrolundugun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun, dedi » . Fakat cumhura göre kurban edilen çocuğun İsmail aleyhisselam'ın olduğu kanaatindedir. Bazı müfessirlere göre ise İsmail aleyhisselamın değil de İshak aleyhisselamın kurban edildiğini öne sürmektedirler. Yalnız, bu fikri Israilogulları da söylemektedirler.
Hz. İsmail gençlik çağına gelince, Cürhümlülerden iki defa evlendi . Daha sonra tekrar Mekke'ye gelen İbrahim aleyhisselamla birlikte Kâbe-i Muazzamayı inşâ ettiler ve hac ibadetini yaptılar . İsmail aleyhisselam Yemen kabilelerine (Cürhüm kabilesi) ve „Amalika" denilen eski bir kavme peygamber olarak gönderildi. İnsanlara babası Hz. İbrahim'e bildirilen dinin hükümlerini tebliğ etti ve daveti 50 yıl sürdü. Buna rağmen malesef pek az kimse iman etti. İshak aleyhisselamı yanına davet edip kızını onun oğlu İlyas'a nikahla dive bazı vasiyetler de bulundu. Babası İbrahim aleyhisselam'ın ölümünden 40 sene sonra , 133 veya 137 yaşlarında iken Mekke'de vefat etti. Ekseri rivayete göre Mescid-i Haram'da Kabe-i Muazzamanın kuzey duvarı önünde bulunan Hatim denilen yere defn edildi. İsmail aleyhisselamın 12 oğlundan çoğalan torunları zamanla Arabistan Yarımadası'nın her tarafına yayıldılar. Peygamber efendimizin (s.a.v.) 20. dedesi Adnan ile İsmail aleyhisselam arasında 30 baba vardı . Peygamberimiz efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i şerifinde : « Allahü Teâlâ Ademoğullarından (Hz.) İsmail'i seçti. İsmail'in evlâdından (oğullarından) Kinane'yi, Kinaneoğullarından Kureys'i seçti ve ayırdı. Kureyş'ten Haşimoğullarını, Haşimoğullarından da beni seçti ve ayırdı » (Kadizâde) buyurmuştur.

Güney Amerika’nın tropikal ormanlarında yaşayan bir kuş...

Oropendola,
parıltı,
Oropendola' lar Amerika gerçek sarı - asmasıgillerin    tropikal    kuşaklarda yaşayan akrabalarıdır. Bunlar bazen 90 santim uzunluğunda olabilen asılı yuvalar örerler. Bu yuvalar genellikle çok yüksek bir orman ağacından aşağı sarkıtılmıştır. Oropendola'lar genel olarak koloni halinde yuva yaparlar. Bazen bir tek ağacın dallarından torba gibi bir uçla son bulan ince, uzun 30, 40, hatta daha fazla oropendola yuvasının  sarktığı  görülür.


Erkekler dişilerden daha iridirler ve inek kuşun erkeği gibi onlar da gürültülü flört çağırılarını öttürürken akrobasi numaralarına baş vururlar. 

Çalışkan dişiler bu sırada asılı yuvaları örmekle ve yavruları büyütmekie meşguldürler. Bazı oropendola'lar karga kadar iridirler. Bu kuşlar, yakın akrabaları Amerika sarı-asmagîlleri gibi sarı ve siyah veya turuncu ve siyah olabilirse de, en iri türlerden bazılarının tüylerinde yeşilimsi bir parıltı dikkati çeker.

Yelken yarışlarında, yelkenin yüzeyini küçültme eylemi...

Rif,

Tasavvufun tekkeler çevresinde tarikatlar biçiminde kurumlaşmasına tepki olarak gelişen tasavvuf anlayışı....

Melamilik,
Melamiye,
Melametiye.
 
Her türlü gösteriş ve dünya kaygılarından uzak kalmayı öğütleyen Sünni tarikatı.
Melamilik, tasavvufa ve tarikatlara karşı, İslamiyetin ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve yüzyılımıza kadar devam eden bir reaksiyon olarak doğmuştur. Sufilerin bir kısmının "en yüksek makam" saydığı, bir tür gizli inanç sistemi.
Melamet, sözlükte kınamak, ayıplamak ve sitem etmek manalarına gelir.


Melamilik yoluna bağlanan kimseye de "Melami" denir. Melamiliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de vardır. Melamiliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır.

Melamiler kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah´a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak, Melamilikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur. Melamiler kimseye dertlerini açmazlar. Birbirlerinin yardımına koşarlar. "Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır" derler.

Melami, kendini içinde yaşadığı toplumdan, halktan hiç ayırmaz. Fakirane ve kalenderane bir davranışla gerçek özünü gizler. Dış görünüş bakımından halka açık olan Melami’nin gönlü, kendini Hakk’a veren ermişlere, kendini Allah’a adayanlara açıktır.

Çeşitli bitkilerden elde edilen una benzer bir madde...

Nişasta, Farsça,  
İng. starchFr. amidon.
Kaba formülü (C6H10O5)n olan, amiloz ve amilopektin kısımlarından oluşmuş, bitkiler tarafından üretilen, saf halde beyaz, amorf toz şeklinde olan soğuk suda, alkol ve eterde çözünmeyip, sıcak suda kısmen çözünen, patlayıcı yapımında, indikatör olarak ve tekstil endüstrisinde kullanılan, metabolik fonksiyonlarda glikojene dönüşerek karaciğerde depolanan, destrin ve glukoza hidroliz olan polisakkarit veya karbohidrat polimeri.
Bitkilerde depo maddesi olarak meydana getirilen polisakkarit. Besin ve başka işleyim dallarında yaygın olarak kullanılan bitkilerce üretilen, ak renkli bir karbonhidrat.

Dünyadaki bitkilerin çoğunda, selülozdan sonra en fazla bulunan maddedir. İnsanın günlük karbonhidrat ihtiyacı 350-450 g olup, bunun çoğu nişasta şeklinde alınmakta ve bu, sindirim enzimleri tarafından yavaş yavaş üzüm şekerine (glikoz) çevrilmektedir. Amiloz, nişastada % 20-30 oranında bulunur. Amilopektin, nişastada % 70 oranında bulunur. Sıcak suda ısıtılırsa önce şişer ve sonra üzeri zamkla kaplanır. İyot çözeltisiyle menekşe, kırmızı menekşeye kadar değişen renk verir.  

Alfa-glikozidik zincir biçiminde oluşan, hidroliz olduğunda yalnızca glikoz veren, bitki hücrelerinde bulunan ve özellikle, yumrularda ve tohum endosperminin başlıca kısmını oluşturan, beyaz, kokusuz, tatsız, granül veya toz durumda depo polisakkarit.

Nişasta, bitkilerde meyve, tohum, kök gövdesi (rizom) ve yumru köklerde bulunur. Türkiye'de nişastanın başlıca kaynakları buğday, pirinç, patates ve mısırdır. Ekmek önemli bir nişasta kaynağı olup buğdaydan hazırlanır. Fasulyeler da (bakla, mercimek, bezelye) nişasta bakımından zengindir.

Dünyada yaygınca kullanılan nişasta kaynakları arasında arrakaça, karabuğday, muz, arpa, manyok, konjak, kudzu, oka, sago, süpürgedarısı (sorghum), taro, Hint yeralması ve tatlı patates sayılabilir. Nişasta işlenmiş gıdalara sıkça kullanılan bir katkı maddesidir. Nişasta önceden pişirilip pudding tipi gıdalara koyulaştırıcı olarak katılır. Eczacılıkta dolgu maddesi olarak kullanılır.








Kaynakça,
http://tr.wikipedia.org/

Kars'ın Kağızman ilçesinde, Ortaçağ'da yapılmış bir kale…


Keçivan,  
Geçivan, 
Geçvan.


Kars'ın Kağızman ilçesine bağlı Tunçkaya köyündedir. Keçivan Kalesi'nin içinde bir cami ve kilise bulunuyor. Günümüze kadar gelmiş olan kale talan edilirken kilise ve kalenin taşlarının sökülerek ev yapımında kullanıldığı bildirildi. Kalenin burçları ise ahır olarak kullanılıyor. Tarihi eser niteliğini taşıyan ve üzerinde insan figürleri bulunan resimli taşlar evlerin duvarlarında süs olarak kullanılıyor. Üç tarafı sarp kayalarla çevrili kalenin tek giriş kapısı Batı kısmında bulunuyor. Kale bu yüzden 'Tek Kapılı Kale' unvanına da sahip.     

Keçivan Kalesi, Kağızman ilçesinin kuzeybatısında yer alan Aladağ' ın hemen eteğindedir. Eski sancak merkezi bir kaledir. Kaynaklar ve halk arasında Keçivan, Geçivan, Geçvan adları ile anılmakta olup, kalenin bulunduğu yerleşim yeri 1960 sonrası Tunçkaya köyü olarak isim almıştır.

Evliya Çelebi 1640 yılında Doğu'ya gerçekleştirdiği seyahatinde bu kaleyi (Geçivan-ı Dudman Kalesi) olarak tanıtmıştır. Evliya Çelebi, bin 200 kadar toprak örtülü evi, üç adet camisi, 40-50 kadar dükkanı, bir kale ağası ve 300 kale neferi olduğunu belirtmiştir. Kalenin doğu ucundaki sarp iç kale semtinde 12. sır Selçuklu tarzında yapılmış bir kümbet bulunmaktadır. Birçok kez saldırıya uğramış olan kale yıkılmış, tekrar onarım görmüştür.   

Tek kapılı şehir diye adlandırılan üç tarafı uçurumlu, kayalıklar üzerine kurulu kale giriş kapısındaki yüksek hisarları ve surlarıyla ayakta olup Saka Türklerinin hükümdarı Alp Er Tonga'nın hatırasını yaşatmaktadır.

Doğu Karadeniz’de çam ağacından yapılan ve peynir, yağ gibi yiyecekleri koymaya yarayan büyük fıçı...

Kadina,
Kurun,
Doğu Karadeniz yöresine özgü, çam ağacından yapılan ve ''kurun'' da denilen fıçı.

Üzerine et konmuş özel İran pirinciyle pişirilmiş pilav...

Çilav, (İran Pilavı).

Malzemeler;
1 paket çilavlık pirinç (jasmin,amberbu veya basmati) (kişi başına ½ bardak hesap edilir)
1,5 litre su
3 kaşık tereyağı, Tuz

Yemek Tarifi
Pirinç akşamdan ıslatılır (veya 4-5 saat önce) su kaynatılır. Kaynayan suya daha önceden ıslatılmış, yıkanmış ve süzülmüş pirinç atılır. 1-2 defa kevgir ile karıştırılır ve 6 dakika pişirilir. 6 dakika sonra hemen kevgire alınıp süzülür, üzerine 1 bardak soğuk su gezdirilir ve tekrar bir tencereye alınır. Üzerine hafifçe kızdırılmış yağ ilave edilir. 1-2 defa çevrilip demlenmeye bırakılır ve sıcak olarak servis yapılır.


Kuzu Etli Çilav-İran,
Malzemeler;
1 kg kemiksiz kuzu budu (kuşbaşı doğranmış)
4 çorba kaşığı rafine yağ
2 soğan (dilimlenmiş)
1+1/2 su bardağı su
1 tatlı kaşığı tuz
1 kahve kaşığı tarçın
1 çay kaşığı karabiber
2+1/2 su bardağı pirinç (yıkanıp, 30 dakika ıslatümış ve süzülmüş)
500 gr taze bakla
90 gr (6 çorba kaşığı) tereyağı (eritilmiş)
3 çorba kaşığı dereotu (doğranmış)

Yapılışı;
Rafine yağı büyük bir tencerede orta ateşte ısıtınız. Kuşbaşı etleri iki üç defada kahverengi olana kadar sote ettikten sonra bir delikli kepçeyle bir tabağa aktarınız. Soğanları tencereye koyup ara sıra karıştırarak 10 dakika pembeleşinceye kadar kavurunuz. Etleri tekrar tencereye koyup tuzun yarısını, tarçını, biberi ve suyu da koyup karıştırınız. Ateşi kısıp tencerenin kapağını kapatarak 35 dakika, etler yumuşayana kadar pişiriniz. Tencereyi ateşten alıp, bir kenara bırakınız.  Önce fırınınızı orta sıcaklığa getirip (180°C) ısıtınız.
Çilavı için büyükçe bir tencereyi yarısına kadar suyla doldurup harlı yüksek ateşte kaynatınız. Pirinci ve kalan tuzu katıp 1,5 dakika daha kaynattıktan sonra, pirinci bir kaba süzünüz. Aynı tencerede baklaları da 10-15 dakika kaynatınız. 

Tereyağı tencereye koyup pirincin, baklanın ve dereotunun yarısını sırayla katınız. Delikli bir kepçeyle öteki tenceredeki kuşbaşı etleri ve soğanları da tencereye koyunuz. Geriye kalan baklaları, dereotunu ve en üste pirinci yayıp, üstüne etlerin içinde piştiği suyu dökünüz.
Tencereyi harlı ateşte bir taşım kaynatınız. Ateşten indirip kapağını kapayarak fırına sürünüz ve pirinç pişip suyunu çekene kadar 30 dakika pişiriniz. Fırından alıp hemen servis ediniz.
 
Dereotu;  İran yemeklerinde çok kullanılır ve bu kuzulu çilava da lezzet katar. Kuzu etli çilav, baş yemek olarak yanında yoğurtla yada çoban salatasıyla servis edilebilir. 

Babillilerin sıvıları ölçmekte kullandıkları bir hacim ölçüsü birimi...

Ka,

Astronomi ve matematik alanlarındaki çalışmalarıyla Türklerde gözleme dayanan bilimsel araştırmaların gelişmesinde büyük çaba göstermiş XVI. yüzyıl Osmanlı Bilgini...

Mirim Çelebi, (d.? – ö. İstanbul, 1525), 
Türk matematikçi ve astronom.

Asıl adı Mahmut olup, 16. Yüzyılda yaşamış, tanınmış Osmanlı matematik ve astronomi alimlerindendir. Dedesi ünlü Ali Kuşçu'dur. İstanbul'da doğdu. Ali Kuşçu, annesi tarafından büyükbabası olur. İstanbul’da medrese öğrenimi görerek müderris oldu. Medreselerde okudu ve Şehzade Bayezid'in şehzadeliği zamanında hocalık etti ve onun zamanında önemli makamlarda görev aldı. I. Selim döneminde (1512 – 1520) Anadolu kazaskerliğine getirildi. Gökbilimde gözlem yönteminin gelişip yaygınlaşması için çaba gösterdi. Tusi’nin Zic’i ilhani adlı yapıtına dayanarak Uluğbey'in ünlü "Zeyç" ini farsça şerhetmiştir. Düstur ül-amel ve tashih ül-cetvel adıyla farsça bir şerh yazdı. Büyükbabası Ali Kuşçu’nun gökbilimi konusundaki Fethiye adlı risalesini, yapıtını yorumladı.  Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi daha vardır.

Astronomi konusunda El-Makasit adlı yapıtı da vardır. Ölümü İstanbul’da 1525 yılında olmuştur.

1890’da kurulan ve Doğu Anadolu topraklarını da kapsayan bir Ermeni devleti kurmayı amaçlayan siyasal örgüt...

Taşnaktzutyun,
Taşnaksutyun,
Daşnaksutyun,
Taşnak Partisi,
Ermeni Devrimci Federasyonu,

Radikal milliyetçi Ermeni siyasi örgütü. Ermenistan'ın bağımsızlığını sağlamak amacıyla 1890'da kuruldu. Halen gerek Ermenistan Cumhuriyeti'nde gerek diasporadaki Ermeniler arasında aktif bir siyasi partidir. Ermenice adıyla Daşnaksutyun olan örgütün adı dilimize Bir takım ses değişikliklerinden sonra Taşnaksutyun olarak geçmiştir ve kısaca Taşnak adıyla da bilinir. 

Ermenice'de Federasyon anlamına gelir.Çünkü örgüt özellikle Rusya'daki Ermeni örgütleri başta olmak üzere birçok örgütün birleşmesinden oluştuğundan bu adın verilmesi uygun görülmüştür.

1890'da Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te Krisdapor Mikaelyan, Simon Zavaryan ve Stepan Zoryan tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Osmanlı Devleti'nde Ermeniler için özerk bir bölge kurulmasını sağlamak, Ermeni yerleşimlerini muhtemel saldırılarına karşı korumak, ve bu uğurda çalışan Ermeni fedai gruplarını bir çatı altında toplamaktı.

Bir tür kerpiç duvar örgü düzeni...

 Analıkuzulu,

Genellikle küçük, tek katlı ve geçici yapılarda uygulanırlar. Bu gereçlerle inşa edilecek yapıların subasman kotuna kadar mutlaka taş malzemeyle yapılmaları gerekir. Pişirmeden yapılan kerpiç her ne kadar dayanıklı bir inşaat malzemesiyse de, yağmur ve don gibi hava koşullarına korunmaksızın maruz kalırsa, zamanla aşınır.

Kerpiç; balçık, kil gibi doğal gereçlerin saman, kıyılmış bitki sapları ya da kökleriyle ve plastik kıvamda suyla karıştırılıp yoğurulması sonucu elde edilir. Daha sonra ahşap kalıplarda kalıplanan kerpiç açık havada kurutulmaya bırakılır. 

Kerpiç genelde iki boyutta imal edilir;
Kuzu Kerpiç. 10 x 13 x 28 cm. boyutunda prizmatik
Ana Kerpiç. 10 x 28 x 28 cm. boyutunda olur.

Kerpiç yapı elemanlarıyla örülen duvarların kalınlıkları, 13 ya da 28 cm. kadar olur. Duvar örgüsünde kullanılan harç da yine aynı karışımdan oluşur; yatay derzler 2.0 – 2.5 cm. düşey derzler de 2.0 cm.yi geçmemelidir.

Kerpiç yapılar yalnızca sıcak ve az yağmurlu iklim bölgelerinin yapıları değildir; bugün Almanya' da bile birkaç katlı kerpiç yapılar kısmen asırlardır ayakta durmaktadır. Bunun için yapının sağlam bir biçimde yapılmasının yanı sıra, özellikle sürekli izlenerek gerektiğinde düzeltilen veya yenilenen iyi bir sıva şarttır. Bu örtü yağmur suyunun duvarın içine işlemesini önlediği gibi dona karşı da yapı dokusunu korur. Kerpiç duvarın kendisi de bir dereceye kadar nemlense de, nemi rahatlıkla yeniden dışarı verir ve duvar dokusunda yeterince küçük boşluklar bulunduğundan don yüzünden oluşan esnemeleri de kaldırabilecek yapıdadır.

Sıvayı dayanıklı kılmak için birçok deneme ve yöntem bilinmektedir. Kireç katılmasından öküz kanı karışımına, gübre şerbetinden inek pisliği veya kemik tutkalı katmaya kadar bir dizi tarif vardır. Hititler'in herhangi bir katkı maddesi kullanıp kullanmadıkları bilinmediğinden, hiç bir katkı maddesi kullanmaksızın kerpiç üretiminde kullanılan karışım ile duvarlar sıvanmıştır. 

Sıva çamuru kullanılmadan önce en az on gün kadar karıştırıldığı çukurlarda bırakılmıştır. Mayalama adı verilen bu işlem, kil minerallerinin birbirleriyle daha iyi kaynaşmasını ve böylece sıvanın hava etkilerine karşı daha fazla dayanıklı olmasını sağlar.

Sıva, kerpiç duvar ıslatıldıktan sonra elle duvara sürüldü; sıvacı malasıyla sürüldüğünde, sıvanın duvara yeterince tutturulamadığı izlendi. Sıva tabakası oldukça incedir ve özenle sürülmelidir. Kuruduktan sonra oluşan çatlakların çoğu, ikinci bir sıva tabakasının sürülmesiyle kapanır. Bundan sonra ortaya çıkan ince çatlakların çoğu, sıva malzemesinin inceltilmesinden oluşmuş bir bulamacın geniş bir fırçayla sürülmesiyle kapanır. Bu şekilde oluşturulan sıva, dümdüz bir satıh oluşturmayıp, duvar örgüsünün anlaşılmasını sağlayacak kadar incedir. Aynı zamanda sıva duvardan kopup dökülecek bağımsız kalın bir tabaka olmadığından duvar ile sıva arasında iyi bir bağlantı oluşmaktadır. Şimdiye kadar yapılan gözlemlerde sıvanın en çok yağmur damlalarından etkilediği ve özellikle korkuluk duvarı üstü, mazgal dişlerinin üstü gibi yatay yüzeylerde bu şekilde zamanla sıvada incelme oluştuğu saptanmıştır.

Yüksek rakımlı ülkelerde turizm ve dağcılık etkinlikleri arasında yer alan yürüyüş gezileri...

Trekking,

Doğada, bir noktadan diğer bir noktaya varmak amaçlı yapılan, genelde hafif tempolu sportif yürüyüşlerdir. Trekking de temel kurallardan en önemlisi ekip düzenidir. Ekipteki en deneyimli kişi ekip başı ve en deneyimsiz olan onun arkasında yer alır. Yürüyüşün tek sıra halinde yapılarak grubun dağılmasının engellenir.  Trekking de yürüyüş düzeni, molalar, rota vb. gibi kararları ekip başı alır. Ekibin en arkasındaki artçının görevi ise kopma veya düzensizlikleri belirleyerek ekip başı ile koordine olarak olası kazalara karşı tedbir alır.

Ekip içinde haberleşme söylenecek şeyi herkesin bir önündekine yada bir arkasındakine söylemesiyle gerçekleştirilir. Bu, özellikle taş düşebilecek, tehlikeli kulvarlardan geçerken yararlı olur. Bağırmadan gerçekleştirilen bu teknik ile bir ses yankılanmasından bile etkilenebilecek, bağları zayıf taşların düşmesi engellenir.

Yürüyüş sırasında herkesin sırtında küçük bir sırt çantası bulunmalıdır. Sırt çantasının içinde yürüyüşün uzunluğuna göre en az bir litre su, hava koşullarına göre bere, eldiven, yağmurluk ve çeşitli giyecekler, ilk yardım çantası gibi malzemeler bulunmalıdır. Herkes bir yürüyüş sırasında ihtiyacı olabileceğini düşündüğü malzemeleri yanında taşımak zorundadır.

Trekking sırasında seçilecek giyecekler yünlü yada yün,sentetik karışımı olmalıdır. Pamuklu giyecekleri kullanmamakta yarar vardır. Bunun nedeni pamuklu giyeceklerin çabuk ıslanması ve ıslandığında geç kurumasıdır. Yünlü giyecekler giyildiğinde bu tip sorunlarla karşılaşılmaz. Çok kalın ve az kat giymek yerine, ince ve çok kat giyilmelidir. Böylece terlendiği zaman soyunup, üşündüğü zaman giyinilerek belli bir vücut sıcaklığı korunmaya çalışılır. Doğada ne üşümek ne de terlemek iyidir. Ayrıca seçilen giyeceklerin düğmeli ya da fermuarlı olmasına dikkat edilmelidir. İnsan, vücut sıcaklığının %70' ini başından kaybeder. Bu nedenle, gerektiğinde bere giyilmelidir. Kot pantolon yerine kadife yada yünlü pantolonlar tercih edilmelidir. Kot pantolon vücudu soğuk tutar ve ıslandığında kurumaz. Ayakkabı olarak da postal yada bot türü ayakkabılar giyilmelidir. Spor ayakkabı ya da su geçirebilecek herhangi boğazsız bir ayakkabı kişiyi her an zor bir durumda bırakabilir.

Güneşli havalarda güneş çarpmasından, cilt yanıklarından ve güneş körlüğünden korunmak için şapka, güneş kremi ve güneş gözlüğü kullanmakta yarar vardır.

Trekking esnasında gelişigüzel mola verilen molalar daha fazla yorgunluğa neden olur.Yürüyüş sırasında gereksiz iniş-çıkışlardan kaçınmak gerekir. Ayrıca yürüyüşte kurallara uyulmalı ve taş düşme tehlikesine karşı da dikkatli olunmalıdır. Rotanın kaybedilmemesi için nirengi noktalarına dikkat edilmelidir.

Doğa yürüyüşleri sırasında yörenin çoban köpekleri tedirginlik yaratabilmektedir. Bu tedirginliğin yaşanmaması için mümkünse sürürlerden uzak durulmalıdır. Köpeklerle karşılaşıldığı takdirde ise soğukkanlılığı yitirmemek ve kaçmaya çalışmamak gerekir. Ani hareketlerden ve özellikle de köpeğe tas atmaktan kaçınılmalıdır. Bu durumda yapılacak en iyi is yavaşçana yön değiştirip sürünün uzağından geçmektir.

Trekking her mevsimde yapılabilir; ancak hava ve ortam şartlarına, uzunluğuna ve zorluk derecesine göre gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Trekking parkurları birkaç saat sürebileceği gibi birkaç hafta hatta ay da sürebilir.

İlkçağda Mısırlı kadın dansçılara verilen ad...

Alime,
İlkçağda Mısır' da ayrı bir sınıf oluşturan ve çok kültürlü olan kadın dansçılara verilen ad.
Bilgin kadın.

Eski Yunanlıların savaş gemisi... .

Trieres,

Yunanistan' ın erken arkaik döneminde, gemiler hem savaşlarda, hem de bunlardan ayrılmayan ticari seferlerde kullanılıyordu. Daha sonra ticari gemiler (şişkin bordalı) ve savaş gemileri (uzun) ayrımı ortaya çıktı. Savaşta önce pentekontoroslar (50 kürekçi), VI yy.'ın ortalarından başlayarak da (en büyük donanma Sisam'lı Polykrates'in donanmasıydı) trieres' ler kullanılmıştır. Bunların uzunluğu 36 m, genişliği 6 m, çektiği su 1 m, çektiği hava 2,20 m, yelken takımı 175 m2, kürek sayısı 170, mürettebatı 200 kişiydi. 3 kata dağıtılan kürek takımında 62, 54 ve 54 olmak üzere 170 kürekçi yer alırdı. Generaller, deniz savaşlarında düşmanın küreklerini kırmak, triereslerin mahmuzuyla teknesini delmek için taktikler geliştirirlerdi. Bu çarpışmalar, çoğu kez düşman topraklarını yağmalamaya hedef olan çıkarmalar yapılmasıyla sonuçlanırdı. Trieresler, bu amaçla epibates denilen denizci askerler ve okçular taşırdı. 
 
Klasik dönemde, en etkili yunan donanması, Atina'ya aitti. Atina donanması, Laurion madenlerinin geliriyle, Delos birliği üyelerinin vergileri ve zengin yurttaşlara özgü trierarkhia ile finanse edildi. Hellen döneminde, Rodos donanması deniz polisi görevini üstlendi. Korsanlar, Lemboi adlı hızlı sandallardan yararlanmada ustaydılar. Yunan sömürgesi olan Marsilya kentinin, denizcileri, özellikle de Pytheas ve Euthymenes, Herakles Sütunları'nın ötesine uzanan yolculuklarıyla ün yaptılar.

Slavların batı kolundan olan bir ulus...


Çek,
Leh,
Vendler,
Moravyahlar,
Slovaklar. 

Slavlar, Orta ve Doğu Avrupa ile Asya' nın Büyük Okyanus'a kadar uzanan kuzey kesiminde yaşayan kalabalık bir halk topluluğudur. Slavlar'ın anayurdu, bugün SSCB'nin güneybatısındaki Karpat Dağları'nın kuzeydoğusunda yer alan Vistül, Pripet ve Dinyester ırmaklarının havzalarıydı. Günümüzde sayıları 200 milyonu aşan Slavlar, Avrupa'da birbirine yakın diller konuşan en büyük etnik gruptur. Slav dilleri Hint-Avrupa dil ailesine girer. Slavlar fiziksel görünüş bakımından büyük farklılıklar gösterir.

Slavlar üç alt gruba ayrılır: 
Doğu Slavlar; Ruslar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar,
Batı Slavları; Lehler, Vendler, Çekler, Moravyahlar, Slovaklar
Güney Slavlar; Slovenler, Sırplar, Hırvatlar, Makedonyalılar.

Çiftçilikle uğraşan bir topluluk olan Slavlar'ın göçleri, Gotlar gibi akınlar düzenleyen birçok Germen kabilesine oranla daha yavaş gerçekleşti. Slavlar 9. yüzyılda batıda Elbe Irmağı ve Bohemya içlerine, güneyde Balkan Yarımadası'na ve doğuda Ural Dağları'na doğru yayıldılar. Bir yüzyıl sonra Batı Slavla-n'nın bir bölümü Polonya ve Bohemya'ya yerleşerek küçük devletçikler kurdular. Doğu Slavları ise daha sonra büyük Rus İmparatorluğu'nu kurdular. Slavlar ortaçağda Hıristiyan oldu. Lehler, Çekler, Moravyahlar, Slovenler ve Hırvatlar Katolik, geri kalanları da Ortodoks mezhebini benimsedi.
Bağımsız bir yapısı olan Slav halkları arasında dış düşmanlara karşı hiçbir zaman birlik sağlanamadı. Başlangıçta Gotlar'ın, sonra Hunlar'ın egemenliği altına giren Balkan Slavları, 14.-19. yüzyıllar arasında Osmanlı egemenliği altında yaşadı. Bohemya bu tarihten sonra Habsburg hanedanından hükümdarlara, Sloven ve Hırvatlar ise Macaristan'a bağlandı. Ruslar'ın büyük bir bölümü uzun süre Moğol ve Tatarlar'ın yönetiminde kaldı.

19. yüzyılda çeşitli ülkelerdeki Slavlar'ı ulusal bağımsızlıklarına ve özgün Slav kültürüne kavuşturmak için bazı girişimlerde bulunuldu. Slavlar'ı yabancı yönetimlerden kurtarıp tek bir Slav ulusu oluşturmak amacıyla örgütler kuruldu. Ne var ki, Slavlar kendi aralarında anlaşamadıklarından bu türden girişimler başarılı olamadı.
Sırbistan ve Bulgaristan 1913'te Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazandı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra (1914-18) iki bağımsız ülke daha kuruldu: Çekler ve Slovaklar' dan oluşan Çekoslovakya ile Slovenler, Sırplar, Hırvatlar ve Karadağhlar'dan oluşan Yugoslavya. 18. yüzyıl sonlarında komşulannca paylaşılmış bulunan Polonya da yeniden bağımsızlığına kavuştu. 

Sümerlerde yeraltı sularının tanrısı...


Apsu,
Ap-zu,
Apsu,
Absu.

İlk insanlar, yaşamın sarmal gelişimini mevsimlerde izlemişler, doğum ölüm döngüsünü yeraltı sularına bağlamışlardır. 

Yeraltı suları, ilkbaharda bütün doğaya canlılık verirler, yazın göklere doğru yükselirler, sonbaharda yağmurlarla yeniden insanın yaşadığı toprağa düşerler, kışın da toprağın altındaki yerlerine dönerler. Bu döngü her yıl böylece tekrarlanır. Su mevsimi gelince, her yıl doğayı yeniden canlandırır. Bu yüzden Abzu, canlandırıcı bir tanrıdır.


Apsu (abzu veya engur olarak da bilinir) 
Sümer ve Akad mitolojisindeki yeraltı tatlı su okyanusuna verilen isimdir. Göller, pınarlar, nehirler, kuyular ve diğer tatlı suapsu' dan aldığına inanılırdı. İnsanoğlu yaratılmadan önce Sümer tanrısı Enki' nin (Akad' da Ea) apsu' da yaşadığına inanılırdı. Karısı Damgalnuna, annesi Nammu ve uşakvari bir yaratık türünün de apsu'da yaşadığına inanılırdı.

Eridu'da Enki'nin tapınağı E-abzu (abzu tapınağı) olarak bilinirdi. 

Babil ve Asur tapınak avlularında bulunan belirli kutsal su depolarına da apsû veya abzu denirdi. Bazılarına göre bu böylece İslam camilerindeki yıkama havuzlarının veya Hıristiyan kiliselerindeki vaftiz pınarlarının öncüsüdür.

Cem Sultan’a Batılılar tarafından verilen ad...

Zizim,
Djem.

Cem Sultan, (1459 - 1495),
1459 yılında Edirne sarayında doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmet annesi Çiçek Hatun’dur. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devam etti. Fatih Sultan Mehmet, büyük oğlu Mustafa’nın vefatı üzerine (1474) Cem’i Karaman eyaletine gönderdi. 1481’de Mısır Seferine çıktığı tahmin edilen Fatih Sultan Mehmet Gebze’de hastalanarak vefat edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bayezid’e kardeşi Cem Sultan muhalefet etti. Cem, Bayezid’in aksine, babasının padişahlığı zamanında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi icap ettiğini iddia ediyordu. Bu sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik Ahmet Paşanın Sultan İkinci Bayezid’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Kahire’ye giden Cem Sultan burada Sultan Kayıtbay tarafından merasimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kahire’ye geri döndü. Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defa daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat giriştiği taarruz başarısızlıkla neticelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek zorunda kaldı. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bayezid’le yeniden müzakerelere girişti. Ancak bu müzakereler de diğerleri gibi neticesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bayezid’e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi hususunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bayezid’in kendisine bazı tavizlerde bulunacağını Ümit eden Kasım Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihayet Rodos şövalyelerine müracaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayakbastı. Talihsiz şehzade için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayatı başlamış oluyordu.

Roma'da 5 yıl 11 aydan fazla kalındı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memlûklü Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan'la ilgili talepleri Papa'yı çok zor durumda bıraktı. Bu sırada hem Cem Sultan'a hem de Papa'ya suikast teşebbüsleri olmaktaydı. Fransa Kralı 8. Charles'in ısrarlı talepleri üzerine, Cem ona teslim edilmek üzere Napoli'ye doğru yola çıkıldı. Ancak yolda fenalaştı. Muhtemelen teslimden önce Papa tarafından zehirlenmişti. Uygulanan bütün tedavi yöntemleri netice vermeyince şehzade, "Ailesinin Mısır'dan İstanbul'a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi" şeklindeki vasiyetini yazdırdı. Sultan Cem`in Roma halkının fakirlerine para vermesi henüz insan sevgisinin tam oturmadığı Avrupa`da Cem Sultan'ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.

Cem Sultan vakası Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid'in Timur'un elinde esir düşüp, demir kafese hapsedilmesinden sonra ikinci büyük hadisedir. Rumeli'den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 14 yıl esir hayatı yaşadı. En son Papa'nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan, 25 Şubat 1495'de vefat etti. Sultan II. Bayezid bu olaya çok üzüldü ve Ölüm haberi duyulunca bütün Osmanlı ülkesinde gaip cenaze namazları kılındı, üç gün matem tutuldu. Öldüğünde 36 yaşında olan şehzadenin ölüsünden de istifade etmek isteyen Avrupalılar cenazesini teslim etmeyip bundan da paralar kazanmanın yolunu buldular. 2. Bayezid'in şiddetli tehdidiyle Napoli Kralı nihayet cenazeyi vermeyi kabul etti. Ölümünün üzerinden dört yıl geçmişti. Şehzade Cem'in naaşı Bursa'da büyükbabası Sultan Murad'ın yaptırdığı caminin bahçesine kardeşi Mustafa'nın yanına gömülmüştür. Böylelikle Cem Sultan'ın Mısır'dan başlayan macerası 14 yıl sürmüş ve hüzünlü bir şekilde neticelenmiştir.
Vefatından 4 yıl sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan'ın cenazesi Osmanlı topraklarına getirilerek Bursa'da kardeşi Şehzade Mustafa'nın yanına gömüldü.

Gemide direklere takılı halatları bağlamak için kullanılan levha...

Armadora, Direklere takılı halatları bağlamak için küpeştenin iç tarafında bulunan delikli ve çubuklu levha
Armatura  (İtayanca). 
(Armadura' dan)  Gemide direklere takılı halatları bağlamak için küpeştenin iç tarafında bulunan delikli ve çubuklu levha.

Armador, (İtayanca).  Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.

Üzüm şırasının tortularını çökertmek için kullanılan, kille karışık kireçli toprak...

Marn,
Pekmez toprağı, 

İçinde silis, killi maddeler ve demir oksit bulunan kalkerlere marn denilir. Yeryüzünde geniş ölçüde yaygın olduğu için çimento yapımında hammadde olarak en fazla kullanılır. Jeolojik bakımdan marn, CaCO3’ın ve killi maddelerin aynı zamandaki çökelti teşekkülü sonucunda oluşmuş bir tortul kayaçtır. Oluşum bakımından tamamı ile sedimanter olup, diyajenez geçirmiş genellikle muntazam tabakalı olarak bulunur. 

Marn oluşumu daha çok tektonik ve orojenik hareketlerin durulduğu sakin ortam koşullarında meydana gelir. Marnın rengi killi maddelere bağlı olarak sarıdan gri siyaha kadar değişir. Marn kalkere göre daha yumuşak olması nedeniyle kolay istihraç edilebilmekte, kırma ve öğütme enerji tüketimi düşük olmaktadır.

Kalsiyum karbonat, kile göre daha fazla ise buna kalker denir. Genel olarak sığ göllerde, bataklıklarda bulunur. Kalsiyum karbonat, muhtevasından dolayı Portland çimentosu imalatında ve asidik toprağı nötrleştirmek için zırai gayeyle, toprak ıslahında kullanılır.

Hawaii havalarına uyarak karşı karşıya oynanan bir Polinezya dansı...

Tamure,
Hawaii havalarına uyarak karşı karşıya oynanan bir Polinezya dansı. 

Kıbrıs’a özgü, pekmez ve unla yapılan bir çeşit tatlı...

Pastelli, (Yunanca).
Pastellagi,
Fıstık, badem ve fındığın bir kapta dövülüp bal, pekmez veya şekerli su ile yoğrulup üzerine susam serpilerek elde edilen bir çeşit tatlı.
Pekmezle undan yapılan bir çeşit tatlı.
Kıbrıs' a ait bir tatlı. Uzun süre saklanalabilir. 

Yüreğinde korku olmayan, güven içinde olan....

Amin,
Amine.
Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. 

“Karamandola” da denilen bir çeşit kumaş...

Tifin,   
Karamandol da denilen bir çeşit kumaş.
Karamandola, (Yunanca).
Daha çok ayakkabı yüzü yapılan bir çeşit sağlam ve parlak kumaş. Bu kumaştan yapılmış.

Havari....

Apostle, (İng. Apostle),

Apostol, havari, öncü,
Apostolos,
Elçi, Yardımcı,

Havari kelimesi,  Habeşçe'den Arapçaya geçmiş olup aslı havarya' dır ve yardımcı anlamına gelmektedir.
Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.

Hami-Sami Dil Ailesi'nin Sami koluna mensup bir lisan. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, Türkiye ve İran'da ise Arap azınlıklarca kullanılmaktadır.

İsa'nın öğüt ve inançlarını yayma işiyle görevlendirdiği oniki yardımcısı ve öğrencisinden her biri. Zamanla havari sözcüğü, "herhangi bir davayı canla başla savunan kişi" anlamında kullanıla gelmiştir. Bağlı olduğu önderinin düşünce ve inançlarını yayan kimse. 

İnanç ve öğütlerini yaymak için İsa Peygamberin görevlendirdiği 12 kişiden her biri.


12 Havari;
Petrus (Simun), AndreasBüyük Yakup, Yuhanna, Filipus, Bartalmay, Tomas, Matta, Küçük Yakup, Yehuda (Taday), Simun (Yurtsever), Yehuda, Matthias (13. Havari).

“Niteliksiz, kötü, sevimsiz” anlamında argo sözcük...

Madara, (Farsça),
Argoda Kötü, sevimsiz.
Tembel (kimse). 
İş görmez şey.

Maddi şeylere değer vermediği için üstüne başına özenmeyen, derbeder kimse...

Harabati, (Eski dilde,Arapça),
Maddi şeylere değer vermediği için üstüne başına özenmeyen, dağınık, derbeder. 
Vaktini meyhanelerde veya zevk ve sefada geçiren (kimse),

Ateşböceği...


Ateş böceği, (Fr. lampyre commun, İng. glowworm ).
1-1,5 cm. boyunda, dişileri kanatsız, bol ışıklı, bitkilerle ya da sümüklüböceklerle beslenen, karanlık sever, kınkanatlı böcek türü; ışılböcek.
Ateşek,
Arusek,
Yeşil ve pembe dalgalı sedef. 
Bezecilikte kullanılan, yeşil ve pembe dalgalı bir çeşit sedef,

Kâğıt cilalamakta kullanılan özel bir bileşim...

Ahar, (Eski dilde),

Ahar, kâğıt üzerinde oluşturduğu parlak yüzey nedeniyle, yazıların ıslak süngerle silinmesi ve kâğıdın yeniden kullanılması olanağını sağlar.
Hattatların kâğıt cilalamak için kullandıkları nişasta ve yumurta akından yapılan özel bir karışım.

Bir çeşit kâğıt ve bez cilâsı.
Tutkal yerine kullanılmak üzere pişirilen şekersiz nişasta peltesi.

Eski çalışma (meşk) kâğıtları üzerine sürülen, nişasta ve yumurtadan yapılmış bir karışım.

Mimarlıkta bir işlevi karşılamak ya da süslemek amacıyla duvar içinde bırakılan girinti...

Niş, (Fr. niche),
Duvar içinde bırakılan oyuk, göz, hücre.
Mimaride Heykelin duvarda oturduğu oyuk.

Güzel söyleme ve yazma yeteneği...

Selika, (Osmanlıca).
Güzel söz söyleme ve yazma istidadı. 
Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
Tabiat.

Sözdeki amacı gizleme, sözü kapalı bir biçimde söyleme...

İlgaz, (Lugaz. dan) Sözde maksadı gizleme.
Lügaz,
Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar.

Tevriye, (Arapça). Bir anlatım inceliği elde etmek için birden çok anlamı olan bir sözün yakın anlamının değil de uzak anlamının kullanılması sanatı.
Örtüp gizlemek.
Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek.
Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek.

Eskiden, gemilerdeki usta gemicilere verilen ad...

Marnel,

“Lekeli mercan” da denilen, eti lezzetli bir balık...


Mırmır,
Lekeli Mercan,

Kullanılan İsimleri;Lithognathus mormyrus (Lat.), Stripted sea bream (İng.), Marmorbrasse (Alm.), Marbré (Fra), Herrera (İsp), Mormora (İtal.), Mourmoura (Yun.)
Mırmır balığı ( Lighognathus mormyrus),
Lithognathus Mormyrus, Marmorbrasse, Serranide Ou Bar Mırmır Balığı da denir. Mercana göre vücudu daha uzundur. 

Genellikle Akdenizde bulunur ve en çok 30 cm e büyür. Sığ suların bitkilerle örtülü taşlık, kayalık, kumluk bölgelerinde yaşar. Acısu bölgelerine de girer. 

Biyolojik yaşamı Karagöz / Mercan gibidir. Etinin lezzetli olmasına rağmen az bulunan ve sadece taze tüketilen bir balıktır. Genellikle kumluk bölgelerde yaşarlar. Ufak deniz canlıları solucan ile beslenri. Büyük sürüler halinde zeminde dolaşırlar.  Mırmır balığı ( Lighognathus mormyrus) Avcılığı zevkli sert bir balıktır kumluk dip yapısına sahip kıyı şeritlerini yaşam bölgesi olarak belirler.

Kandaki şeker oranı...

Glisemi,  (İng. glycemia).  
Kanda glikozun varlığı. 
Kanda glikozun normalin üstünde oluşu, glikomi, glikozemi.
Diabet (Şeker hastalığı).

Aşağıdakilerden en az bir tanesi varsa şeker hastalığı(Diabetes Mellitus) teşhisi konulur.
Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya üzerinde ise, herhangi bir saatte bakılan kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ve beraberinde çok su içme, çok idrara çıkma veya açıklanamayan kilo kaybı varsa,
75 gr glukoz içerek yapılan şeker yüklemesinden iki saat sonra kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ise .

Şeker hastalığı (Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesi, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkar.
Diabet ( şeker hastalığı) kronik bir hastalık olup hayat boyu tedavi gerektirir. En basit teşhis bir damla kan ile yapılabilen açlık kan şekeri ölçümüdür.
Vücudumuzda bulunan şeker oranını ayarlamakla görevli pankreasın insülini az ya da hiç salgılamayıp glukagonu çok salgılamasından ortaya çıkan şeker hastalığıdır. Normal şeker oranı ölçümle 70 -115 arasıdır. Bu orantı dışında olanlar, şeker hastalığı risk guruplarındandır.
 

Diyabetin iki tipi vardır. 

A) Tipi bir diyabette insülin hiç salgılanmamaktadır. Yani bu hastalar sadece glikoz (şeker) oranı yükselince insülini sadece dışarıdan alabilmektedir.
B) Tipi iki diyabette ise insülin az salgılanmaktadır. Bu durumda tip iki diyabetliler daha az insüline ihtiyaç duyarlar.

Seyrek dokunmuş bir tür delikli kumaş...

Etamin, (Fr. étamine). 
Pamuk, keten veya ipekten, seyrek dokunmuş delikli bir tür kumaş.

Seyrek dokunmuş astarlık ince bez...

Salaşpur,
(Hindistan'daki Solapur şehrinin adından) 
Seyrek dokunmuş, astarlık ince bez.

Duvar içindeki kapaksız küçük dolap...

Taka,
Evlerde duvarda eşya koymaya yarayan pencere şeklindeki oyuk.

Raf, Sergen.
Gömmedolap. 
Duvara açılmış kapaksız, küçük dolap. 
Eski evlerde tavana yakın açılan küçük pencere. 
Kapı. 
Ahırdaki yemlik.
Folluk. 
Yüklük,
Pencere, kapaksız gömme dolap.

Sara adıyla verilen sinir hastalığı...

Yilbik,   
Tutarık,  
Epilepsi,  
İkter,  
Tutarga,  
Sara,

Sara, (Arapça). 
Zaman zaman kendini kaybederek olduğu yere düşme, vücutta şiddetli çırpınmalar ve ağız köpürmesi ile ortaya çıkan bir sinir hastalığı, tutarık, tutarak, tutarga, yilbik, epilepsi.

Beyinde kısa süreli dikkat veya bilinç ka­yıplarına yol açan ve zaman zaman nöbet­ler şeklinde beliren davranışlara epilepsi veya sara denir. Beyinde dejeneratif ve­ya şekil bozuklukları, tümörler, metabolik bozukluklar, beyin elektrosu denilen gra­fiklerde (EEG) elektrik boşalmaları şeklin­de görülür ve hastada epilepsi krizleri şek­linde yansırlar. Sebep bulunamadığı zaman hastalık idiopatik epilepsi diye isimlendiri­lir.

Kısa süren bilinç kayıplarına, küçük nöbet anlamında petit mal denir. Jackson epilepsisi denen sara nöbetinde ise genellikle bilinç kaybı olmaz, fakat bazı kas gruplarında kasılmalar görülür. Hasta yü­rürken sendeler, bir yöne döner, yüzünde anlamsız bir ifade belirir, parmaklarından başlayıp kola doğru ilerleyen titremeler olur. Uzun süren, konvülsiyon ve kasılma­larla seyreden, hastayı yere düşüren bi­linç kayıplarında ise grand mal’den söz edilir. Birbirini izleyen krizler devamlı ola­rak gelirse bu durum status epilepticus odını alır ki ölüme yol açabilir.

Hastaların hemen yarısında nöbetten önce aura denilen kişiye özgü bir kriz öncesi duygu vardır. Bunlar herhangi bir yerde ağrı, kulak çınlaması, koku alma, hayal görme veya titreme biçiminde belirirler. Daha sonra bilinç kaybı ile beraber hasta yere düşer. Bütün vücudu kasılan saralı­nın solunumu durur, rengi önce solar, sonro morarır.

“Yilbik, tutarık” gibi adlar da verilen sinir hastalığı...

Yilbik,   
Tutarık, Tutarak,
Epilepsi,  
İkter,  
Tutarga,  
Sara,

Sara, (Arapça). 
Zaman zaman kendini kaybederek olduğu yere düşme, vücutta şiddetli çırpınmalar ve ağız köpürmesi ile ortaya çıkan bir sinir hastalığı, tutarık, tutarak, tutarga, yilbik, epilepsi.

Beyinde kısa süreli dikkat veya bilinç ka­yıplarına yol açan ve zaman zaman nöbet­ler şeklinde beliren davranışlara epilepsi veya sara denir. Beyinde dejeneratif ve­ya şekil bozuklukları, tümörler, metabolik bozukluklar, beyin elektrosu denilen gra­fiklerde (EEG) elektrik boşalmaları şeklin­de görülür ve hastada epilepsi krizleri şek­linde yansırlar. Sebep bulunamadığı zaman hastalık idiopatik epilepsi diye isimlendiri­lir.

Kısa süren bilinç kayıplarına, küçük nöbet anlamında petit mal denir. Jackson epilepsisi denen sara nöbetinde ise genellikle bilinç kaybı olmaz, fakat bazı kas gruplarında kasılmalar görülür. Hasta yü­rürken sendeler, bir yöne döner, yüzünde anlamsız bir ifade belirir, parmaklarından başlayıp kola doğru ilerleyen titremeler olur. Uzun süren, konvülsiyon ve kasılma­larla seyreden, hastayı yere düşüren bi­linç kayıplarında ise grand mal’den söz edilir. Birbirini izleyen krizler devamlı ola­rak gelirse bu durum status epilepticus odını alır ki ölüme yol açabilir.

Hastaların hemen yarısında nöbetten önce aura denilen kişiye özgü bir kriz öncesi duygu vardır. Bunlar herhangi bir yerde ağrı, kulak çınlaması, koku alma, hayal görme veya titreme biçiminde belirirler. Daha sonra bilinç kaybı ile beraber hasta yere düşer. Bütün vücudu kasılan saralı­nın solunumu durur, rengi önce solar, sonro morarır.

Rusya’da kullanılan alkollü bir içki...


Kvas, Kvass, 
Kwas (Almanca), квас (Rusça),
Kvas, arpa veya çavdardan yapılan az alkollü bir Rus içeceğidir. Tadı birayı andırır ve votkadan sonra Rusların ikinci ulusal içeceği olarak kabul edilir. Kvas özellikle yaz aylarında Rusya’da çok bol miktarda tüketilir. Kvasın ilk olarak M.S 900’lü yıllarda, Kiev Rusya’sında üretilmeye başlandığı söylenmektedir.
Genellikle arpa veya çavdar tohumlarının kaynatılmasıyla ya da bayat ekmeğin mayalanmasıyla yapılan kvas, çok farklı şekillerde de, örneğin lahana, pancar gibi sebzeler yardımıyla da yapılabilmektedir. 

Kvas, organizma üzerindeki olumlu etkileri yönünden kefire benzer ve sağlık açısından oldukça faydalıdır. ıçerdiği süt asiti, vitaminler, serbest amino asitler, çeşitli şekerler ve mikro elementler sayesinde; sindirim sistemini olumlu etkilediği, zararlı mikropların üremesini önlediği, organizmanın faaliyetlerini düzenlediği, kalp damar sağlığına olumlu etkide bulunduğu, iştah açıcı ve enerji verici özelliğe sahip olduğu bilinmektedir. Bu yüzden bu şifalı Rus içeceği, her zaman Batılı ülkelerin ilgisini çekmiştir.

Evde sizde kvas yapabilirsiniz.
Bayat ekmek küçük parçalar halinde doğranıp koyu kahverengi bir renk alıncaya dek fırında kızartılır. Kızartılan ekmek parçaları 3-4 saat kaynar suda bekletilir. Daha sonra, elde edilen şıra süzgeçten geçirilerek bir kaba aktarılır. Maya, şeker, nane ve frenküzümü yaprakları eklendikten sonra kap, temiz bir beze sarılarak 10-12 saat oda sıcaklığında beklemeye bırakılır. ıyice mayalanan şıra şişelere aktarılır. Son olarak, her bir şişeye 4-5 adet kuru üzüm eklenir ve ağızları sıkıca kapatılarak buzdolabına konur. Üç gün sonra kvas hazırdır.

Bahreyn’in başkenti...


Manama,

Bahreyn'in başkenti ve yaklaşık 155.000 kişilik nüfusu ile ülkenin en büyük şehridir.
1300'lerde yazılan İslamî vakayinamelerinde ilk kez Manama'dan bahsedilmiştir. 1521'de Portekizliler, sonra 1602'de Persler tarafından fethedilmiştir. 

1783'den sonra El-Halife ailesinin  yönetimi altına alınmıştır. 1971'de bağımsız Bahreyn' in başkenti oldu. Günümüz Manama, hem Bahreyn' in iktisadî merkezî hem de dünyanın önemli iktisadî merkezlerindendir. Manama'nın ekonomisi en çok satış promosyonu ve bankacılığa dayanarak son yıllarda ham petrola bağlılığını kaybetmiştir.

Manama eğitim bakımından da önemlidir, ve burada birçok üniversite bulunmaktadır. Manama'da yaşayanların neredeyse üçte biri yabancıdır.

Hindistan'da kastlar halinde değil de kabileler halinde örgütlenmiş ve kültürleri Hindu olmayan yerli halk....

Adivasi,

Hindistan'da kastlar halinde değil de kabileler halinde örgütlenmiş ve kültürleri Hindu olmayan yerli halk.

Genelev işleten kadın...

Mama, (İt. mamma).
Çaça, Abla.

Duvar içinde bırakılan oyuk, bölüm ...

Niş, (Fr. niche). 
Duvar içinde bırakılan oyuk.

İstanbul' un eski adları ...

İstanbul,
Asitane, (Osmanlılar).
Dersaadet,
Deralliye,
Alexandre, Yankoviçe (Süryaniler).
Alyana  (Çekler).
Konstantinopolis (Bizans).
Constantinople (Fransızlar). 
Kospoli(İtalyanlar).
Vezendovar (Macarlar).
İstinbolin,
Estefanye (Finlandiyalılar).  

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ