Üç katlı balık ağı....

Difana,

Difana / Voli Ağları,
Difana yada voli ağı adı verilen fanyalı uzatma ağları, pelajik ve sürü oluşturan palamut, kefal ve lüfer gibi balıkların avcılığında kullanılmaktadır. Bazı bölgelerde yanlışlıkla alamana ağı olarak isimlendirilen difana ağları balık sürülerinin etrafının çevrilmesi yoluyla kullanılmakta, fakat balığın yakalanması fanyalı ağlardaki gibi gerçekleşmektedir. Difana üst üste ve yan yana pek çok fanyalı ağın (bölme) bölme ipleri kullanılarak eklenmesiyle donatılan uzun ve derin bir ağdır.  

En küçük difana ağı üç boy uzunluğunda ve iki tahta derinliğinde, toplam 6 bölme olarak donatılır. Yapı olarak uzatma ağına benzese de kullanım açısından çevirme ağları grubunda yer alır. Küçük tip balıkçı tekneleri için çok uygun bir av yöntemidir. Genelde daha derin ve daha uzun ağlar kullanılır. Difana ağlarıyla hem gece hem de gündüz avlanılabilir. Gece avcılığı yakamozdan faydalanabilmek için aysız gecelerde yapılır

Doğal ve tarihsel özelliklerinden dolayı koruma altına alınan alan...


 SİT,

Tarih öncesinde günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, yaşadıkları  devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent  kalıntıları önemli tarihi olayların meydana geldiği yerler ve tesbiti yapılmış tabiat  özellikleri ile korunması gereken alanlardır. 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'na göre diğer tanımlar şunlardır.
Kültür Varlıkları: 
Tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.

Tabiat Varlıkları: 
Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.

Kentsel Sit: 
Kentsel ve yöresel nitelikleri, mimari ve sanat tarihi açısından gösterdikleri fiziksel özellikleri ve bu özellikleri ile oluşan çevrenin dönemin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapılanmasını, yaşam biçimini yansıtarak bir arada bulunduran ve bu açılardan doku bütünlüğü gösteren alanlardır.

Tarihi Sit:  
Milli Tarihimiz ve askeri harp tarihi açısından önemli tarihi olayların cereyan ettiği ve doğal yapısıyla birlikte korunması gerekli alanlardır.
 Arkeolojik Sit: 
İnsanlığın var oluşundan günümüze kadar ulaşan eski uygarlıkların yer altında, yer üstünde ve su altındaki ürünlerini, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini yansıtan her türlü kültür varlıklarının yer aldığı yerleşmeler ve alanlardır.
  • 1. Derece Arkeolojik Sit: Korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır. Bu alanlarda, kesinlikle hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesine, imar planlarında aynen korunacak sit alanı olarak belirlenmesine, bilimsel amaçlı kazıların dışında hiçbir kazı yapılmaması esastır.
  • 2. Derece Arkeolojik Sit: Korunması gereken, ancak koruma ve kullanma koşulları koruma kurulları tarafından belirlenecek, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır.
  • 3. Derece Arkeolojik Sit : Koruma kullanma kararları doğrultusunda yeni düzenlemelere izin verilebilecek arkeolojik alanlardır.
Kentsel Arkeolojik Sitler: Arkeolojik sitlerle 2863 sayılı yasanın altıncı maddesinde tanımlanan korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarını içeren ve aynı yasa maddesi gereği korunması gerekli kentsel dokuların birliklte bulunduğu alanlardır.

Doğal (Tabii) Sit: 
Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlardır.
  • 1. Derece Doğal (Tabii) Sit: Bilimsel muhafaza açısından evrensel değeri olan, ilginç özellik ve güzelliklere sahip olması ve ender bulunması nedeniyle kamu yararı açısından mutlaka korunması gerekli olan, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanladır.
  • 2. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yanında kamu yararı göz önüne alınarak kullanıma açılabilecek alanlardır.
  • 3. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yolunda, yörenin potansiyeli ve kullanım özelliği de göz önünde tutularak konut kullanımına da açılabilecek alanlardır.
Koruma ve Korunma: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında muhafaza, bakım, onarım, restorasyon, fonksiyon değiştirme işlemleri; taşınır kültür varlıklarında ise muhafaza, bakım, onarım ve restorasyon işleridir.

Korunma Alanı: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihi çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alanlardır.
Değerlendirme: Kültür ve tabiat varlıklarının teşhiri, tanzimi, kullanılması ve bilimsel yöntemlerle tanıtılmasıdır.

Ören Yeri: 
Tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, topoğrafik olarak tanımlanabilecek derecede yeterince belirgin ve mütecanis özelliklere sahip, aynı zamanda tarihsel, arkeolojik, sanatsal, bilimsel, sosyal veya teknik bakımlardan dikkate değer, kısmen inşa edilmiş, insan emeği kültür varlıkları ile tabiat varlıklarının birleştiği alanlardır.

Koruma Amaçlı İmar Planı: 
Bu Kanun uyarınca belirlenen sit alanlarında, alanın etkileşim-geçiş sahasını da göz önünde bulundurarak, kültür ve tabiat varlıklarının sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda korunması amacıyla arkeolojik, tarihi, doğal, mimarî, demografik, kültürel, sosyo-ekonomik, mülkiyet ve yapılaşma verilerini içeren alan araştırmasına dayalı olarak; hali hazır haritalar üzerine, koruma alanı içinde yaşayan hane halkları ve faaliyet gösteren iş yerlerinin sosyal ve ekonomik yapılarını iyileştiren, istihdam ve katma değer yaratan stratejileri, koruma esasları ve kullanma şartları ile yapılaşma sınırlamalarını, sağlıklaştırma, yenileme alan ve projelerini, uygulama etap ve programlarını, açık alan sistemini, yaya dolaşımı ve taşıt ulaşımını, alt yapı tesislerinin tasarım esasları, yoğunluklar ve parsel tasarımlarını, yerel sahiplilik, uygulamanın finansmanı ilkeleri uyarınca katılımcı alan yönetimi modellerini de içerecek şekilde hazırlanan, hedefler, araçlar, stratejiler ile planlama kararları, tutumları, plan notları ve açıklama raporu ile bir bütün olan nazım ve uygulama imar planlarının gerektirdiği ölçekteki planlardır.

Çevre Düzenleme Projesi:
 
Ören yerlerinin arkeolojik potansiyelini koruyacak şekilde, denetimli olarak ziyarete açmak, tanıtımını sağlamak, mevcut kullanım ve dolaşımdan kaynaklanan sorunlarını çözmek, alanın ihtiyaçlarını çağdaş, teknolojik gelişmelerin gerektirdiği donatılarla gidermek amacıyla her ören yerinin kendi özellikleri göz önüne alınarak hazırlanacak 1/500, 1/200 ve 1/100 ölçekli düzenleme projeleridir.

Yönetim Alanı:
 
Sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, planlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.

Yönetim Planı:  
Yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı planı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar planını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen planlardır.

Bağlantı Noktası: 
Yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.

Tahıl tanelerinin damıtılmasıyla yapılan bir Alman içkisi...

Korn,
Buğday birası, 

Acemi boğa güreşçisi...

Novillero, (Alm. Stierkamf (m), Fr. Course (f.), de taureaux, İng. Bulfight.)
Ispanya'da kıdemsiz boğa güresçilerine verilen ad.

Boğa güreşi, boğa ile mücadele ve sonunda boğayı kılıçla öldürme esası üzerine kurulmuş bir spor. Boğa güreşinin başladığı yerin Girit olduğu tahmin edilmektedir. Buradan Etrüsklere ve Romalılara geçti.Sekizinci yüzyıla kadar önemini kaybeden boğa güreşi Faslılar tarafından bu yüzyılda İspanya'ya sokuldu. On beşinci yüzyılda İspanya'da milli spor olarak kabul edildi. Halen İspanyoların çok sevdikleri bir spor gösterisidir. 

Günümüzde, Portekiz, Kolombiya, Peru, Ekvator, Venezüella ve Fransa'da büyük rağbet gören bir spordur.   Boğa güreşinde gaye, özel olarak yetiştirilmiş bir boğanın matador tarafından "arena" denilen özel sahada yenilmesidir. Boğa güreşine çıkan kişiye, "matador" denir. Bunun çok çevik, refleks sahibi, ani kararlar verebilen, elindeki pelerini çok ustaca kullanabilen, fiziki olarak güçlü kuvvetli olması lazımdır. Güreşe çıkan boğada da cesaret, soyluluk, canlılık aranır. Özel olarak yetiştirilen boğaların hareketlerine ilk başlangıçta çok dikkat edilir. Güreşe müsait olanların, ayrılarak yetiştirilmesine itina gösterilir. Saldırıya geçmesi, sür'atli hareketi, saldırıya geçtiğindeki gözü pekliği, canlılığı bir güreş boğasında aranılan belli başlı özelliklerdir.   Boğa güreşleri Plazas de toros denilen çember şeklindeki arenalarda yapılır. Seyircilerin oturduğu sıraları boğalardan korumak için ön taraflarına görüşe mani olmayan yüksek duvar yapılmıştır. Arenaya açılan üç kapı vardır. Birinden matadorlar, diğerinden boğalar içeri girer, üçüncüsünden ise öldürülen hayvan dışarı çıkarılır.   Boğa güreşleri üç sahfada yapılır. Birinci safhada pikador denilen süvariler boğanın ilk saldırısını önlerler. İkinci safhada boğa saldırıya geçmesi için kışkırtılır. Boğanın iki omuzuna rengarenk kağıtlarla süslü üç dört çift sivri uçlu şişler saplanır. Böylece hayvan iyice öfkelenmiş olur. Son safhada artık tamamen matadorun maharetine bırakılır. Matador çeşitli oyunlar sergileyerek boğayı saf dışı etmeye çalışır. Değneğe tutturulmuş kırmızı renkli kumaşı kullanarak boğanın başını aşağıya doğru eğmesini temine uğraşır. Çeşitli artistik gösterilerin sonunda, kılıcı, boğayı öldürecek şekilde batırması ile güreş son bulur. Bazen bu işin başarılması mümkün olmayabilir. Kılıcın kırılması, matadorun boğanın boynuzları arasında parçalanması da ihtimal dahilindedir. Aslında boğa güreşi çok tehlikelidir. Fakat bütün tehlikesine rağmen heyecanla takib edilen, güreşlerin olduğu günlerde eğlenceler tertib edilen bir spordur.   

Türkiye'de boğa güreşleri Artvin ve yakın çevresinde her yıl haziran ayında yapılan Kültür ve Sanat Şenliklerinde olmaktadır. Yurdumuzdaki boğa güreşleri İspanya ve diğer ülkelerde olduğu gibi, matador ile boğa arasında geçmeyip, boğa ile boğa karşılaştırılarak yapılır. 

Güreş meydanından diğer boğayı boynuzlarıyla tehdit eden ve kaçıran boğa galip sayılır. Birinci gelen boğanın sahibine oldukça yüklü armağan verilir.


Boğa güreşi ile ilgili diğer terimler...
Torero; Boğa güresçisi,
Korido; Boğa güresçisi ,
Espada, Boğa güresinde kullanılan kılıç,
Muleta, Boğa güreşinin son safhasında matador tarafından boğayı yönlendirmek için kullanılan kısa bir değneğe iliştirilmiş ufak kırmızı bez parçası.
Novillo, Boğa güreşinde genç boğalara verilen ad,
Pikador, Boğa güreşlerinde boğayı kızdırmak için mızrakla saldıran atlı.
Toril, Boğaların kapalı tutuldukları arenaya bitişik yer.
Pasodepecho, Boğanın boynuzlarının toreronun göğsüne teget geçtigi ustalik hareketi.
Muleta, Boğaya tutulan kırmızı şal.  
Aviso, Boğa güreşlerinde yönetmeliğe uygun sürede hasmını öldürmeyen matadora boru sesiyle yapılan uyarı.
Arena, Boğa güreşi yapılan alan.

Türk müziğinde Arapça güftelerle bestelenmiş ilahilere verilen ad...

Şugl,
Gaile,
Osmanlıcada iş, meşgul olunacak şey, gaile anlamlarına gelir.

Arapça güfteli ilahilere Şugl denir. İsmail dede efendi, Zekai Dede bu konuda bir çok örnek vermiştir.

Mağaraları inceleyen bilim dalı...


Speleoloji, 
(Speleology )
Mağaralar ilmi,
Mağara keşfetme sporu. 
Karst ve Mağara Araştırmaları,

Speleoloji kısaca yeraltı karst boşluklarını inceleyen bilim dalı olarak bilinir. Mağaralar ile bilimsel olarak ilgilenenlere speleolog sportif olarak ilgilenenlere spelunkaer adı verilmektedir.


Mağara, 
Yüzeyle bağlantısı olan en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan doğal süreçler sonucunda oluşmuş yeraltı boşluğudur.

Mağaracılık,
Mağaracılık mağaraları keşfetmeyi hedefleyen bir doğa sporudur Mağaraların araştırılması ve incelenmesi ile ilgilenilen bilim ve spor dalıdır. Mağara Bilimi (Speleoloji), sporla bilimin iç içe olduğu yegâne doğa sporudur. Bünyesinde yürüyüş, kampçılık ve ip inişi gibi birçok sportif alanı; ölçüm, haritalama gibi uzmanlık alanlarını; jeoloji, hidrojeoloji, biyoloji gibi bilim dallarını barındırır.

Speleologies, kelimesinden birleşmiş olup mağara-bilimi anlamına gelir. Bu bilim dalıyla uğraşanlara speolog adı verilir. Speleologlar, mağaraların yeryüzündeki doğal açılımlar olduğunu, genişliklerine, şekillerine, uzunluklarına, açıklıklarının sergilediği duruma vb. özelliklere göre belli bir karaktere oturtulduklarını belirtirler.

Mağaracılığın sportif anlamca başlaması 1940 yıllarında olmuştur. Dünyadaki en yoğun ve en ileri mağaracılığı yapanlar Avrupalılardır. Mağaracılıkta Teknik çalışma ve teknik aletlerin ortaya çıkartılması konusundaki yaratıcılıkları ile Fransızlar Dünyanın en ileri ve en yoğun çalışan gurupları arasındadır. Fransızları ise İtalyanlar ve İngilizler izlemektedir.

İlk Speleolojik çalışmalar 1859 yılında doğan Fransız mağara bilimcisi Eduard-Alfred Martel tüm yaşamını mağara araştırmalarına adadı ve bu araştırmaların pek çok disiplin içeren bir bilim dalı olarak kabul edilmesini sağladı. Speoloji kelimesi Yunanca spelaion; mağara ve logos; bilim kelimesinden gelir. Mağara bilimi yani speleoloji içine alan bilimler coğrafya, topografı, jeoloji, hidroloji, mineroloji, arkeoloji, paleontoloji ve morfoloji gibi bilimlerdir.

“Karlar Ülkesi”, “Uykuda Sevilen Kızlar”, “Kiraz Çiçekleri” gibi romanları dilimize de çevrilen ve 1968 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Japon yazar...

Yasunari Kavabata, (1899-1972),
1899’da Osaka’da doğdu. 1924’te Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’ni bitirdikten sonra 1925’te İzu’lu Dansöz’ü, 1948’de de en ünlü romanı "Karlar Ülkesi"ni yayımladı. 1968 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Japon oldu. "Bin Beyaz Turna"nın dışında, "Kiraz Çiçekleri / Kyoto", "Dağın Sesi", "Göl ve Uykuda Sevilen Kızlar" yazarın diğer önemli eserleridir.

1915'te kendi güncesi niteliğini taşıyan 16 Yaşındaki Delikanlının Güncesi'ni yazdı. 1925'te yayınlanan bu yapıtında yazar, büyükbabasının ölümünü anlatır. 1920'de Tokyo'da okumaya başladığı İngiliz Edebiyatı bölümünden ayrılarak Japon Edebiyatı bölümüne kaydını yaptırdı. Okula devam ettiği yıllarda bir öğrenci gazetesi çıkardı ve günlük gazetelerde yayınlanmak üzere eleştiriler yazdı.

Kavabata, üniversiteden mezun olduğu 1924 yılından sonra yeni Duyumculuk akımına bağlı olan Bungei Jidai adlı derginin kuruluş aşamasına katıldı. Bu dergi etrafında toplanan genç yazarlar topluluğu, Avrupa'nın avangart sanat ve edebiyatına yakınlık duyarak naturalizmi reddediyorlardı. Buna karşılık duygu ve sezgileri konuların odak noktasına yerleştiren stili benimsemekten de geri durmuyorlardı. Kavabata ilk öykü kitabı olan Izu'nun Küçük Dansözü'nü güncesinden bir yıl sonra yayınladı. Öyküsünde üniversite öğrencisi bir gencin çıktığı yolculuk sırasında tanıdığı dansöz kızla olan ilişkisini ve ona karşı duyduğu aşkı anlattır. Ancak Kavabata kahramanlarını mutlu sona layık bulmayarak melankolik unsurların da etkisiyle gençleri birbirinden ayırır.

Yazar 1930'lu yılların başlarında A.'dan Gelen Kurenai Topluluğu adlı epizotlu romanında Tokyo'nun eğlence merkezlerini fon olarak seçer. Kahramanının insanlarla olan ilişkisine son verip, bundan böyle hayvan yetiştirmeyi tercih eden bir karakteri anlattığı Kuşlardan ve Hayvanlardan adlı öyküyü yayınlayan Kavabata, 1935'ten başlayarak 12 yıl boyunca tefrika halinde basılan Karlar Ülkesi adlı epizotlu romanını yayınladı. Kırsal kesimden gelen bir geyşa'nın kentte yaşayan ve çok yüksek manevi değerlere sahip olan bir burjuvaya duyduğu umutsuz aşkı anlatan bu yapıtta konu yüzeysel bir önem taşımaktadır ve Kavabata hayatın düş kadar uçucu olduğunu gözler önüne sererek kendi edebi stilini oluşturmuştur. Duygulara çok yüksek bir duyarlılık katarak herşeye hakim olan melankoliyi çok ince biçimde yansıtırken, Karlar Ülkesi'nde lirik doğa tasvirlerine de yer vermiştir. Yas ile ölümün her zaman kendini hissettirdiği güzelliğin geleneksel biçimde resim gibi anlatıldığı yapıtlarında estetik her zaman merkezi konumdadır.

Japon PEN Kulübü Başkanlığı'nı üstlenen ve bu görevi 17 yıl gibi uzun bir dönem sürdüren Yasunari Kavabata, Karlar Ülkesi'ni tamamladıktan dört yıl sonra insanların güzelliğin çekiciliğine aşırı biçimde kapıldıkları zaman başlarına gelebilecek alçalmayı ve suçu anlattığı Bir Beyaz Turna'yla bir kez daha okurlarıyla buluştu. Aynı temadan hareketle kadınların güzelliğine esir olan bir öğretmenin portresini çizdiği hikayesi Göl'ü kaleme alan yazar, bilinçakımı tekniğiyle ve sanrıların anlatılmasıyla kahramanlarının bilinçaltını gözler önüne seriyordu. Kavabata'nın başyapıtı olarak değerlendirilen ve yaşlı Shingo'nun iki çocuğunun evliliğinin kötü gitmesinden endişe ederek onlara yardım etmeye çalışmasını anlatan Yama no oto ise doğaya duyulan köklü duygularla yardımseverlik gibi eski Japon geleneklerinin önplana çıkarıldığı bir özellikler taşımaktadır.

Basit olduğu kadar geçekçi nitelikler taşıyan konularını düşler ve geriye bakışlarla birleştiren yazar, yapıtlarındaki tiplemelerin duygusal iç dünyalarını lirik doğa tasvirleriyle vurgulamaya çalıştı. Yaşı geçkin bir adamın geceyi güzel bir kadınla geçirmek amacıyla geneleve gitmesini konu ettiği Uyuyan Güzel adlı öyküsüyle yalnızlığı ve izolasyonu dile getirmeye çalıştı. Son öyküsü Tek kolda insanlararası ilişkilerin askari düzeye indirildiği bir dünya portresi çizen yazar 1968'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne sahip oldu. Yasunari Kavabata Nobel Ödülü'nden dört yıl sonra 16 Nisan 1972'de Zushi'de intihar ederek hayatına son verdi.

Eserleri
Roman: A.'dan Gelen Kurenai Topluluğu (Asakusa Kurenaidan, 1930), Karlar Ülkesi (1935-1947), Bir Beyaz Turna (Sembazuru, 1951), Yama no oto,
 
Öykü: Izu'nun Küçük Dansözü (Izo no odoriko, 1926), Kuşlardan ve Hayvanlardan (Kin ju, 1933), Göl (Mizuumi, 1954), Uyuyan Güzel (Nemureru bijo, 1961 ), Tek Kol (Kataude, 1964), 16 Yaşındaki Delikanlının Güncesi (Jurokusai no nikki, 1925)  



Kaynakça; http://www.google.com.tr

Patates...

Patates, (Rumca).
Solanum tuberosum, İng. potato, Fr. pomme de terre.
Kartol,
Kompir, Kumpir.
Patatis.

Patlıcangillerden, yaprakları ve sürgünleri acı bir bitki . Bu bitkinin toprak altında oluşan, nişastaca zengin, yenebilen yumruları vardır. 
Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır.

Patlıcangiller familyasından, ülkemizde hemen hepsi insan beslenmesinde kullanılan ancak bazı ülkelerde hayvan yemi olarak da yetiştirilen, beyaz veya pembe çiçekli, toprak altı yumruları sebze olarak kullanılan, nişasta bakımından zengin, proteini az olmasına rağmen yüksek değerlikli, selüloz miktarı düşük, sindirilme derecesi yüksek yumru yem. Patates tohumuna milva denir. Özellikle Niğde ilinde yetiştiriciliği yapılır.

Boyu 70-80 cm’ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir. Patateste tohumluk olarak kullandığımız kısım yumrulardır. Tohumluk yumrular, 6 cm çapında ve ortalama 50 gram ağırlığında olmalıdır.

Patates türleri;
Granula,
Selma,


Argoda peşin paraya verilen ad...

Tiko,

Gezici samuray ...

Ronin,
Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin "dalga adam" demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

Aşağıda hazırlanan minik sözlük Japon tarihi ve kültürüne uzak olanlar için faydalı olacaktır.

Shogun;
Japonya'da " merkezi feodal sistem "de merkezde yer alan, diğer toplumlarda krala denk gelebilecek güç odağı. Daimyo'ların varlığına izin verdikleri ancak herhangi bir güç kullanmasına imkan tanımadıkları mevkii. Seitai shogun kelimesinin kısa halidir. Barbarları yenen general anlamına gelir.

Samuray;
Japon feodal yönetiminde askeri aristokrat sınıf ve bu sınıftan olan savaşçılara verilen isim..Normal halk sınıfının hayatları üstünde söz hakkına sahiptiler ve işaretleri olarak da iki kılıç taşırlardı..Özel hak ve imtiyazları 1871'de feodal yönetimin düşmesiyle kaldırıldı..

Ronin;
Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.

Bushido;
Japonca "savaşçı'nın yolu". Samuray sınıfının davranış biçimini belirleyen kurallar toplamı.

Edo;
Şimdi Tokyo olan şehir. Tokugawa shogun'u Edo kalesini yaptırıp Japonya'yı oradan yonetmiştir.

Daimyo;
Japonya'nın modernleşme sürecinde kritik rol oynayan landlord ( derebeyi )'lar. Samurayların korumasında güç odağı halinde iken (merkezde shogun olmasına rağmen) zamanla tacir sınıfı ile yakın bağ kurup Japonyada faşist bir düzene gidilmesine yol açmışlardır. Zira gözden düşen samuray'lar ronin mertebesiyle geri dönüp gidişatı değiştirmiştir.

Seppuku;
Seppuku sonu harakiri ile tamamlanacak olan törenin adı'dır. Japonların diğer sanatlarında olduğu gibi bu da bir tören veya bir ahenk ve uyum içinde olmalıdır.
Seppuku'nun bir tören şeklinde gerçekleştirilmesi Edo döneminin ortalarında başlamıştır. Samurayların kendi onurlarını korumak için veya onurlu olduklarını ispat etme amacıyla yaptıkları "kendi kendilerini cezalandırma" ya da "onurlandırma" törenidir. Bir süre sonra Japonlar karnın kesilmesi ile ilgilenmezler. Önemli olan onur için ölmeye hazır olmaktır. Zaten seppuku törenlerinin hemen hemen tümünde karın kesildikten sonra veya kesilmese de ölecek kişinin arkasında bekleyip o kişi hazır olduğunda kafasını " katana " ile kopartacak "kaishakunin" adlı bir görevli vardır. Örneğin sensu-bara adı verilen bir seppuku çeşidinde, samuray v.s karnının üzerine bambudan yapılmış bir yelpazeyi koyar ve sadece başını acı çekermiş gibi öne doğru uzatır.....uzattığı anda da kafa zaten kaishakunin tarafindan uçurulur. Diğer bir seppuku yöntemi ise juu-bun seppukudur ki şöyle gelişir; kişi karnını haç şeklinde keser ( + ) ve yarar. Yardıktan sonra hemen ölmediği gibi iç organlarını dışarı çıkarıp mümkünse toprağa koymaya çalışır ve yine orada ölürmüş.

Su samurundan elde edilen post...

Lutr, Lutra, (Fransızca loutre),
Susamuru ,
Su iti, 
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan, lutr.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır.  Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar. 

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler. 
 
Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.
 
Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur.  Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı...

Talasemi, (İng. thalassemia ).
Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.
Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi Major-Cooley anemisi (Hasta Tip):  
Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): 
Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.  

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): 
Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

Küçültücü söz ve davranış....

Hakaret, (Arapça).
Onur kırma, onura dokunma.
Küçültücü söz veya davranış.

“Bajazet”, “Berenice” gibi yapıtlarıyla Fransız klasik trajedisinin ustası kabul edilen yazar....

 Jean Racine, Fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). 
Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştiril­di.

1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğ­renimine başladı. Bu arada şiirler de ya­zıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğe­nildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhani ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e gitti fakat hayal kı­rıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) oyunuyle za­manının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı.

Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çe­şitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük tra­jedi yazarı olarak kabul edildi. Onun de­hasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tu­tuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı. 

Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, ken­disini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüş­tü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldı­rılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşı­lanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Ra­cine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatro­ya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırma­dılar. Provalar durduruldu, Racine de bun­dan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakın­lık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aş­kın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir tra­jedi anlayışını benimsemişti. 

Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı kü­çümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Ra­cine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti ola­rak görür, öte yandan, trajedilerinde diya­logu Corneille veya Quinault gibi ele al­maz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyiş­ler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun traje­dileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin bir­birlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.

Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserle­rinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan et­kisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mith­ridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Ra­cine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatın­daki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yan­lışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır.

Jane Austen’in, filme de aktarılan bir romanı....

Jane Austen, (16 Aralık 1775 - 18 Haziran 1817)

19. yüzyılda yaşamış İngiliz roman yazarı. O'nun kadınların yaşamlarında bahsettiği incelikler ve ustaca dalga geçercesine anlatım tarzı kendi döneminde o kadar fazla olmasa da; tarihte oldukça önemli bir yer katmıştır. Kadın bir yazar ve şair olarak; o dönem için üstün bir başarıya ulaşmıştır.  

Steventon, Hampshire'da 1775'de doğan Jane Austen; 1783'te Oxford'da bir akrabası sayesinde okumuş; eğitimine Southampton'da devam etmiş; en sonunda da kadınlar için bir okul olan Reading, Berkshire'da Abbey okulunda okumuştur. Roman yazmaya 1789'da başlar, 1802'de kendi tanımıyla büyük ve garip biri tarafından (Tom Lefroy) evlenme teklifi alsa da kabul etmez. İkilinin yaşadığı ilişki Aşkın Kitabı (Becoming Jane) adlı filmde işlenmiştir. Babasının 1805'de ölmesinden sonra Southmpton'a taşınır. 1809'da Chawton'a zengin kardeşinin yanına taşınır, ve günümüzde bu ev bir müze ve turistler için popüler bir yer haline gelir.  

18 Haziran 1817'de göğüs kanserinden ölen Jane Austen; öldüğünde henüz 42 yaşındadır ve Winchester Katedrali'ne gömülmüştür.  Günümüzde Jane Austen'in tüm romanları sinemaya uyarlanmıştır.  

Eserleri;
Akıl ve Tutku (aşk ve yaşam) (1811)  
Aşk ve Gurur (Gurur ve Önyargı) (1813)  
Umut Parkı (1814)  
Emma (1815)  
Northanger Manastırı (1817) (Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)  
İkna (İnanç) (1817) (Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)




Kaynakça; http://tr.wikipedia.org

İriyarı, kırıcı, asık yüzlü, sinirli ve sert kimse....

Aznavur, (Gürcüce).  
Ayıboğan, 
İri yarı, kırıcı, sinirli, asık suratlı, sert kimse.
Asık yüzlü, sinirli, sert, haşin, iriyarı.
Azgın, kuvvetli, heybetli.
Sinirli, sert, korku veren iri yarı kimse.

Üzeri dal ve hasırla örtülmüş kulübe...

Alacık,
Çardak,
Üzeri dal veya hasırla örtülen çoban evi, tarla, bostan, bağ kulübesi, çardak: 
Çul veya keçeden yapılan çadır. 
Yaylaya kurulan hasır bir çeşit çadır.
Bağ ve bahçelerde yapılan tahta ya da hasır barınak.
Göçebe çadırlarının üzerine konan eğri ağaç, eğilmesi kolay ağaç sürgünü. 
Bostan korkuluğu. 
Ormandaki küçük düzlük, ağaçsız yer: 
Vücuttaki çok küçük leke.

Tatsız ve çok konuşan kimse...

Zevzek,
Geveze.
Saçma sapan şeylerle uğraşan,
Geveze sulu hareketler yapan kişi,
Esrar,

Kum falı...

Remil_İlmiRemil, (Arapça reml),
Kumda birtakım çizgiler çizerek fala bakma. 
Bu biçimde bakılan fal.
Remmal, Kumfalı bakanlara verilen ad. 

Remil, enbiya-yı mukaddemenin yani İdris, Ermiya ve Danyal (AS) ilmidir. Bu ilim onların zamanında kemaliyete erişmiş olup mürur-u zamanla afet-i nisyana uğramış fakat tamamıyla da unutulmamıştır. Bu konuda Cafer-i Sadık ve Muhiddin-i Arabi’nin eserleri mevcuttur. Remil; Çizilen nokta ve çizgilerden teşkil edildiği için, eski zamanlarda da bu çizgiler kum üzerine çekildiğinden dolayı bu ilme kum manasına gelen remil denmiştir. Remil bakmak, remil atmak diye de tabir edilmiştir.

Kum manasına gelen reml sözcüğünden türeyen remil falının kökenini İdris Peygamber, Danyal Peygamber zamanına kadar dayandığını söyleyenler çoğunluktadır. Bir ismi de kum falı olan remil, ilk önceleri kumun üzerinde yapılan noktalara bakarak açılırdı, sonraları ise, bu fal için özel tahtalar yapıldı, bunların üzerinde bakılma yöntemine başlandı. Remmaller, yani remil falı bakıcıları, bu falın kökeninin on altı satıra rasgele olarak işaretlenen noktalar olduğunu belirtirler. Bunların şekil ve yorumları, tek veya çift sayıdan oluşlarına göre belirlenirlerdi. Sorulan sorunun özelliğine göre cevap sistemi olan remilin tek olarak mana içeren şekilleri vardır. 

Remilde tek sayılar nokta, çift sayılar ise birer çizgi olarak gösterilir. Kumu parmakla işaretlemek suretiyle, bir kağıda saymadan satırlar şeklinde noktalar koymak suretiyle veya zar atarak bakılabilmektedir remil falına. Ayrıyeten remilin temelini teşkil eden on altı işaretin kağıtlara çizilerek, torbadan çekilerek bakılma biçimi de vardır. Bu durum her işaretten dört adet hazırlanması gerektiği bakımından biraz zor bir yoldur.

 Dörderli olarak ayrılan on altı satırdan meydana gelen remilde  satırların on beşten az, otuzdan çok nokta oluşturmaması gereklidir. Bu bir meleke işidir, onu falı bakacak olan remmal göz kararı yolu ile ayarlar. Dördüllerin ikinci satırı, ilk satırdan, üçüncü satırı ikinci satırdan, dördüncü satırı da üçüncü satırdan uzun olmalıdır.  Remilin bu kuralına bir tek reml-i Hazreti Ali adlı fal kitabında uyulmamaktadır. Onda üç satır hazırlanan noktalar ve her bir satırın bir önceki satırdan kısa olma zorunluluğu vardır. Ve o satırdaki noktaların sayısından sekiz çıkarılarak, yıldız isimlerinin yer aldığı listedeki yorumu okunur.

 Remil İşaretleri Nasıl Değerlendirilir:
 Bu işlemin başlaması bakımından adeta ibadet yapar gibi hazırlanmak gereklidir. Kişinin öncelikle aptesli olması, falın bakılacağı yerin son derece temiz olması gereklidir. Falı bakacak olan, baktıracak olan kişi temiz giyinmelidir, remil atmaya başlamadan evvel bir Ayete-l Kürsi, üç defa Ya Latif, üç defa İhdas, bir defa Fatiha ve özel bir dua okumak ve bütün bunları yaparken de kıbleye doğru dönmek gereklidir. Bu işleme başlamadan evvel ise kişi, tüm düşüncesini tuttuğu niyetine yoğunlaştırıp, sağ eli ile soldan sağa doğru noktalamaya başlamalıdır, her bir nokta atışında Allah'ın ismini anmalıdır. Remil falı bakımından uğurlu saatler veya durumlar vardır, bunlar ise ; bulanık hava, yağmur, kar, fırtına gibi durumlar ile kişinin karnının tıka basa dolu olduğu anlardır. Remil için en uygun zaman ise, deneyimler neticesi kuşluk vakti olarak isimlendirilmiştir.

 Dokuz iyi, yedi kötü on altı işaretten ortaya çıkan remil de, pozitiflik ve negatiflik belirtileri de dört adet ayrı değer taşırlar. Bunlar; birinci derecede en güçlü oldukları anı sembolize eder iken, dördüncü derecede en zayıf değeri taşımaktadır. Pozitifliğin ismi sa'd, negatiflik belirtisinin ismi ise nahs olarak geçer. Derecelendirme ise, birinci derece dahil , ikinci derece sabit, üçüncü derece hariç , dördüncü derece munkalip ismiyle yapılmaktadır. Remilde oldukça önemli bir durum da remil baktıracak kişinin niyetini fal bakılmadan önce, açıkça söylemek zorunda olmasıdır. Buna neden olarak da işaretlerin sorulan soruya göre, cinsiyet, zaman, hastalık cinsi, yaş, eşyalar ve renklerin yorumu gösterilmektedir.

İpliği çile yapmaya yarayan, iki ucu çengelli tahta araç...

Ilgıdır,
İpliği çile yapmaya yarayan iki ucu çengelli tahta araç. 
Çorabı genişletmeye ya da düzgün tutmaya yarayan tahta kalıp.
İp bükmeye yarayan çatal ağaç.
Yumak durumundaki ipi çile yapmakta kullanılan iki kollu tahta araç. 
Masıra durumuna getirilmeden önce ipliğin üzerine sarıldığı dört kollu döner tahta araç. 
Geniş delikli kalbur.

İnce dantel...

Oya,
İnce dantel,
Genellikle ipek ibrişim kullanarak iğne, mekik, tığ veya firkete ile yapılan ince dantel.


Uğursuz...

Şom, (Farsça).

, “Göç ve Gelişme”, “Türk Toplumunda Kadın” gibi yapıtlarıyla tanınmış siyaset bilimcimiz...

Prof. Dr. Nermin Abadan Unat (d. 1921, Viyana), 
Türk yazar, çevirmen, hukukçu, sosyolog, siyaset ve iletişim bilimci. 
“Hocaların Hocası” olarak anılan Nermin Abadan Unat, hem yaşamıyla hem de akademik kariyeriyle önemli bir isim. Henüz 14 yaşında Türkçe bilmediği halde okumak için Türkiye'ye gelmeyi kafasına koymuş ve bunu başarmış. İngilizce, Almanca, Fransızca, Macarca ve Türkçe biliyor. Türkiye'nin ilk kadın gazetecilerinden. Türkiye'nin ilk kadın siyaset bilimcisi.

1921’de Viyana’da doğdu. İzmir Kız Lisesi’ni (1940), İ.Ü. Hukuk Fakültesi’ni (1944) bitirdi. Altı yıl Ulus gazetesinde çalıştıktan (1944-50) sonra bir Fullbright bursu ile ABD’de Minnesota Üniversitesi’nde lisansüstü öğrenim gördü (1952-53). Akademik yaşama 1953’te Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak atandı. 1958’de SBF’de doçent, 1966’da profesör oldu ve Siyasal Davranış kürsüsünü kurdu. Hür Berlin, Münih, New York City, Denver, Georgetown ve California’da Los Angeles Üniversitelerinde konuk profesör olarak bulundu. 1964’te Batı Almanya’da Türk İşçilerinin Sorunları adlı kitabı yayımlandı. Göçmen işçi sorunları ve kadın sorunları ile de yakından ilgilenen N.Abadan-Unat’ın Türk Toplumunda Kadın kitabı Almanca ve İngilizce olarak da yayımlandı. Uluslararası Siyasi İlimler Derneği’nin (IPSA) başkan yardımcılığını (1967-70), Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin başkanlığını (1977-84) yaptı. 1978’den bu yana Avrupa Konseyi’nin Kadın/Erkek/Eşitlik Komisyonu’nda başkan yardımcılığı dahil çeşitli görevler üstlendi. 1978-80 arasında “kontenjan senatörü” olarak TBMM’ye girdi. 1989’da SBF’den emekli olan Abadan-Unat, Boğaziçi Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi’nin Kadın Araştırma Merkezi’nde ders vermektedir. Göçmen işçiler konusunda gerçekleştirdiği bilimsel çalışmaları nedeniyle Federal Almanya Devlet Başkanı’ndan liyakat nişanı alan Abadan-Unat’ın Almanca, İngilizce, Fransızca kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Türk Toplumunda Kadın adlı kitabı, Almanca ve İngilizce dillerinde de yayımlandı.

Eserleri;
Amme idaresinin prensipleri-Marshall Edward Dimock, Türkçeye çeviren Nermin Abadan. 1954.
Anayasa hukuku ve siyasi bilimler açısından 1965 seçimlerinin tahlili / Nermin Abadan. 1966
Batı Almanya’daki Türk işçileri ve sorunları / Nermin Abadan-Unat 1964
Batı Avrupa ve Türkiye’de basın yayın öğretimi / Nermin Abadan-Unat. 1972
Bitmeyen göç, konuk işçilikten ulus-ötesi yurttaşlığa / Nermin Abadan-Unat. 2002
Bürokrasi / Nermin Abadan. 1959
Devlet felsefesi : secilmiş okuma parçaları / Yavuz Abadan ;çevirenler Nermin Abadan, Mete Tuncay, Bülent Daver. 1959
Göç ve gelişme : uluslararası işgücü göçünün Boğazlıyan ilçesi üzerindeki etkilerine ilişkin bir ara / Nermin Abadan-Unat, Türkçesi Ünsal Oskay.
Halk efkârı : mefhumu ve tesir sahaları / Nermin Abadan. 1956
İnsan hakları armağanı : (xxx.yıl) / Nermin Abadan-Unat 1978
Kum saatini izlerken, 1996.
Migration and development, a study of the effects of international labor migration on Boğazlıyan
Sosyolojiye giriş / yazan Hans Freyer ; çeviren Nermin Abadan. 1967
Sosyolojiye giriş / yazan Hans Freyer ; çeviren Nermin Abadan. 1963
Turkish workers in Europe 1960-1975 : a socio-economic reappraisal / by Nermin Abadan-Unat and contributors. 1976
Türk dış göçü, 1960-1984 : yorumlu bibliyografya / Nermin Abadan-Unat, Neşe Kemiksiz. 1986
Türk toplumunda kadın / derleyen Nermin Abadan-Unat ; Deniz Kandiyoti ve Mübeccel B. Kıray’ın işbirliği ile. 1979
Türk toplumunda kadın / derleyen Nermin Abadan-Unat ; Deniz Kandiyoti ve Mübeccel B. Kıray’ın işbirliği ile. 1982 * Türkiye’de insan hakları semineri : (9-11 Aralık 1968) tebliğler – tartışmalar / Nermin Abadan 1970
Women in Turkish society / edited by Nermin Abadan-Unat ; in collaboration with Deniz Kandiyoti and Mübeccel B. Kıray. 1981
Woodrow Wilson : seçme parçalar / Çev. :Nermin Abadan. 1961
Yeşil göller diyarı : İsveç’de bir tedkik seyahati / Nermin Abadan ;naşiri: İbrahim Hilmi Çığıraçan. 1950
Yetişen Türk idarecileri : Genç ve müstakbel idarecilerine meslekî ve sosyal tavırları hakkında bir / haz. A.T.J. Matthews,

Hareketleri yavaş olan, uyuşuk kimse...

Lagar,(Farsça).
Zayıf, çelimsiz.

Havanın titreşmesiyle ses veren çalgıların oluşturduğu sınıfın adı...

Aerofon,
Aerofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar) : Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren çalgılardır.

İlk sesin, içindeki havanın titreşmesiyle oluştuğu çalgıların ortak adı. Tahta üflemeli, bakır üflemeli ve serbest kamışlı çalgılar yanında siren ve böğürteç de bu sınıfa girer. Farklı boyda borular içeren gayda ve org bu sınıfta yer alanmelez çalgılardır. Akustik temele dayalı bir sınıflandırmada üflemeli çalgılar terimi yerine aerofon kullanılır.

1902-1994 yılları arasında yaşamış, bilginin zihinsel deneyimden kaynaklandığını ileri sürmüş Avusturya asıllı İngiliz düşünür...

Karl Popper, (1902-1994) Avusturya
Bilginin zihinsel deneyimden kaynaklandığını savunmuştur.

Karl Raimund Popper, 28 Temmuz 1902’de Viyana’da doğdu. 1918-1928 yılları arasında Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Aynı dönemde, yirmi yaşındayken, Viyanalı usta Adalbert Pösch’ten marangozluk eğitimi de aldı ve 1924’te kalfa oldu. 1928 yılında dil kuramcısı Karl Bühler’in danışmanlığında doktorasını verdi. 

Naziler’in Avusturya’yı işgalinden önce, 1937’de, Yeni Zelanda’ya göçtü. Burada, Canterbury University College’da doçent oldu ve 1945 yılı sonuna dek felsefe dersleri verdi. 1945’te İngiliz vatandaşlığına geçti. 1946’da İngiltere’ye giderek, London School of Economics and Political Science’ta mantık ve bilimsel yöntem profesörü olarak çalıştı. 1961’de Tübingen’deki bir toplantıda, Theodor W. Adorno’yla “olguculuk tartışması”na (Positivismusstreit) girişti. 1965 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kendisine “Sir” unvanı verildi. 1969’da London School of Economics and Political Science’tan emekli oldu. Bu tarihten sonra, çeşitli üniversitelerde konuk profesör olarak dersler vermeyi sürdürdü, birçok ödüle layık görüldü ve çalışmalarını daha çok kitaplarının yazımında yoğunlaştırdı. 17 Eylül 1994’te East Croyden’da (Londra) öldü. 

Karl Popper pozitivizmin üç ilkesini şöyle kritize etmiştir.
1.Tümevarım ilkesi bir varsayımdır ,kanıtlanamaz . 
2.Pozitif bilimlerdeki “kuram –gözlem” ilişkisi yanlış kurulmuştur
3.Pozitivizmin “öngörü”(prediction) anlayışına karşı eleştiriler

Eserleri;
Logik der Forschung, 1934 (Bilimsel Araştırmanın Mantığı); 
The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları 1-2); 
The Poverty of Historicism, 1957 (Tarihselciliğin Sefaleti); 
Conjectures and Refutations, 1963; 
Objective Knowledge, 1972; 
Unended Quest: An Intellectual Autobiography, 1976;
The Self and Its Brain, 1977; 
Die beiden Grundprobleme der Erkenntnistheorie, 1979; 
Realism and the Aim of Science, 1982; 
The Open Universe: An Argument for Indeterminism, 1983; 
Quantum Theory and the Schism in Physics, 1984; 
A World of Propensities, 1990; 
Alles Leben ist Problemlösen, 1994.

II. Dünya Savaşı’nda Alman işgaline karşı direnenlerin toplandıkları ıssız yer...

Maki,

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman....

Kerpe, 
(Eski adı, Kalpe).

Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır. 


Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı'nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul'un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe'den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe' ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra' ya 10 km. , İzmit' e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe' deki eşsiz güzellikteki  "Kayalıklar" ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia'sının bir limanı olup Kefken Adası'nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 'de ünlü Onbinler'in buraya gelmesiyle, Xenophon'un Anabasis'inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop 'tan gemilerle Ereğli'ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı'na çıkmıştır.

Aydın’ın Söke ilçesinde, birçok kuş türünü barındıran bir göl...

Azap,

Birçok su kuşuna ev sahipliği yapan ve beslenme alanı olan Aydın bölgesinin en önemli sulak alanlarından Azap Gölüdür. Aydın'ın 70 km batısında bulanan Söke, ege denizi'nin tarihi ve doğal güzelliklerle dolu orta kıyı bölgesinin önemli yerleşme merkezlerinden biridir. Büyük Menderes akvaryumunun yakınında kurulmuş olan Söke, geniş düzlük halinde alüvyon ovanın kuzey kıyısında yer alır. Ege Bölgesi’ nin Büyük Menderes Nehri ve Bafa Gölü’nden sonra, üçüncü büyük sulak alanı olan Söke’deki Azap Gölüdür. Gölde hızla yayılan ‘mavi ve yeşil alg’ olarak bilinen zehirli bakteriler nedeniyle doğal yaşam ve balık ölümleri büyük bir tehdittir.
 
Göldeki balık, yılan, kuş ve diğer canlılar sürüler halinde ölmeye başladı. Azap Gölü’nde kirlilik nedeniyle ekosistemin bozulmuş olduğu bilinmektedir. Menderes Nehri’nden gelen kirlilik nedeniyle Azap gölünde balık ölümleri yaşanmaktadır. Ölen balıkları ise bir çok kuş türü tarafından yenilmekte olup bu nedenle de göldeki kuşlar da ölmeye başlamıştır. Bu durum doğal dengeyi değiştirmektedir. Gölde şu anda ekosistem çökmüş olup bir çok kuş türünü barındıran gölde tabiaat dengesi değişmiştir.

Hawaii’de karşılama ya da uğurlama anısı olarak verilen, çiçeklerden yapılmış kolye...

Ley,

Türk resminde soyut sanatın ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olan ve geçenlerde 96 yaşındayken ölen ressamımız...


Ferruh Başağa, (1914-2010) 
Soyut resimlerin usta ismi.




1914 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden 1940 yılında mezun oldu. Nazmi Ziya ve Fransız ressam Leopold Levy'nin atölyelerinde çalıştı. 1971 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak vitray ve mozaik atölyesi kurdu. 


48 kişisel sergisi bulunan sanatçı, yurtiçi ve dışında, İtalya, Fransa, İngiltere, Hindistan, Brezilya, A.B.D., Mısır, Şili gibi çeşitli ülkelerde 52 toplu sergiye, bienallere katıldı. Pek çok ulusal ve uluslararası ödülleri bulunmaktadır.  1935 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Ferruh Başağa, Nazmi Ziya Güran, Zeki Kocamemi ve Leopold Levy’nin öğrencisi oldu. 

Arkadaşlarıyla birlikte "Yeniler Grubu"nu kuran sanatçı, soyut kavramı ile 1947 yılında tanıştı.  Ferruh Başağa, 1949 yılında Türkiye’de ilk defa açılan Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne soyut resimle katılan ilk sanatçılardan biri oldu.  Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda başarılı çalışmalara imza atan sanatçı, birçok uluslararası yarışmaya katıldı ve çeşitli yarışmalarda jüri üyeliği yaptı.  96 yaşında hayatını kaybeden Ferruh Başağa, (24 Aralık 2010) 27 Aralık 2010 pazartesi günü Teşvikiye camii'de kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Yularından çekilerek götürülen boş binek hayvanı...

Yedek, 
Yularından çekilerek götürülen boş binek hayvanı. 
Osmanlı devletinde daimi orduyu teşkil eden Kapıkulu süvarilerinin silahları, bir pala ve bir mızrakla, “gaddare” denilen ve eyerin kaşına asılı olan bir kılıçtan ibâretti. Bunlar meşakkate dayanıklı ve atik olan Anadolu atlarına binerlerdi. Harpte iki derin hat üzerine nizâm alır, değişmeli olarak düşmana hücûm ederlerdi. Her süvari sefere bir de yedek at götürmek mecburiyetindeydi.
 

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ