Su samurundan elde edilen post...

Lutr, Lutra, (Fransızca loutre),
Susamuru ,
Su iti, 
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan, lutr.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır.  Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar. 

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler. 
 
Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.
 
Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur.  Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı...

Talasemi, (İng. thalassemia ).
Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.
Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi Major-Cooley anemisi (Hasta Tip):  
Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): 
Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.  

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): 
Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

Küçültücü söz ve davranış....

Hakaret, (Arapça).
Onur kırma, onura dokunma.
Küçültücü söz veya davranış.

“Bajazet”, “Berenice” gibi yapıtlarıyla Fransız klasik trajedisinin ustası kabul edilen yazar....

 Jean Racine, Fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). 
Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştiril­di.

1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğ­renimine başladı. Bu arada şiirler de ya­zıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğe­nildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhani ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e gitti fakat hayal kı­rıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) oyunuyle za­manının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı.

Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çe­şitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük tra­jedi yazarı olarak kabul edildi. Onun de­hasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tu­tuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı. 

Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, ken­disini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüş­tü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldı­rılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşı­lanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Ra­cine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatro­ya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırma­dılar. Provalar durduruldu, Racine de bun­dan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakın­lık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aş­kın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir tra­jedi anlayışını benimsemişti. 

Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı kü­çümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Ra­cine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti ola­rak görür, öte yandan, trajedilerinde diya­logu Corneille veya Quinault gibi ele al­maz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyiş­ler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun traje­dileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin bir­birlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.

Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserle­rinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan et­kisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mith­ridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Ra­cine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatın­daki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yan­lışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır.

Jane Austen’in, filme de aktarılan bir romanı....

Jane Austen, (16 Aralık 1775 - 18 Haziran 1817)

19. yüzyılda yaşamış İngiliz roman yazarı. O'nun kadınların yaşamlarında bahsettiği incelikler ve ustaca dalga geçercesine anlatım tarzı kendi döneminde o kadar fazla olmasa da; tarihte oldukça önemli bir yer katmıştır. Kadın bir yazar ve şair olarak; o dönem için üstün bir başarıya ulaşmıştır.  

Steventon, Hampshire'da 1775'de doğan Jane Austen; 1783'te Oxford'da bir akrabası sayesinde okumuş; eğitimine Southampton'da devam etmiş; en sonunda da kadınlar için bir okul olan Reading, Berkshire'da Abbey okulunda okumuştur. Roman yazmaya 1789'da başlar, 1802'de kendi tanımıyla büyük ve garip biri tarafından (Tom Lefroy) evlenme teklifi alsa da kabul etmez. İkilinin yaşadığı ilişki Aşkın Kitabı (Becoming Jane) adlı filmde işlenmiştir. Babasının 1805'de ölmesinden sonra Southmpton'a taşınır. 1809'da Chawton'a zengin kardeşinin yanına taşınır, ve günümüzde bu ev bir müze ve turistler için popüler bir yer haline gelir.  

18 Haziran 1817'de göğüs kanserinden ölen Jane Austen; öldüğünde henüz 42 yaşındadır ve Winchester Katedrali'ne gömülmüştür.  Günümüzde Jane Austen'in tüm romanları sinemaya uyarlanmıştır.  

Eserleri;
Akıl ve Tutku (aşk ve yaşam) (1811)  
Aşk ve Gurur (Gurur ve Önyargı) (1813)  
Umut Parkı (1814)  
Emma (1815)  
Northanger Manastırı (1817) (Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)  
İkna (İnanç) (1817) (Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)




Kaynakça; http://tr.wikipedia.org

İriyarı, kırıcı, asık yüzlü, sinirli ve sert kimse....

Aznavur, (Gürcüce).  
Ayıboğan, 
İri yarı, kırıcı, sinirli, asık suratlı, sert kimse.
Asık yüzlü, sinirli, sert, haşin, iriyarı.
Azgın, kuvvetli, heybetli.
Sinirli, sert, korku veren iri yarı kimse.

Üzeri dal ve hasırla örtülmüş kulübe...

Alacık,
Çardak,
Üzeri dal veya hasırla örtülen çoban evi, tarla, bostan, bağ kulübesi, çardak: 
Çul veya keçeden yapılan çadır. 
Yaylaya kurulan hasır bir çeşit çadır.
Bağ ve bahçelerde yapılan tahta ya da hasır barınak.
Göçebe çadırlarının üzerine konan eğri ağaç, eğilmesi kolay ağaç sürgünü. 
Bostan korkuluğu. 
Ormandaki küçük düzlük, ağaçsız yer: 
Vücuttaki çok küçük leke.

Tatsız ve çok konuşan kimse...

Zevzek,
Geveze.
Saçma sapan şeylerle uğraşan,
Geveze sulu hareketler yapan kişi,
Esrar,

Kum falı...

Remil_İlmiRemil, (Arapça reml),
Kumda birtakım çizgiler çizerek fala bakma. 
Bu biçimde bakılan fal.
Remmal, Kumfalı bakanlara verilen ad. 

Remil, enbiya-yı mukaddemenin yani İdris, Ermiya ve Danyal (AS) ilmidir. Bu ilim onların zamanında kemaliyete erişmiş olup mürur-u zamanla afet-i nisyana uğramış fakat tamamıyla da unutulmamıştır. Bu konuda Cafer-i Sadık ve Muhiddin-i Arabi’nin eserleri mevcuttur. Remil; Çizilen nokta ve çizgilerden teşkil edildiği için, eski zamanlarda da bu çizgiler kum üzerine çekildiğinden dolayı bu ilme kum manasına gelen remil denmiştir. Remil bakmak, remil atmak diye de tabir edilmiştir.

Kum manasına gelen reml sözcüğünden türeyen remil falının kökenini İdris Peygamber, Danyal Peygamber zamanına kadar dayandığını söyleyenler çoğunluktadır. Bir ismi de kum falı olan remil, ilk önceleri kumun üzerinde yapılan noktalara bakarak açılırdı, sonraları ise, bu fal için özel tahtalar yapıldı, bunların üzerinde bakılma yöntemine başlandı. Remmaller, yani remil falı bakıcıları, bu falın kökeninin on altı satıra rasgele olarak işaretlenen noktalar olduğunu belirtirler. Bunların şekil ve yorumları, tek veya çift sayıdan oluşlarına göre belirlenirlerdi. Sorulan sorunun özelliğine göre cevap sistemi olan remilin tek olarak mana içeren şekilleri vardır. 

Remilde tek sayılar nokta, çift sayılar ise birer çizgi olarak gösterilir. Kumu parmakla işaretlemek suretiyle, bir kağıda saymadan satırlar şeklinde noktalar koymak suretiyle veya zar atarak bakılabilmektedir remil falına. Ayrıyeten remilin temelini teşkil eden on altı işaretin kağıtlara çizilerek, torbadan çekilerek bakılma biçimi de vardır. Bu durum her işaretten dört adet hazırlanması gerektiği bakımından biraz zor bir yoldur.

 Dörderli olarak ayrılan on altı satırdan meydana gelen remilde  satırların on beşten az, otuzdan çok nokta oluşturmaması gereklidir. Bu bir meleke işidir, onu falı bakacak olan remmal göz kararı yolu ile ayarlar. Dördüllerin ikinci satırı, ilk satırdan, üçüncü satırı ikinci satırdan, dördüncü satırı da üçüncü satırdan uzun olmalıdır.  Remilin bu kuralına bir tek reml-i Hazreti Ali adlı fal kitabında uyulmamaktadır. Onda üç satır hazırlanan noktalar ve her bir satırın bir önceki satırdan kısa olma zorunluluğu vardır. Ve o satırdaki noktaların sayısından sekiz çıkarılarak, yıldız isimlerinin yer aldığı listedeki yorumu okunur.

 Remil İşaretleri Nasıl Değerlendirilir:
 Bu işlemin başlaması bakımından adeta ibadet yapar gibi hazırlanmak gereklidir. Kişinin öncelikle aptesli olması, falın bakılacağı yerin son derece temiz olması gereklidir. Falı bakacak olan, baktıracak olan kişi temiz giyinmelidir, remil atmaya başlamadan evvel bir Ayete-l Kürsi, üç defa Ya Latif, üç defa İhdas, bir defa Fatiha ve özel bir dua okumak ve bütün bunları yaparken de kıbleye doğru dönmek gereklidir. Bu işleme başlamadan evvel ise kişi, tüm düşüncesini tuttuğu niyetine yoğunlaştırıp, sağ eli ile soldan sağa doğru noktalamaya başlamalıdır, her bir nokta atışında Allah'ın ismini anmalıdır. Remil falı bakımından uğurlu saatler veya durumlar vardır, bunlar ise ; bulanık hava, yağmur, kar, fırtına gibi durumlar ile kişinin karnının tıka basa dolu olduğu anlardır. Remil için en uygun zaman ise, deneyimler neticesi kuşluk vakti olarak isimlendirilmiştir.

 Dokuz iyi, yedi kötü on altı işaretten ortaya çıkan remil de, pozitiflik ve negatiflik belirtileri de dört adet ayrı değer taşırlar. Bunlar; birinci derecede en güçlü oldukları anı sembolize eder iken, dördüncü derecede en zayıf değeri taşımaktadır. Pozitifliğin ismi sa'd, negatiflik belirtisinin ismi ise nahs olarak geçer. Derecelendirme ise, birinci derece dahil , ikinci derece sabit, üçüncü derece hariç , dördüncü derece munkalip ismiyle yapılmaktadır. Remilde oldukça önemli bir durum da remil baktıracak kişinin niyetini fal bakılmadan önce, açıkça söylemek zorunda olmasıdır. Buna neden olarak da işaretlerin sorulan soruya göre, cinsiyet, zaman, hastalık cinsi, yaş, eşyalar ve renklerin yorumu gösterilmektedir.

İpliği çile yapmaya yarayan, iki ucu çengelli tahta araç...

Ilgıdır,
İpliği çile yapmaya yarayan iki ucu çengelli tahta araç. 
Çorabı genişletmeye ya da düzgün tutmaya yarayan tahta kalıp.
İp bükmeye yarayan çatal ağaç.
Yumak durumundaki ipi çile yapmakta kullanılan iki kollu tahta araç. 
Masıra durumuna getirilmeden önce ipliğin üzerine sarıldığı dört kollu döner tahta araç. 
Geniş delikli kalbur.

İnce dantel...

Oya,
İnce dantel,
Genellikle ipek ibrişim kullanarak iğne, mekik, tığ veya firkete ile yapılan ince dantel.


Uğursuz...

Şom, (Farsça).

, “Göç ve Gelişme”, “Türk Toplumunda Kadın” gibi yapıtlarıyla tanınmış siyaset bilimcimiz...

Prof. Dr. Nermin Abadan Unat (d. 1921, Viyana), 
Türk yazar, çevirmen, hukukçu, sosyolog, siyaset ve iletişim bilimci. 
“Hocaların Hocası” olarak anılan Nermin Abadan Unat, hem yaşamıyla hem de akademik kariyeriyle önemli bir isim. Henüz 14 yaşında Türkçe bilmediği halde okumak için Türkiye'ye gelmeyi kafasına koymuş ve bunu başarmış. İngilizce, Almanca, Fransızca, Macarca ve Türkçe biliyor. Türkiye'nin ilk kadın gazetecilerinden. Türkiye'nin ilk kadın siyaset bilimcisi.

1921’de Viyana’da doğdu. İzmir Kız Lisesi’ni (1940), İ.Ü. Hukuk Fakültesi’ni (1944) bitirdi. Altı yıl Ulus gazetesinde çalıştıktan (1944-50) sonra bir Fullbright bursu ile ABD’de Minnesota Üniversitesi’nde lisansüstü öğrenim gördü (1952-53). Akademik yaşama 1953’te Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak atandı. 1958’de SBF’de doçent, 1966’da profesör oldu ve Siyasal Davranış kürsüsünü kurdu. Hür Berlin, Münih, New York City, Denver, Georgetown ve California’da Los Angeles Üniversitelerinde konuk profesör olarak bulundu. 1964’te Batı Almanya’da Türk İşçilerinin Sorunları adlı kitabı yayımlandı. Göçmen işçi sorunları ve kadın sorunları ile de yakından ilgilenen N.Abadan-Unat’ın Türk Toplumunda Kadın kitabı Almanca ve İngilizce olarak da yayımlandı. Uluslararası Siyasi İlimler Derneği’nin (IPSA) başkan yardımcılığını (1967-70), Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin başkanlığını (1977-84) yaptı. 1978’den bu yana Avrupa Konseyi’nin Kadın/Erkek/Eşitlik Komisyonu’nda başkan yardımcılığı dahil çeşitli görevler üstlendi. 1978-80 arasında “kontenjan senatörü” olarak TBMM’ye girdi. 1989’da SBF’den emekli olan Abadan-Unat, Boğaziçi Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi’nin Kadın Araştırma Merkezi’nde ders vermektedir. Göçmen işçiler konusunda gerçekleştirdiği bilimsel çalışmaları nedeniyle Federal Almanya Devlet Başkanı’ndan liyakat nişanı alan Abadan-Unat’ın Almanca, İngilizce, Fransızca kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Türk Toplumunda Kadın adlı kitabı, Almanca ve İngilizce dillerinde de yayımlandı.

Eserleri;
Amme idaresinin prensipleri-Marshall Edward Dimock, Türkçeye çeviren Nermin Abadan. 1954.
Anayasa hukuku ve siyasi bilimler açısından 1965 seçimlerinin tahlili / Nermin Abadan. 1966
Batı Almanya’daki Türk işçileri ve sorunları / Nermin Abadan-Unat 1964
Batı Avrupa ve Türkiye’de basın yayın öğretimi / Nermin Abadan-Unat. 1972
Bitmeyen göç, konuk işçilikten ulus-ötesi yurttaşlığa / Nermin Abadan-Unat. 2002
Bürokrasi / Nermin Abadan. 1959
Devlet felsefesi : secilmiş okuma parçaları / Yavuz Abadan ;çevirenler Nermin Abadan, Mete Tuncay, Bülent Daver. 1959
Göç ve gelişme : uluslararası işgücü göçünün Boğazlıyan ilçesi üzerindeki etkilerine ilişkin bir ara / Nermin Abadan-Unat, Türkçesi Ünsal Oskay.
Halk efkârı : mefhumu ve tesir sahaları / Nermin Abadan. 1956
İnsan hakları armağanı : (xxx.yıl) / Nermin Abadan-Unat 1978
Kum saatini izlerken, 1996.
Migration and development, a study of the effects of international labor migration on Boğazlıyan
Sosyolojiye giriş / yazan Hans Freyer ; çeviren Nermin Abadan. 1967
Sosyolojiye giriş / yazan Hans Freyer ; çeviren Nermin Abadan. 1963
Turkish workers in Europe 1960-1975 : a socio-economic reappraisal / by Nermin Abadan-Unat and contributors. 1976
Türk dış göçü, 1960-1984 : yorumlu bibliyografya / Nermin Abadan-Unat, Neşe Kemiksiz. 1986
Türk toplumunda kadın / derleyen Nermin Abadan-Unat ; Deniz Kandiyoti ve Mübeccel B. Kıray’ın işbirliği ile. 1979
Türk toplumunda kadın / derleyen Nermin Abadan-Unat ; Deniz Kandiyoti ve Mübeccel B. Kıray’ın işbirliği ile. 1982 * Türkiye’de insan hakları semineri : (9-11 Aralık 1968) tebliğler – tartışmalar / Nermin Abadan 1970
Women in Turkish society / edited by Nermin Abadan-Unat ; in collaboration with Deniz Kandiyoti and Mübeccel B. Kıray. 1981
Woodrow Wilson : seçme parçalar / Çev. :Nermin Abadan. 1961
Yeşil göller diyarı : İsveç’de bir tedkik seyahati / Nermin Abadan ;naşiri: İbrahim Hilmi Çığıraçan. 1950
Yetişen Türk idarecileri : Genç ve müstakbel idarecilerine meslekî ve sosyal tavırları hakkında bir / haz. A.T.J. Matthews,

Hareketleri yavaş olan, uyuşuk kimse...

Lagar,(Farsça).
Zayıf, çelimsiz.

Havanın titreşmesiyle ses veren çalgıların oluşturduğu sınıfın adı...

Aerofon,
Aerofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar) : Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren çalgılardır.

İlk sesin, içindeki havanın titreşmesiyle oluştuğu çalgıların ortak adı. Tahta üflemeli, bakır üflemeli ve serbest kamışlı çalgılar yanında siren ve böğürteç de bu sınıfa girer. Farklı boyda borular içeren gayda ve org bu sınıfta yer alanmelez çalgılardır. Akustik temele dayalı bir sınıflandırmada üflemeli çalgılar terimi yerine aerofon kullanılır.

1902-1994 yılları arasında yaşamış, bilginin zihinsel deneyimden kaynaklandığını ileri sürmüş Avusturya asıllı İngiliz düşünür...

Karl Popper, (1902-1994) Avusturya
Bilginin zihinsel deneyimden kaynaklandığını savunmuştur.

Karl Raimund Popper, 28 Temmuz 1902’de Viyana’da doğdu. 1918-1928 yılları arasında Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Aynı dönemde, yirmi yaşındayken, Viyanalı usta Adalbert Pösch’ten marangozluk eğitimi de aldı ve 1924’te kalfa oldu. 1928 yılında dil kuramcısı Karl Bühler’in danışmanlığında doktorasını verdi. 

Naziler’in Avusturya’yı işgalinden önce, 1937’de, Yeni Zelanda’ya göçtü. Burada, Canterbury University College’da doçent oldu ve 1945 yılı sonuna dek felsefe dersleri verdi. 1945’te İngiliz vatandaşlığına geçti. 1946’da İngiltere’ye giderek, London School of Economics and Political Science’ta mantık ve bilimsel yöntem profesörü olarak çalıştı. 1961’de Tübingen’deki bir toplantıda, Theodor W. Adorno’yla “olguculuk tartışması”na (Positivismusstreit) girişti. 1965 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kendisine “Sir” unvanı verildi. 1969’da London School of Economics and Political Science’tan emekli oldu. Bu tarihten sonra, çeşitli üniversitelerde konuk profesör olarak dersler vermeyi sürdürdü, birçok ödüle layık görüldü ve çalışmalarını daha çok kitaplarının yazımında yoğunlaştırdı. 17 Eylül 1994’te East Croyden’da (Londra) öldü. 

Karl Popper pozitivizmin üç ilkesini şöyle kritize etmiştir.
1.Tümevarım ilkesi bir varsayımdır ,kanıtlanamaz . 
2.Pozitif bilimlerdeki “kuram –gözlem” ilişkisi yanlış kurulmuştur
3.Pozitivizmin “öngörü”(prediction) anlayışına karşı eleştiriler

Eserleri;
Logik der Forschung, 1934 (Bilimsel Araştırmanın Mantığı); 
The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları 1-2); 
The Poverty of Historicism, 1957 (Tarihselciliğin Sefaleti); 
Conjectures and Refutations, 1963; 
Objective Knowledge, 1972; 
Unended Quest: An Intellectual Autobiography, 1976;
The Self and Its Brain, 1977; 
Die beiden Grundprobleme der Erkenntnistheorie, 1979; 
Realism and the Aim of Science, 1982; 
The Open Universe: An Argument for Indeterminism, 1983; 
Quantum Theory and the Schism in Physics, 1984; 
A World of Propensities, 1990; 
Alles Leben ist Problemlösen, 1994.

II. Dünya Savaşı’nda Alman işgaline karşı direnenlerin toplandıkları ıssız yer...

Maki,

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman....

Kerpe, 
(Eski adı, Kalpe).

Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır. 


Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı'nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul'un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe'den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe' ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra' ya 10 km. , İzmit' e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe' deki eşsiz güzellikteki  "Kayalıklar" ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia'sının bir limanı olup Kefken Adası'nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 'de ünlü Onbinler'in buraya gelmesiyle, Xenophon'un Anabasis'inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop 'tan gemilerle Ereğli'ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı'na çıkmıştır.

Aydın’ın Söke ilçesinde, birçok kuş türünü barındıran bir göl...

Azap,

Birçok su kuşuna ev sahipliği yapan ve beslenme alanı olan Aydın bölgesinin en önemli sulak alanlarından Azap Gölüdür. Aydın'ın 70 km batısında bulanan Söke, ege denizi'nin tarihi ve doğal güzelliklerle dolu orta kıyı bölgesinin önemli yerleşme merkezlerinden biridir. Büyük Menderes akvaryumunun yakınında kurulmuş olan Söke, geniş düzlük halinde alüvyon ovanın kuzey kıyısında yer alır. Ege Bölgesi’ nin Büyük Menderes Nehri ve Bafa Gölü’nden sonra, üçüncü büyük sulak alanı olan Söke’deki Azap Gölüdür. Gölde hızla yayılan ‘mavi ve yeşil alg’ olarak bilinen zehirli bakteriler nedeniyle doğal yaşam ve balık ölümleri büyük bir tehdittir.
 
Göldeki balık, yılan, kuş ve diğer canlılar sürüler halinde ölmeye başladı. Azap Gölü’nde kirlilik nedeniyle ekosistemin bozulmuş olduğu bilinmektedir. Menderes Nehri’nden gelen kirlilik nedeniyle Azap gölünde balık ölümleri yaşanmaktadır. Ölen balıkları ise bir çok kuş türü tarafından yenilmekte olup bu nedenle de göldeki kuşlar da ölmeye başlamıştır. Bu durum doğal dengeyi değiştirmektedir. Gölde şu anda ekosistem çökmüş olup bir çok kuş türünü barındıran gölde tabiaat dengesi değişmiştir.

Hawaii’de karşılama ya da uğurlama anısı olarak verilen, çiçeklerden yapılmış kolye...

Ley,

Türk resminde soyut sanatın ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olan ve geçenlerde 96 yaşındayken ölen ressamımız...


Ferruh Başağa, (1914-2010) 
Soyut resimlerin usta ismi.




1914 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden 1940 yılında mezun oldu. Nazmi Ziya ve Fransız ressam Leopold Levy'nin atölyelerinde çalıştı. 1971 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak vitray ve mozaik atölyesi kurdu. 


48 kişisel sergisi bulunan sanatçı, yurtiçi ve dışında, İtalya, Fransa, İngiltere, Hindistan, Brezilya, A.B.D., Mısır, Şili gibi çeşitli ülkelerde 52 toplu sergiye, bienallere katıldı. Pek çok ulusal ve uluslararası ödülleri bulunmaktadır.  1935 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Ferruh Başağa, Nazmi Ziya Güran, Zeki Kocamemi ve Leopold Levy’nin öğrencisi oldu. 

Arkadaşlarıyla birlikte "Yeniler Grubu"nu kuran sanatçı, soyut kavramı ile 1947 yılında tanıştı.  Ferruh Başağa, 1949 yılında Türkiye’de ilk defa açılan Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne soyut resimle katılan ilk sanatçılardan biri oldu.  Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda başarılı çalışmalara imza atan sanatçı, birçok uluslararası yarışmaya katıldı ve çeşitli yarışmalarda jüri üyeliği yaptı.  96 yaşında hayatını kaybeden Ferruh Başağa, (24 Aralık 2010) 27 Aralık 2010 pazartesi günü Teşvikiye camii'de kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Yularından çekilerek götürülen boş binek hayvanı...

Yedek, 
Yularından çekilerek götürülen boş binek hayvanı. 
Osmanlı devletinde daimi orduyu teşkil eden Kapıkulu süvarilerinin silahları, bir pala ve bir mızrakla, “gaddare” denilen ve eyerin kaşına asılı olan bir kılıçtan ibâretti. Bunlar meşakkate dayanıklı ve atik olan Anadolu atlarına binerlerdi. Harpte iki derin hat üzerine nizâm alır, değişmeli olarak düşmana hücûm ederlerdi. Her süvari sefere bir de yedek at götürmek mecburiyetindeydi.
 

Adapazarı Ovası’na verilen bir başka ad...

Akova,
Adapazarı ovası,

Sakarya ilinin Merkezi olan Adapazarı Akova adıyla anılan düzlükte, İl’in en büyük ovasıdır. Bir adı da “Adapazarı Ovası”dır. Aşağı Sakarya Vadisi’nde Sapanca gölü ile Adapazarı’nın doğusunda yer alır. Doğuda Keremali Dağı’nın eteklerine dek uzanan Akova, Marmara Bölgesi’nin En büyük ovalarından biridir. Sakarya Havzası’nın aşağı kısmındadır. İl toprakları içerisinde Adapazarı Ovası (Akova), Pamukova (Akhisar Ovası), tektonik kökenli düzlük alanlardır. Geyve Boğazı aynı zamanda bu iki ovayı birbirine bağlamaktadır. 

Akarsuların taşıdığı alüvyonlardan oluşan bu ovalar ilin tarım alanlarıdır. Adapazarı Ovasının bulunduğu alan kırık fay hattı üzerinde olduğundan, tarih boyunca çeşitli depremlere sahne olmuştur. Sakarya Irmağı’nın taşıdığı kalın bir alüvyon tabakasıyla kaplı olduğundan çok verimlidir. Ova’yı güneyden kuzeye doğru akan Sakarya Irmağı ve doğudan güneye doğru akan Mudurnu Çayı sulamaktadır.

Ovada mısır, şeker pancarı, patates, buğday, arpa, soğan, ayçiçeği, fındık, meyve ve sebze yetiştirilir. Özellikle üzüm, elma, domates, armut, karpuz, kavun, kiraz, dolmalık biber, lahana, ayva, sakız kabağı, taze fasulye, erik, şeftali ve ceviz yetiştirilir. 

Toprağı kazıp siper yapmak...

Oramak,

Bozcaada’ya özgü şaraplık bir üzüm cinsi...

Vasilaki,
Çavuş, (sofralık).
Kuntra,
Karalahna. 
Karasakız,

Üzüm, Bozcaada hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Ada’nın toplam yüzölçümündeki 18.500 dönüm alan bağlarla kaplıdır. Milattan önceki Tenedos paralarında da üzüm salkımı görülür. Adada geçmişten gelen zengin bağcılık kültürü, farklı üzüm çeşitlerinin adada yaygınlaşmasını sağlamıştır. Talay (Truva), Ataol (Eski) ve Rağbet (Yunatçılar), Bozcaada’ daki şarap fabrikalarında üretilen şaraplardandır. Bugün Bozcaada, şarap fabrikalarının yanı sıra kimi evlerde üretilen özel, leziz şaraplarıda ünlüdür.

Vasilaki, 
Bozcaada’nın kuzeyinde killi, kumlu topraklardaki bağlarında yetiştirilen  yetiştirilen üzümlerdir. Bozcaada, Erdek ve Bursa' da yetiştirilir. Olgunlaşma zamanı Eylül ayının ilk haftasıdır. Salkımları seyrek taneli olup uzun şekillidir. Salkım sapı kısa, kalın, filizi yeşil renkte, daneler yuvarlak, dane kabuğu sarımtırak açık yeşil renkte puslu,yarı şeffaf sinirler görünmekte, ince kabuklu üzerinde kahverengi lekeler mevcuttur. Dane içi yeşilimsitrak sarı renkte, özlü, sıkı etli, sulu,  sinirler beyaz,tatlı ve kokusuzdur. Kasım ayında yaprak dökümü olan şaraplık bir üzümdür.

Kuntura : 
Bozcaada’da bağcılık ve Şarapçılık ekonomik bir faaliyet olmanın ötesinde bir yaşam biçimidir. Adaya ismini veren Tenes, yabani asmayı bulmuş ve onu geliştirerek adada ilk Kuntra üzümünü yetiştirmiştir. Bozcaada’nın güneyinde kireçli topraklarımızdaki bağlarda Kuntra üzümleri yetiştrilir. 

Cabarnet Sauvignon : 
Bozcaada’nın güneyinde yer alan bağlarda Cabarnet Savignon üzümleri yetiştirilir.



Gökçeada’da yer alan ve Türkiye’nin batıdaki en uç noktası olan burun...

Avlaka,
Avlaka Burnu, 
İnceburun,
İncirburnu ,
 
25° 38' 59 doğu meridyeni üzerinde Çanakkale il sınırları içinde yer alır ve Türkiye'nin en batı noktası olma özelliğini taşır. 
Gökçeada'ya bağlı Uğurlu Köyü içindedir. Gökçeada limanı ile burun arası yaklaşık 30 kilometredir.

“Kakım” da denilen kürk hayvanı...

As, Ars,
Ermin, 
Kakım, Kakum, (Mustela erminea), (Osm. as).

Sansargillerden, yazın esmer kırmızı, kışın beyaz renkli kürkü değerli, etçil hayvan, as, ermin.


Kışın büründüğü yumuşacık ve parlak beyaz kürk dolayısıyla bütün gelinciklerin en gözde olanıdır. Fakat yazın bambaşka bir hayvan görünümündedir. Bu mevsimde tüylerinin rengi sarımsı kahve ile çikolata arasında oynar. Fakat gerek yazın, gerekse kışın kuyruğunun ucu daima siyahtır. 
Kakum sadece tüylerinin rengini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda eski tüylerini de yavaş yavaş döker.

Bunların yerini daha sık, yeni bir kürk alır. Değişme tamamlandıktan sonra kakum, ilkbahardaki tüylerini dökmeye başlayıncaya kadar beyaz olarak kalır. Kış ortasındaki sıcak bir çevre karları eritip toprağı çıplak olarak bırakınca, beyaz gelinciğin kamuflajı kendisi için tehlike yaratır. Hayvan, beyaz vücudunun kahverengi fonun üzerinde tezat meydana getirdiğinin farkında olmaksızın rasat rahat gezinmeye devam eder. Kakum'un düşmanları bu ziyafet davetiyesini farketmekte gecikmezler tabii. Kakumlar, en çok baykuşlarla atmacalar tarafından öldürülürler. Evcil kediler de başlıca düşmanları arasındadır.

Aralarında kakumların da bulunduğu bütün gelincikler inanılmayacak kadar çok sayıda hayvan imha ederler. Bunlar küçük memelilerin en amansız, en ziyade kana susamış üyeleridir. Gelincik yalnız karnını doyurmak için değil, sırf öldürmenin zevki için öldürür. Kendinden küçük veya kendi boyunda hayvanları öldürmekle kalmayarak kendinden kat kat büyüklerine de saldırır. Normal olarak sadece sıcak kana bulanmış kırmızı et yer.
Bu derece yırtıcı bir yaratığı, vatanı olan Kuzey Yanmküresi'nde-ki büyük kemirici sürülerinin çoğalmasını frenlemekte birinci derecede önemli rol aynayacağı muhakkaktır. Doymak ve yorulmak bilmeyen küçük gelincik olmasa, fare ve sıçan gibi yağmacı ve hastalık ileticisi kemirici sürülerinin gitgide çoğalarak dünyayı istilâ edeceklerine şüphe yoktur.
Bu cesur küçük etobur, farelerin inlerine girerek kalabalık kolonileri imha eder ve ancak bundan sonra karnını doyurmayı düşünür. Bir başka baş belası olan tavşan nüfusunu da hayli azaltır.

Arada bir kümeslere baskın yapması hayvana kötü bir ün kazandırmıştır. Ama buna rağmen gelinciğin insanlara zarardan çok, faydasının olduğu unutulmamalıdır. Yağma edecek kuş yuvalan aramak üzere ikide bir ağaçlara tırmanırlar. Dişi bir kakum'un yuvası yerden 4-4,5 metre yükseklikteki bir ağaç kovuğundadır.

Keçi kılından hayvan çulu, yem torbası gibi şeyler dokuyan kimse...

Mutaf,
Keçi kılından hayvan çulu, yem torbası vb. dokuyan kimse. 
Keçi kılından dokunmuş veya örülmüş çul, çuval, yem torbası vb. şey.
Kıldan dokunan bir çeşit yaygı.


Sıvı, gaz gibi akışkanların denetiminde kullanılan aygıt...

Vana, (İtalyanca vano, İng. valve). 
Boru içindeki bir akışkanın akışını durdurmaya veya serbest bırakmaya yarayan alet, valf.
Bir akışkanın belirli bir yer, bölüm ya da noktadan geçiş niceliğini değiştirmeye yarayan gereç.

Şarkılı kilise duası için bestelenmiş parça. ...

Mes,

“Guguçiçeği” de denilen bir süs bitkisi...


Hüsnüyusuf,

Gugu çiçeği (Dianthus barbatus).
Kız hanım,
Kır karanfili,
Şair karanfili,

Karanfilgiller familyasındandır. Bazı türleri bahçelere süs olarak dikilen bir bitki,  Şair karanfili de denir. Katmerli, katmersiz çeşitleri vardır. Çiçekleri toplu halde açılır. Görünüşü pek güzeldir. Yarım metre (40-60 cm.) kadar boylanabilen, ki yıllık dayanıklı otsu bir bitkidir.  Tabanda rozet, parlak yeşil yapraklı gövdede dikdörtgenimsi mızraksıdır. Dal uçlarında bir çok çiçek bir arada bir baş meydana getirerek açar.

Anayurdunun Akdeniz Havzası'nda olduğu sanılmakta, yabani örnekleri ülkemizde Trakya bölgesinin kayın ormanlarında görülmektedir. Ama, çoğu kez hüsnü yusuflara bir yıllık bitki işlemi uygulanmaktadır. Otlara benzeyen yeşil ya da bazen gri yeşil yaprakları, ilkbahar, sonunda başlayıp tüm yaz boyunca bol bol açan kırmızı, pembe, beyaz ve sayılan bu renklerin ikisini bir arada çok hoş biçimlerde taşıyan, yalınkat ya da katmerli açan güzel çiçekleri vardır. 

Hüsnü yusuf bitkisi çiçek tarlalarında, bordürlerde ve kayalık bahçelerde yetiştirildiği gibi evlerde pencere önü ve balkonlara konulan plastik kutu saksılarda da çok güzel durur. Ayrıca, bitkiden kesme çiçek olarak da yararlanılır.  

Bazı kültür çeşitlerinde şaşırtmadan sonra 12 hafta kadar, 4-7 santigrad derecede soğuklama ister. En uygun gelişme sıcaklığı 10 santigrad derecedir. 

Gölge sevmediğinden gölge yerlerde çiçek açmaz. Bu nedenle güneş gören yerlere dikilmelidir.

Bingöl ilinde bir baraj...

Gayt Barajı,
Zonlu toprak dolgu baraj olup Bingöl merkezdedir. 
Gayt çayı üzerine kurulup işletilen baraj, 4200 ha' lık bir alanı sulamak amacıyla yapılmıştır.
Talvegden 31,5 m. yüksekliktedir.

Özlüce Barajı,
Peri akarsuyu üzerinde yapılmış ve işletilen baraj kil çekirdekli kaya dolgu tipinde barajdır. 
170 MV kurulu günde barajın yıllık elektrik üretimi 413 GWh. dır. Talvegden 124 m. yükliktedir. 



Halen inşaatı devam eden diğer barajlar ise şunlardır.;
Kığı Barajı, 
Peri çayı üzerinde yapımı devam eden 146 m. yükseklikte bir barajdır.140 MW kurulu günüdeki barajın yıllık üretimi 450 GWh ' dır.

Gülbahar Barajı
Koçan suyu üzerinde, sulama amaçlı bir baraj olup 60.25 m. yüksekliktedir.



Mezopotamya mitolojisinde, sedir ormanlarını bekleyen dev tanrı....

Humbaba, (Asur). 

Huwawa (Babil),

Akad mitolojisindeki canavarımsı bir devdir. Tanrıların yaşadığı sedir ormanının bekçisi, koruyucusudur. Yüzü aslan yüzüdür.
Huwawa veya Humbaba Hititler ve Hurriler' de Kupapa' dır, ki Kibele olarak Yunan ve Arap dillerine çevrilmiştir. Öz olarak mitolojinin belirttiği gibi bir dev değil, bir Tanrıçayı, onun da ötesinde ata tanrıçayı temsil eder. Gılgamış destanında geçtiği gibi ana tanrıçadan kopup gelen ve uygarlaşmanın akabinde ona ihanet eden kişi Endiku' dur. Gılgamış destanı Huwawa' yı öldürmekten korkar, zira ona yabancıdır. Fakat Endiku, onu bilmekte, tanımaktadır. İhanetin mantığı içinde düşünülürse Endiku'nun yaşaması için Huwawa'nın ölmesi zorunludur.

Gılgamış Destanı'nda bunlardan başka şu tanrıların adları anılmaktadır;

Adad (Fırtına yağmur tanrısı), 
Antum (An'ın karısı), 
Absu (Tanrıları meydana getiren su), 
Aruru (Yaratıcı tanrıça Endiku'yu kilden yarattı), 
Aya (Utu'nun şafağı ve gelini), 
Belit-Şeri (Yeraltı yargıçlarının zabıt katibi), 
Dilmun, 
Dumuzi (Ya da Dumu-zid), 
Tammuz ya da Temmu (Samilerde Verimlilik tanrısı Çoban demek İnanna'nın da kocası), Endukugga ve Nindukugga (Yeraltı tanrı ve tanrıçası Enlil'in ana-babası), 
Enkidu (Aruru'nun yarattığı yabanıl yaratık),
Enugi (Sulama tanrısı), 
Haniş (Kötü havayı haber veren göksel varlık), 
Humbaba ya da Huvava (Sedir ormanı bekçisi canavar, Anadolu'lu bir tanrı olduğu sanılıyor), İgigi (Gök tanrılarının ortak adı), 
İnsan-akrep (Tanrıların karşıtı),
İrkalla ( Ereşkigalin bir başka adı), 
İşullana (An'ın bahçivanı), 
Lugabanda (Çoban-tanrı, kral Gılgamış'ın babası ya da koruyucusu), 
Mammetum (Alınyazısı-tanrısı), 
Namtar (Uğursuzluk şeytanı, hastalık getirici Yeraltı ülkesinin başpapazı), 
Nergal (Yeraltı tanrı Ereşkigal'in kocası), 
Ningal (Ay tanrısının karısı, güneşin annesi), 
Ningirsu (Ninurta'nın eski adı Verimlilik tanrısı), 
Nirnurta (Ningirsu'nun yeni adı Savaş ve bereket tanrısı), 
Gizzida ya da Ningizzida (Bereket tanrısı Hayat ağacının efendisi).
Enzu (Ay tanrısı Sin'in öbür adı),
İşkur (Tanrı Adad'ın Mezapotamya Samilerinde kullanılan adı).
İştar (Savaş ve aşk tanrıça Mezapotmaya' nın en ünlü tanrıçasıdır).

Popüler Yayınlar

Yeni içerikler için takip edin!