Mahpusluk...

Prangabent,
Kalebent, 
Esir,
Tutsak, Tutuklu, 
Hükümlü, 
Mahpus, Mahkum,
Suçlu, 

Tarih boyunca, suyu boşaltılmış sarnıçlardan, eski maden ocaklarına, kürek cezalarını çektikleri gemilerden, “terbiye evleri”ne, zindan görevini de üstlenen manastır, şato ve kalelerdeki hücrelerden, modern çağın sivil, askeri cezaevlerine…

Tarih değişir cezaevleri gerçeği değişmez. Örneğin ülkemizde, ne çok ön adı vardır, mahpushanelerin. Açık, yarı açık, kapalı, özel, yüksek güvenlikli, A, B, C, D, E, F, H, K, L, M tipi, hatta tipsiz hapishaneler (herhangi bir tip proje üzerine inşa edilmeyen il ve ilçe cezaevleri), kadın ve çocuk tutukevleri, ıslahevleri, kiralık mahpushaneler. Say say, söyle söyle bitmez.

Eskinin bildik cezaevleri, Yedikule, Baba Cafer ve Taif zindanları, Sinop Kalesi ve Bekirağa Bölüğü’dür. Bayrampaşa Cezaevi’nin inşaatı, 1967 yılında tamamlanmış ve Ortadoğu’nun en büyük mahpushanesi unvanını almıştır. Diyarbakır Cezaevi bundan 116 yıl evvel yapılmıştır. Edirne ve Lâpseki cezaevlerinin inşa tarihi de 1890’dır. Şimdi lüks Four Season Oteli’ne çevrilen Sultanahmet ile kadın cezaevine dönüşen Paşakapısı cezaevleri de, 1916 yılında hizmete girmiştir. 

Kale dışına çıkmamaya hüküm giyen suçlu...

Kalebent,
Kal'a-bend, 
Farsça, کالبد
Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. 
Kal'aya bağlanmış.
Kalede hapis cezası çeken suçlu.

Eskiden kaleye kapatılan ve dışarı çıkması yasak olan hükümlü.
Hapis ile sürgün cezasının birleştirildiği bazı siyasi suçlarla, devlet memurlarının devletin hak ve çıkarlarını ihlal etmeleri durumunda uygulanan ceza türüne de kalebentlik denir.


Kalebentlik cezası 1858 tarihli Ceza Kanununda yer aldı. 1 Mart 1926 tarihli Türk Ceza Yasası ile yürürlükten kaldırıldı. Müebbet ve geçici olarak ikiye ayrılan bir ceza idi. Müebbet kalebentlik durumunda mahkumun, devletçe belirlenecek kalelerin birinde ölünceye dek, geçici kalebentlik durumunda ise üç yıldan on beş yıla dek hapiste kalma zorunluluğu vardı.

Mustafa Cantekin adlı Doktor ve siyaset adamı  1878 yılında Çorum'da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesinde okurken siyasetle ilgilendiği için kalebent olarak üç yıllığına Şam' a sürüldü. Burada, İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla Şam'a atanan Mustafa Kemal ile tanıştı. Dostlukları hemen o gün başladı. Mustafa Efendi'nin kitapları ilk bakışta Mustafa Kemal'in dikkatini çekti. İki Mustafa'nın dostluğu hızla gelişti ve çok geçmeden kendilerine katılan, genç subaylardan, Kırşehirli Lütfi Müfit (Özdeş) Efendiyle birlikte gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular.

Sürgünden döndükten sonra öğrenimini tamamladı. Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal'in yanında yer aldı. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kırşehir milletvekili olarak girdi. 1950 yılına kadar da sürekli olarak Meclis'te kaldı. Afyon Askeri Hastanesinin başhekimliğini de yapan Mustafa Efendi, 1955 yılında Ankara'da öldü.

Kaldırma...

İlga, Fek,

Kaldıraç ile yükseltme...

Basarna,
Bir cismin bir yanını kaldıraçla yükseltme işi.

Kalenin teslimi...

Vere,

Hükümdar buyruğu...

Ferman (Farsça buyurmak).
Yarlık-Yarlığ, Buyruk, Emir, İrade, 

Anadolu Selçukluları'nda pervane , Memluklerde mevkii kelimesi ferman anlamında kullanılmıştır. Osmanlı Devleti' nde Padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık. Ferman, kelime itibariyle emir, irade, buyruk anlamlarını taşır, islamiyeti kabul ettikten sonra ilhanlılar tarafından kullanılan bu kelime, Osmanlılar'a da onlardan geçmiştir. Kısaca ferman; herhangi bir konuda Sultan'ın 'Alamet-i Şerif' denilen tuğralı emri demektir. Üzerinde padişahın kendi el yazısı ile bir ibare de bulunan fermanlara 'Ferman-i Hümayun' denir.  Osmanlılar'da divanı hat ile yazılması gelenek olan fermanlar kısaca su sırayla kaleme alınırlardı:

En üst kısma davet, ki bir dua metninden oluşur. Bunun altında tuğra kısmı, onun altında ise esas metin kısmı bulunur. Bu kısım ferman gönderilen kişinin isim ve sıfatlarını taşıyan övgü sözleri, konuya giriş cümlesi, fermanın çıkarılma sebebi, padişahın yapılması istenen şeyi emrettiğinin ifadesi, işin açıklanması, ihtar ve ısrar sözleri, son satırda ise tarih bölümlerinden oluşur. 

Günümüzde, antik değer taşıyan orjinal fermanlar gibi onların iyi kopyaları da büyük ilgi görmektedir. Oldukça zor bir yazı olan divanı hat ile yazılan ferman kopyaları, orjinaline uygun kağıt ve mürekkep kullanılarak, usta hattatlar tarafından hazırlanmaktadır .
 

Hokkabazlık...

Sabaze,

Hücrenin çok su çekerek şişmesi...

Turgor,Turgid.
Şişme, sıkışma, bitki iç basıncı. 

Turgor basıncı ya da turgor bitki hücrelerinin saf suya konmasıyla içine su alarak şişmesi ve hücrenin çeperine basınç yapması olayına denir.

Bir bitki hücresi saf suya konduğu zaman içine bir miktar su alır ve şişer. Hücre özsuyunun yüksek osmotik konsantrasyonundan dolayı dış ortamdaki su hücre içine doğru hareket eder ve içeri giren su molekülleri hücre zarını dışarı yani hücre çeperine doğru bir basınçla iter. 


Bu basınca "Turgor basıncı" (T.B) ya da "Hidrosostatik basınç" denir. 

Turgor basıncı suyun içeri girişine engel olmaya çalışan bir kuvvettir.
 

Hükümdarlık sopası...

Rekad,
Bazı Afrika ülkelerinde, Hükümdarlık otoritesinin ve meşruluğunun simgesi olan, genellikle üzeri işli kumandan sopası.

Bitkisel tedavi yöntemleri...

Fitoterapi,  (İng. phytotherapy).  
Yalnız otlarla yapılan tedavi biçimi.

Yunanca Phyton (bitki) ile Therapeia (tedavi) kelimelerinden oluşan "fitoterapi" hastalıkların taze veya kurutulmuş bitkiler ve onların doğal ekstreleri ile tedavi edilmesi yöntemine verilen addır. Fitoterapi bilimini uygulayan kişilere de fitoterapist denir.

Bitkileri kullanarak hastaları tedavi etmek yaklaşımı şeklinde açıklanabile fitoterapi teriminin ilk kez 1870-1953 yılları arasında yaşamış Fransız hekim Henri Lecrerc tarafından "La Presse Medical" adlı dergide kullandığı iddia edilmiştir. Bitkilerle tedavi en eski iyileştirme yöntemlerinden biridir.

Bitkisel ilaç şekilleri;

Tıbbi çaylar, Demleme(İnfizyon), Kaynatma(Dekoksiyon), Oda sıcaklığında hazırlama (Maserasyon)
Galenik preparatlar, Pomat, tentür, alkol,
Hazır ilaçlar, Krem, yağ, gargara, losyon, şurup, yakı, şampuan, parfüm, lavman, banyo, sargı, tütsü.

Bitkisel yağlarla uygulanan bir tür Hint tedavi yöntemi...

Çampisaj,

Çampisaj, önemli ve oldukça basit bir yöntemdir. Aromaterapik yağlar vasıtasıyla yapıldığı gibi istenirse çok faklı şekillerde de kolaylıkla uygulanabilir. Kafatasında bulunan marma noktası da denilen noktalara ve boyun bölgesine bitkisel yağlarla ya da kuru kuruya yapılan masaj yöntemi olup bedenin birçok organını ve bölgesini olumlu etkileyen bir uygulamadır. Hindistan’da yapılan geleneksel bir tedavi yöntemi olup aslında her insanın kendisine rahatlıkla uygulayabileceği bir alışkanlık haline de gelebilir.

İnsanın kendisine uygulattığında bedenen ve ruhsal olarak fayda göreceği bir yöntemdir. Gergin durumlarda insana ciddi faydalan vardır. Ilık suyla duş almanın yanında saçlı kafatası derisinin köpüklendirilmesi sırasında başın birçok bölgesine fazla basınç uygulamadan hafifçe masaj yapılarak bu bölgenin tüm damar dolaşımının rahatlatılması kısa sürede belirgin bir iyileşme hissinin meydana gelmesini sağlar. Hormon salgılama merkezleri ve bedenin çok önemli enerji alanları buradadır. Burada düzelen dolaşım, doğrudan tüm bedeni zihinsel ve ruhsal bakımdan rahatlatır.

Çampisaj, oturularak yapılan ve 40 dakika süren bir masajdır. Hindistan cevizi, zerdali çekirdeği, tatlı badem ve susam yağı ile kişinin İhtiyacına göre belirlenen aromatik Öz yağların karışımıyla üst bedene; özellikle kafa bölgesine uygulanır.

Bitkisel, hayvani ya da madeni yağların karışımınından yapılan macun, panzehir...

Tiryak, Panzehir, (Sanskiritçe janah).

Tiryak bir çeşit ot. aslında latince'den geliyor ismi ancak ortadoğu ve acem diyarlarında yaygın olarak kullanılıyor. Marijuana , Peyote gibi otlardan biri. Farslar, genel düşüncenin aksine sağlığa iyi geldiğini, özellikle şeker hastalığı ve menopoza girmiş kişilere yaradığını söyler. Nargilenin içine depiştirdikten sonra içimi daha bir lezizdir. Adamı şen ve şakrak kılar. tiryaki lafı da eskilerden "çok tiryak içen" anlamında üretilmiş bir kelime olup Tiryaki denir.

Tiryak yağı; Anason, çivit, çam sakızı, çiçek otu, çöpçini, darı fülfül, eksir, gün balı, hardal, havlican, hindistan cevizi, hindistan çiçeği, hiyerşambe, kalanga, karabiber, karanfil, kebabiye, kimyon, kişniş, kremartar, kakule, limon kabuğu, limon tuzu, meyanbalı, portakal kabuğu, ravend, raziyane, sarı helile, şamlı, şeker, tarçın, tarçın çiçeği, tekemercini tohumu, tiryak, üdül kahr, vanilya, yeni bahar, zağfran, zencefil, zerdeçal, zulunba gibi; karışımına, su ve şekerin eklenmesiyle yapılan şekerli baharat' dır.

Antik çağda akrep ve yılan sokmalarına karşı kullanılan tiryak, daha sonraki yüzyıllarda da değerini kaybetmemiş ve her derde deva ilaç olarak kullanılmıştır. Ortaçağ da İslâm Tababetinde de önemli bir yeri olan tiryak, özellikle İbn Sina’nın (980-1037) Kanun adlı eserinde de çok faydalı ilaç olarak belirtilmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Döneminde yazılmış olan birçok tıp eserinde de tiryakla ilgili terkiplere rastlanmaktadır. 

XV. yüzyılda yaşamış olan ünlü hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu’ nun (1386-1468’den sonra) kendi deneyimleri sonucu yarar gördüğü ilaç terkiplerini topladığı, Mücerreb-name’ de tiryaklardan bahsedilmektedir. Bu eserde Sabuncuoğlu, tiryakların etki ve kullanım alanlarını tek tek sıralamakta ve tedavi sırasında hastalarında gördüğü olumlu ve olumsuz değişiklikleri de belirtmektedir. Tiryakların günümüze gelen uzantısı da Manisa’ da yapılan şenliklerde dağıtılan Mesir Macunu’dur.  

Bir takım alıştırma ve çağrıştırmalardan yararlanarak belleği geliştirme yöntemi...

Mnemotekni (Fr. mnémotechnie),

Düğün çiçeği...

Düğün Çiçeği (Hahnenfuss, Renoncule, Buttercup Ranunculus)

Sütlüce, Girit lalesi , Şekayık lalesi, Turna ayağı,  Kurbağa otu, Sütlüce otu, Yağ çanağı, Basur otu.

Düğünçiçeğigillerden; 30-60 cm. boyunda, uzun ömürlü bir bitkidir. Kökleri, ipliksidir. Nisan-Haziran aylarında çiçek açar. Zehirlidir. Yaprakları çok küçüktür ve üç parçalıdır. Hekimlikte nadiren kullanılır. Basur memelerinin şikayetlerini giderir.

 Nisan-temmuz ayları arasında, ekseriya parlak sarı, nadiren beyaz renkli çiçekler açan bir veya çok senelik otsu bitkilerdir. Çiçekleri ekseriya tek başlarına 5 veya daha çok parçalıdırlar. Taç yaprakları genellikle parlak sarı renktedir. Yapraklar elsi dilimli veya tam kenarlıdır. Memleketimizde 78 türü bulunmaktadır.
Düğünçiçeği (Ranunculus) türleri yakıcı, tahriş edici, kızartıcı ve zehirli bitkiler olarak tanınmışlardır. Genelde tedavi amacıyla kullanılmaz. Tedavi maksadıyla kullanılmakta olan türler şunlardır;Yakıcı düğünçiçeği, yumrulu düğünçiçeği, basurotu, zehirli bir tür olarak bilinen bataklık düğünçiçeği.

Düşmanlarından korunmak için kirpi gibi bir hayvan...

Ekidne, Echidna (Bilimsel adı: Tachyglossus),


Avustralya, Tasmanya ve Yeni Gine'nin ufak ve ürkek bir hayvanıdır. Tombul vücudunu kaplayan kahverengimsi kılların arasına kısa ve keskin dikenler de karıştığı için Avustralya' da ona bazen kirpi de derler. Bu hayvancık müdafaaya geçtiği vakit düşmanına dikenleri ile gerçekten korkunç görünür. Fakat Ekidne, düşmanıyla dövüşmek ve boğuşmak adetinde değildir. Kendini kurtarmak için daha iyi bir çaresi vardır: Şaşılacak bir hızla toprağı kazarak gözden kaybolur. Dört ayağındaki kazmamsı pençeler o kadar hızla tünel kazabilir ki, hayvanı toprağın içinde yakalayabilmeyi ummak boşunadır. Toprağı kazan diğer hayvanlar gibi, baş önde olmak üzere kazmayıp yatay durumda toprağın içine gömülmesi de, bu hayvanın garip özelliklerinden biridir.

Dişleri olmadığı için, bu garip hayvan hep yumuşak şeyler yer. İnce bir gagaya benzeyen burun yapısının ucunda ağız deliği vardır. Ekidne'nin başlıca yiyeceği karıncalar ve termitlerdir. Hayvan, karınca yuvasını kudretli pençeleriyle yarmakta, sonra ince ve uzun ağzıyla buranın minik sakinlerini kovalamaktadır. Derken yılana benzeyen uzun dili fırlayıp karıncaları yakalamakta ve onları damağına bastırarak ezmektedir. Ekidne'nin beslenme zamanı gecedir. Bu minik memeli hayvan gündüzleri saklanır.  Ekidne' ler yavaş ürerler. Dişi, yılda genel olarak bir yumurta yumurtlar. Fakat bu hayvan kuşlar gibi yumurtasının üzerinde kuluçkaya oturmaz, kuluçka makinesi vücudunun içindedir. Bu, karnının üzerinde bulunan ve kangurunun kesesine benzeyen deriden bir ceptir. Yavrulara gıda temin eden süt bezleri de bunun içindedir.
Parşömenimsi yumuşak bir kabuğu olan yumurta birkaç gün içinde çatlar, yavru da büyüyen dikenleri anasını rahatsız edinceye kadar kesenin içinde yaşar. Yavru ekidne ile yetişkin ekidne yalnız vücut yapısı itibariyle birbirinden farklıdır. Erkekle dişi arasında da görünüş farkı yoktur.

Ekidne'yi evcilleştirmek her halde aklınıza gelmezdi Öyle olmakla beraber bu hayvanların evcilleştirildiği çok olmuştur ve ürkekliğini yendikten sonra sokulgan bir hayvan olur. Ekidne'nin uzunluğu ortalama 40 ilâ 50 cm. arasındadır. Kuyruğu ufacıktır. Tasmanya ekidnesi, Avustralyalı akrabasından daha iridir, birkaç kısa dikeni ise kalın ve yünümsü kürkünün içinde gizlidir.Yeni Gine ile onun civarındaki Salavati Adası dağlarında barınan kavisli gagalı ve üç parmaklı ekidne daha da büyüktür. Uzunluğu 75 cm. bulmaktadır. Gagası da epey uzundur. Burnu biraz daha uzun, dikenleri daha seyrek ve kısa olan Yeni Gine ekidnesi (Zaglossus bruijni) ise küçük bir domuzu andırır.

Bütün ekidne'ler kara hayvanlarıdır.

Düşmandan ganimet alan...

Ganim,

Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri...

İmaj (Fr. image).
İmge,
Görüntü,
Görüngü.

Bilimurgu türünün büyük ustalarından Rus asıllı Amerikalı yazar ve biyokimyacı...

Isaac Asimov, (2 Ocak 1920 - 6 Nisan 1992) 
Rus asıllı Amerikalı yazar ve biyokimyacı.

Bilimkurgu türünün büyük ustası Isaac Asimov, doğum 2 Ocak1920'dir. Rusya'da Smolensk yakınlarındaki bir kasabada Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Asimov, ailesi ile birlikte üç yaşında iken 1923 yılında ABD'ye göç etti. New York kentinde büyüdü. 20 yaşından önce bilim-kurgu öyküleri yazmaya başladı. 

Columbia Üniversitesi'nden 1939'da mezun oldu ve kimya dalında doktorasını aynı üniversiteden aldı. Daha sonra Boston Üniversitesi'ne geçti. Burada 1979'da profesör oldu.
26 Temmuz 1942'de Gertrude Blugerman ile evlendi. Bu evliliğinden iki çocuğu oldu. 1973'te ilk eşinden boşanan Asimov, aynı yıl Janet Jeppson ile evlendi.  1983'te olduğu by-pass ameliyatındaki kan naklinde kendisine verilen enfekte kan nedeniyle AIDS'e yakalandı ve 6 Nisan 1992'de bu hastalık yüzünden öldü. AIDS'ten öldüğü gerçeği ölümünden on yıl sonra kamuoyuna açıklandı.

Pek çok konuda yapıtları olmasına karşın, bilim kurgu eserleri ve popüler bilim kitapları ile tanınmıştır. Kurgu olmayan çok sayıda eserinin yanısıra Fantezi dalında da yazmıştır. Dewey Ondalık Sınıflandırma sistemindeki Felsefe hariç tüm ana dallarda eserleri vardır. Asimov ortak görüşle bilim kurgu dalının ustasıdır, Robert A. Heinlein ve Arthur C. Clarke ile birlikte yaşadığı dönemde "Üç Büyük" bilim kurgu yazarından biri olarak kabul edilmiştir.

Eserleri;
Ölü gezegen
Güneşin tanrıları
Şafağın robotları
Kurtarıcı
Sonsuzun tohumları
Tanrılar ve imparatorlar
Zamandan kaçış
İmparatorluk kurulurken
İmparatorluk
Altın galaksi
Gizli tanrılar
Galaksi çöküyor
Vakıf kurulurken
Vakıf
Vakıf ve imparatorluk
İkinci vakıf
Vakıfın sınırı
Vakıf ileri
Vakıf ve dünya
Dolu Dolu yaşadım
Bilim ve buluşlar tarihi
Dün bugün yarın
Robot Öyküleri Antolojisi
Karadul Bulmacaları
Sonsuzluğun Sonu
Üç Robot Yasası
Uzayın Bekçileri
Melezler Venüste
Ben Robot
Güle Güle Dünya Son Öyküler
Patlayan Güneşler Üstnovaların Taşıdığı Gizler
Yeryüzü ve Uzay
Uzayın Sınırları
Bilinmeyen Tehlike
İnsanlığın Geleceği Dünyamızı Tehdit Eden Felaketler
Marslılar
Dünya Dışı Uygarlıklar
Dünya Hepimize Yeter
Asi Gezegen Tyrran
Uğursuz Gezegen Galactica
Çelik Mağaralar

Kazandığı Ödüller ;
Nebula Best Short story nominee (1965) : Founding Father 
Nebula Best Short story nominee (1965) : Eyes Do More Than See 
Nebula Best Novel winner (1972) : The Gods Themselves 
Hugo Best Novel winner (1973) : The Gods Themselves 
Hugo Best Novellette nominee (1975) : That Thou Art Mindful of Him 
Nebula Best Novellette winner (1976) : The Bicentennial Man 
Hugo Best Novellette winner (1977) : The Bicentennial Man 
Nebula Best Novel nominee (1982) : Foundation's Edge 
Hugo Best Novel winner (1983) : Foundation's Edge 
Hugo Best Novel nominee (1984) : The Robots of Dawn 
Nebula Best Short story nominee (1986) : Robot Dreams 
Hugo Best Short story nominee (1987) : Robot Dreams 
Hugo Best Novellette winner (1992) : Gold

Duygusal, düşsel...

Romanesk (İngilizce: Romanesque), 
Sözcük anlamıyla "Roma soyundan gelen", "Romalılardan gelen" anlamlarında bir önaddır. Genellikle "Roma tarzından gelen" anlamında kullanılan bu kelime mecaz anlamında duygusal, düşsel, düşcü  anlamında da kullanılmaktdır.

Düzelme, iyileşme...

Salah,
Düzelme, iyileşme, iyilik.

Duvar resmi...

Müral (İng. wall-painting ) Büyük duvar resmi.

Duvar yüzeyi üzerinde mum boyası, sulu boya, yağlı boya, mozaik, kazıma vb. tekniklerle yapılan resim.

Duvarda suyun geçmesi için su yolu ...

Avgın,

Duyum...

İşitim,

Düğün armağanı...

Saçı,

Düğünden sonra gelin ve damadın akrabaları ziyareti...

Gezeleme,

Duyunu Umumiyede çalışan memur...

Estimare,
Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi, 1872 - 1939 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin dış borçlarını denetleyen kurum. Burada çalışan memurlara verilen ad.

Osmanlı zamanında Romanya halkına verilen ad...

Ulah (Romance).

Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad.

Ulahlar Osmanlıların Eflak, Boğdan ve Erdel'de yaşayan Hıristiyan halka verdikleri ad. Ulah tabiri, en çok Kıpçak yöresinde yaşayanTürklerce kullanılmıştır. Eflak tabiri Ulah adından türemiştir. Ayrıca Makedonya'da küçük bir azınlık halinde Ulahlar yaşamaktaydı. Halen bu durum Bulgaristan ve eski Yugoslavya devletleri arasında anlaşmazlığa sebep olmaktadır.

Ulahlar, Romanya'nın asıl yerli halkı olan Daç'lar ile Romalıların buraya getirdikleri göçmenler karışımıdır. Ulahlar, TunaNehri ile Karpat Dağlarının arasındaki kurak ovalarda yaşarlardı. Ulahlar sırasıyla Bizanslılar, Bulgar kralları,Avarlar ve Macarların yönetiminde yaşadıktan sonra, 15. yüzyılda Osmanlıların idaresi altına girdiler. FatihSultan Mehmed Hanın 1455'te Eflak ve Boğdan'da hakimiyet kurmasıyla Ulahlar Osmanlı tabiiyeti altına geçtiler.

Erdel, Kanuni devrinde Osmanlı topraklarına katıldıysa da, 1699'da Karlofça Antlaşması sonunda Avusturya tarafından ilhak olundu.

Eflak ve Boğdan'ı idare edenlere Voyvoda denir ve başlangıçta yerli prensler arasından İstanbul'dan tayin edilirdi. 1716 yılından 1821'e kadar Divan-ı Hümayun tercümanı Fenerli Rum beylerinden Eflak voyvodası tayin edildi. 1822'de yerli beylerden voyvoda tayin edildi. 1859'da Boğdan'la Eflak birleştirilerek Romanya Devletinin özü teşkil edildi. 1878'de 93 Harbi sonrasında yapılan antlaşmayla Türk hakimiyetinden çıktı. Erdel, Eflak ve Boğdan topraklarında, sonraları Romanya Devleti kuruldu. Fakat Ulahlar hiçbir zaman Osmanlı idaresindeki huzur ve refaha erişemediler. 

Hor görmek...

İrilemek,
Birini istememek, hor görmek, beğenmemek.

Afgan Meclisi...

Loya Jirga,

Loya Jirga adı Afganistan' daki en büyük etnik topluluk olan Peştuların dilinde 'büyük şura' demek. Yüzlerce yıllık bir geçmişi olan Afgan meclisinin işleyişi de İslam kültüründe danışma meclisi olarak işleyen şuraları temel alıyor. Loya Jirga Afganistan'ın zengin etnik mozaiğini yansıtan aşiretlerin önde gelen temsilcilerinden oluşuyor.

Peştu, Tacik, Hazara ve Özbeklerin aynı ortamda buluşmasını sağlayan aşiretler meclisi, düzenli oturumlar yapmak yerine ülkenin ortak sorunlarına çözüm bulmak ya da bir amaç için destek sağlamak gerektiği durumlarda toplantıya çağrılıyor.  Geçmişte Loya Jirga'nın gündemine gelen konular arasında aşiretler arası anlaşmazlıkları, toplumsal reformları veya kuralları karara bağlamak var.  Oturumlar Peştu veya Dari dilinde yapılıyor, oturumlarda sık sık Kuran' daki ayet veya surelerden alıntılar yapılıyor. 
 
Temsilciler kim ve nasıl belirleniyor?
Kabil' de 2002 yılında yapılan Loya Jirga toplantılarına ülkenin dört bir yanından gelen 1.500 temsilci katıldı. Temsilcilerden yaklaşık bini iki aşamalı bir seçimle belirlendi. Geri kalan sandalyeler ise belirli kontenjanlara göre dağıtıldı. Söz gelimi mecliste 160 kadın, 100 mülteci temsilcisi için ayrılan sandalyeler vardı. Çalışmaları hızlandırabilmek üzere, Loya Jirga'nın 2003 yılı sonunda başlayan son oturumlarına ise 50'si devlet başkanınca atanan 502 temsilcinin katılması kararlaştırıldı.

Bir konu görüşülmeye başlandığında çözüm sağlanana dek çalışmalar devam ediyor. Bu oturumların en önemlilerinden biri 1747' deki Loya Jirga toplantısı. Kandahar'da toplanan Peştu aşiretlerin, kral seçmek üzere başlattığı tartışmalar dokuz gün boyunca kıran kırana geçti.Temsilciler sonunda bu dokuz gün boyunca sessizliğini bozmayan bir delegeyi, Ahmed Şah Dürrani' yi kral olarak belirledi. Dürrani Afgan devletinin kurucusu olarak tarihe geçti.
1928' te de Emanullah Han' ın eşi Kraliçe Süreyya' dan modernleşme reformlarının tartışıldığı bir Loya Jirga oturumunda yüzünü açmasını istemesi ardından büyük bir tartışma başladı ve delegeler arasında kabaran öfke Emanullah yönetiminin son bulmasına yol açtı.

O zamandan, son kral Muhammed Zahir Şah'ın 1973' te devrilmesine dek bu toplantılar sık sık tekrarlandı. Ancak 1973'ten itibaren yaklaşık 30 yıl süren bir ara verildi. Loya Jirga geleneği yeniden canlandırıldı. 2001' de Taleban' ın devrilmesi ardından, yeni yönetimin kurulması sürecinde Loya Jirga'ya yeniden rol düştü. 2002 Haziran'ında Hamid Karzai' yi geçici devlet  başkanlığına seçen Loya Jirga, 2003 yılı sonlarında da yeni Afgan anayasasını onaylamak üzere bir araya geldi.  Bu son iki toplantı kadınların da ilk defa katılım hakkı elde etmesi açısından öncekilerden farklılık gösteriyordu. Son toplantılarda delege sayısının yaklaşık yüzde 25' i kadınlara ayrıldı.

İtalya' ya özgü keçiboynuzundan yapılan bir içki...

Amaro (Amara),
İtalyan likörü,

Keçiboynuzu, Harnup, Boynuz. (Latince: Ceratonia siliqua L., İngilizce: Carob, St.John's Bread, Locust bean, Almanca: Johannisbrot)

Akdeniz bölgesinin sahil şeridinde İtalya, İspanya, Kıbrıs ve Türkiye'de bol miktarda yetişmektedir. Keçiboynuzunun ortalama %35'i düşük moleküler yapılı karbonhidratlardan oluşur. Yine yaklaşık %40'ı yüksek moleküler yapılı nışasta içermektedir. Yağ oranı ise oldukça düşük olup ancak %1'dir.
İngilizcesi her ne kadar "carob" ise de, genelde "St.Johns Bread" olarak bilinir. Almanca'sıda "johannisbrot" dur. Her iki lisandada "Yakup Peygamberin Ekmeği" anlamına gelir. Yakup peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyvedir.  

Yaklaşık 5000 yıldan beri bilinen bir meyvedir. Birkaç yüzyıl öncesine kadar yapılan tatlılarda ağırlıklı olarak harnup kullanılırdı veya şeker yerine yenilirdi. Keçiboynuzunun içerdiği çekirdeklerin her biri 0,2 gram gelir. Bu çekirdeklerin ebatlarına bakılmaksızın her biri aynı ağırlıktadır. Yani, tek bir harnup çekirdeği 0,2 gram ağırlığındadır. Bu 0.2 gram ağırlık neden bu kadar mühim diye soracak olursanız, cevabı eski çağlara kadar dayanır. Antikçağda ve daha öncesinde altın ve kıymetli taşları hassas olarak tartabilmek için keçiboynuzunun çekirdekleri kullanılmıştır. Günümüzde de 0,2 gramın karşılığı 1 Karat olarak kullanılmaktadır. Kıymetli taş veya metal satanların kullandıkları 1 Karat buradan gelmektedir. Karat kelimesi keçiboynuzunun latince adı olan "Ceratonia" dan türetilmiştir. Beş tane keçiboynuzu çekirdeği 1 gram ağırlığındadır. Keçiboynuzu oksalik asit içermemesidir.

Sağlık üzerinde etkileri; 
Nefes darlığı ,
Alerjik nefes darlığı ,
Soğuk alerjisi ,
İktidarsızlık ,
Akciğer ödemini yok edici ,
Balgam söktürücü,
Akciğer kanserini önleyici ,
Hareketli sperm sayısını artırıcı ,
Astıma karşı ,
Ishale karşı ,
Kabızlığa karşı,

Kendisini çok becerikliymiş gibi gösteren kimse...

Olçum,
Kendini becerikli, usta gösteren kimse. Hekim, Marifet, Hüner.
Halk dilinde, Hekimlik taslayan kimse. 
Eli işe yatkın, becerikli kimse. 

Argoda marka düşkünü züppe kimselere verilen ad...

Tiki, İngilizce, Tikky, 

Görüntüsüyle dikkat çeken ve eğilimleri yakından takip eden kişilere yakıştırılan sıfat. 
Giyinişte, söz söyleyişte, dilde, düşünüşte toplumun gülünç ve aykırı saydığı yapmacıklıklara ve aşırılıklara kaçan kişilere de züppe denmektedir. 


Japon yemekleri...

Akaşiyaki, (Ahtopot-Parçaları içeren yumurta topcukları).

Çavanmuşi (Tavuk yahnisi),
Domburi (Dana etinden yemek),
Donburi ( Sebze, et veye başka içerikli pilav yemeği).
Gohan (Pirinç pilavı),
Gyoza (Mantıya benzer bir yemek),

Hakozuşi (Oşizuşi de denir.) Kalın bir tabaka suşihan ve üzerine balık veya diğer deniz ürünlerini dizildikten sonra preslenip, daha sonra kesilerek servis yapılır. Hakozuşininde bölgelere göre değişen birçok türü vardır.



Kare Raisu
Köri sosu ile yapılan içinde tavuk, havuç, patates olan ve istenirse üzerine tonkatsu vb. konularak da yenilen bir yemektir. Köri orijin olarak Hindistan’ dan gelmedir. Fakat, yüz yıldan fazladır Japon mutfağında kullanılmaktadır.

Maki, (Pilav üstü Deniz Otu Sarması.)

Makizuşi, Yaprak şeklinde kurutulmuş deniz yosunun içine önce suşihan yerleştirilir. Suşihanin üzerine ise isteğe göre salatalık, yumurta, çiğ ya da pişmiş balık, sosis, diğer deniz ürünleri gibi çok çeşitli tür yiyecekleriden bir ya da birkaçı yerleştirilip son olarak yosun suşigohan etrafına yuvarlanarak sarılır. Daha sonra isteğe göre kesilerek ya da bütün halinde yenir.

Miso (Soya ezmesiyle yapılan çorba, Buharda haşlanmış soya fasulyesi, maya (soya fasulyesi, pirinç ya da buğdaydan yapılmış) ve soya sosu karışımından elde edilir. Özellikle misoşiru
(miso çorbası) en basit ve temel Japon yemeklerinden biridir. Miso, protein ve amino asitler bakımından zengindir ancak oldukça fazla miktarda tuz ihtiva eder (%8-15 arası). Miso birçok yemekte tatlandırıcı olarak kullanılır.),

Nigirizuşi, Hemen hemen başparmak büyüklüğünde sıkılaştırılmış suşihan üzerine çok çeşitli deniz ürünleri yerleştirilmesiyle hazırlanır. En çok bilinen ve bulunan suşi türlerinden biridir.

Okonomiyaki (Lahanalı hamur işi. , Biraz mücvere benzer. Su ve un ilave edilmiş yumurtanın içine soba ile birlikte ahtapot, karides, et ve çeşitli sebzelerin ilave edilerek sote edilmesiyle yapılır. üzerine Worchestershire sosunun Japonya versiyonu olan okonomiyaki sosu ilave edilir. Malzemeler isteğe göre değişir. Ayrıca batıdan gelen yeni yemek alışkanlarının etkisi ile ketçap ve mayonez de sos olarak kullanılır. Ana yemek olarak değil, daha çok akşam yemeği öncesi hafif atıştırma yemeği olarak yenir.)


Ongiri (Kurutulmuş yosun),
Ramen (Döner ekmeği),
Sashimi (Çiğ balık),




Soba (Kara buğdaydan yapılan bir başka şehriye türüdür. Kara buğday, beyaz buğday
ve kalınlaştırıcı olarak da yumurta akı ya da tatlı patates püresi karışımına su ilave edilerek hamur haline getirilir. Daha sonra oklava yardımıyla açilip ince ince makarna şeklinde kesilir. Haşlandıktan sonra genelde soğuk olarak hasır bir tabakta servis yapılır. Garnitür olarak tsuyu, kurutulmuş yosun, rendelenmiş turp, wasabi ve ince doğranmiş taze soğan kullanılır.),

Sukiyaki,
Sushi, Saşimi, Sasiri, 

Şabu Şabu, ( Çok ince kesilmiş et dilimleri masanın üzerinde duran ve kaynayan bir suyun içine bir iki saniye tutulur ve yenir. )

Tempura,(İlk olarak 16. Yüzyıl'da Portekizliler' in ve İspanyollar' ın ziyaretleri sırasında gelen kızartma yemek kültürünün bir parçasıdır. Adının Portekizce'de pişirmek anlamına gelen tempero'dan geldiği sanılmaktadır. Balık, midye ve çeşitli sebzeler, yumurta, un ve su karışımına batırılıp yağda kızartılır. Soya sosu, tatlı sake ve et suyu ile hazırlanan sos ile servis yapılır.)

Teriyaki ( Pişirilmeden yağ içinde turşu yapılmış et.)

Tofu (Bitkisel protein açısından en zengin gıdası olarak bilinir. Hiç yağ içermemesi ve sıfıra yakın kalorisi ile son günlerde yaygınlaşmıştır. Soya fasulyesinin ezilip, elde edilen pürenin haşlanması ve daha sonra posa ve suyun ayrılmasıyla elde edilir. Tofu, posa kısmı kullanılarak yapılır. Tofunun sert ve yumuşak olmak üzere iki çeşidi bulunur.),

Tonkatsu (Domuz eti kızartması. ),

Udon (Şehriye çorbası, Buğday unundan yapılan bir tür şehriye olan udon, en yaygın yemeklerden biridir. Udon, haşlandıktan sonra, tsuyu ve şekerden oluşan sos ilave
edilmiş sıcak suyun içinde çorba gibi servis yapılır. üzerine genelde tenpura, çiğ yumurta, taze soğan ve diğer çeşitli sebzeler de ilave edilir.),

Yakitori (Tavuk ızgara),
Tavuk eti Şiş Kebabı.



Japon müziğine özgü bir tür davul...

Vadaiko (Wadaiko),

Taiko (Tayko),
Tsuzumi,

Japon davulu... 
Kodo ekibinin çaldığı vurmalı çalgıların herbirine verilen genel ad. Wa: Japon, Japon adasına ait olan, barış düzen anlamları da var.) Taiko: Davul, yeryüzündeki tüm vurmalı çalgılara verilen genel japonca adıdır. Bu iki  sözcüğün birleşmesi sonucunda wadaiko olmuştur.

Vakfıkebir mutfağından seçme yemek tarifleri ...

 
YağlaşVakfıkebir mutfağından seçme yemek tarifleri,


Yağlaş,

Malzemeleri:
Mısır unu, peynir, tereyağı

Yapılışı:
Yeteri kadar yağ tavada eritilir. Kıyılmış peynir yağa konur. Sıvı hale gelinceye kadar karıştırılır. Az miktarda su ilave edilir. Su kaynadıktan sonra biraz mısır unu karıştırılarak konur, karışım iyice sağlandıktan sonra yenilemeye hazır hale gelir.


Lahana Çorbası

Malzemeleri:
Karalahana, mısırunu, yağda mısır yarması, kuru fasulye, acıbiber, içyağı.

Yapılışı:
Fasulye Önceden haşlanır. Karalahana kıyılır. Bir tencere içine yeteri kadar su konarak kaynatılır. Kaynamış suya fasulye ile kıyılmış lahana ilave edilir, bunun üzerine bir miktar mısır unu ya da mısır yarması konur. Pişene kadar kaynatılır. Yemek pişince yağ bir tavada eritilir. Biberi ilave edilir. Yağı yanıncaya kadar eritilir. Yemeğin üzerine dökülür.


Hamsi Kuşu


Malzemeleri:
Mısırunu, maydanoz, kılçıkları çıkarılmış hamsi, pırasa veya yeşil soğan.

Yapılışı:
Mısırunu ve bütün malzemeler bir kabın içerisine kıyılmış olarak konur, bunların hepsi karıştırılarak hamur gibi yoğurulur. Elde edilen hamur, köfte şekline sokularak yağda kızartılır.


Sarambula


Malzemeleri:
Mısırunu, pırasa, soğan, hamsi

Yapılışı:
Kara taştan yapılmış olan plaki kara ateş üzerinde sacayağı de¬nen aracın üzerine ters çevrilerek konur. Altındaki ateş İyice yakılarak plaki kızartılır. Bu arada pırasa, soğan kıyılır. Kızgın plaki ateşten alınır. İçerisi, silinerek temizlenir. Yine sacayağının üzerine normal şekliyle konur. İçine kıyılmış soğan ve pırasa konarak karıştırılır. Sonra kılçığı alınmış belirli miktarda hamsi konur. Sebze kısmı, biraz haşlandıktan sonra kaynar su ilave edilerek un konur ve karıştırılır? Ateş üzerinde pişirme İşlemine devam edilir. Ateşten alınarak pişen yemek sofraya konur, içine çiğ olduğu gibi, eritilerek de tereyağı konur, bütün ev halkı ile birlikte sofraya oturularak afiyetle yenir.


Isırgan Yemeği


Malzemeleri:
Yeşil ısırgan otu, mısırunu, tereyağı

Yapılışı:
İlkbahar aylarında yeşil ve taze ısırgan otunun tepe kısımları toplanır. Bunlar kaynar suda iyice haşlanır. Suyu süzülür. Bir tencerede bir miktar su kaynatılır. Önceden haşlanmış mısır unu, ilave edilir. Öylece pişirilmeye terk edilir. Piştikten sonra tereyağı, tavada iyice yakılarak üzerine dökülür. Sarımsakla diş diş hazırlanarak yemeğe ilave edilir.


Mısır Çorbası


Malzemeleri:
Mısır yarması, kurufasulye, ayran, tereyağı.

Yapılışı:
Kuru fasulye önceden haşlanır. Bir tencerede su kaynatılır. Haşlanmış kuru fasulye ile mısır yarması kaynamış suya dökülür. İyice piştikten sonra tereyağı tavada eritilerek üzerine dökülür. Tabaklara servis yapılır. Üzerine ayran dökülerek afiyetle yenilir.

Bir tür hamur yemeği...


Piruhi,

Malzemeler: 
150gr. tereyağı 
250gr. yoğurt 
5 diş sarımsak

Harcı için: 
3 çorba kaşığı tereyağı 
3 orta boy soğan 
300gr. kıyma (kuzu)

Hamur için: 
2 adet yumurta 
1 su bardağı soda 
4 su bardağı un 
1 tatlı kaşığı tuz

Yapılışı:
1. Tereyağ eritilir, ince kıyılmış soğan koyulup kavrulur ve kıymada katılarak iyice kavrulur.
2. Yumurta yoğurma kabına alınıp çırpılır, soda da eklenip tekrar çırpılır. Tuz ve un konup yumuşak ve pürüzsüz bir hamur yapılır.
3. 4 bezeye ayrılıp her bir beze yufka inceliğinde açılarak 4 cm lik karelere kesilir.
4. Hazırlanan içten alınıp ortalarına koyulup muska şeklinde kapatılır. Tepsiye dizilir.
5. Tencerede tuzlu su kaynatılır. Piruhiler 10dakika kadar haşlanır ve sahana yerleştirilir.
6. Tereyağı kızdırılır. Yoğurda dövülmüş sarımsak konup çırpılır. Piruhilerin üzerine dökülür. Ardından kızdırılmış tereyağı gezdirilir.

Piruhilerin içine kıyma yerine peynir ve maydanoz karışımı koyulabilir.

Türk sinemasının ilk vamp kadın oyuncusu ve beyaz perdede ilk öpüşen kadın aktris

Madam Kalitea,
Türk sinemasının ilk kadın oyuncusu.
Türk sinemasının ilk vampı kadını. 
1919 yılında Ahmet Fehmi'nin Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Mürebbiye romanını uyarladığı filmde, Türk kökenli oyuncular o yıllarda tiyatro ve sinemada gözükme imkansızlığı sebebiyle bir yabancı oyuncu aranmış. O zamanlarda Rum kökenli Madam Kalitea bulunmuştur. 

İşveli Fransız mürebbiyesi rolünde başarılı olan sanatçı, filmin işgal kuvvetlerince sansür edilmesine ve Anadolu'ya yollanmasının engellenmesine neden olmuştu. Arkadan gelen ve birkaç yıl için sinemada gözüküp kaybolan Matmazel Blanche, Rana Dilberyan, Eliza Binemeciyan, Anna Mariyeviç, Roza Felekyan, Liana Konsole, Madam sarmatov, Helena Artinova gibi oyunculara da kapı açmıştı. 

Tropikal bölgelerde yetişen kimi ağaçlardan elde edilen ve cila yapmakta kullanılan bir tür reçine...

Kopal, (Fr. copal ).
Tropik bölgelerde yetişen, bazı erguvangillerden çıkarılan ve cila yapmakta kullanılan bir çeşit reçine.
Vernik üretiminde kullanılan, ergime noktası yüksek, doğal reçine.

Günümüzde, Dünyanın her yerinde ağaçlar kendilerini korumak için hala reçine salgılamaya devam ediyorlar. Reçinenin yeraltında sertleşerek kehribara dönüşmesi milyonlarca yıl alır ve genelde eski kehribarlar daha serttir. Oluşumları bir kaç yüz seneden 10 milyon hatta kimilerine göre 20 milyon yıla kadar süren yani nispeten genç sayılabilecek, sertleşmesini ve polimerizasyonunu tamamlamamış kehribarlara Copal adı verilmektedir. Copal, dış görünüm olarak kehribara çok benzer hatta çoğunlukla aynı görünüme sahiptir. Ancak, fiziksel olarak bazı farklılıkları vardır. Kehribar olma sürecini tamamlayamayan copal 150 o C in altında erir, reçine gibi yapışkanlaşır ve tipik reçine kokusu yayar. Kehribar kadar sert değildir, tırnakla copalde iz bırakabilirsiniz.

Copal üretilen ülkeleri şöyle sıralayabiliriz. Kolombiya, Borneo, Madagaskar, Kongo, Kenya, Tanzanya, Zanzibar, Asya - Damar, Avustralya - Viktorya, Baltık, Doğu Hindistan, Endonezya, İsrail, Japonya, Malezya, Filipinler, Brezilya, Sierra-Leone, Sumatra.

Sentetik ürünler bulununcaya kadar, copal yüzyıllarca vernik ve cilanın ana hammaddesi olarak kullanılmıştır. Hala da bu alanda yoğun olarak değerlendirilmektedir. Copal sözcüğü ispanyolca kökenli (copalli) olup tütsü anlamındadır.

Şeyh Bedrettin' in Tanrı, insan ve evren konusundaki görüşlerini içeren ünlü yapıtı...

Varidat,

Şeyh Bedreddin ,
İslam mistisizminin (tasavvuf) Vahdet-i Vücud okuluna mensup ünlü mutasavvıf ve düşünürdür.

Bedreddin sevgiyi, insanın bütün kötülüklerden kurtulması, yücelmesi ve Tanrı katına yükselmesi olarak anlar. Eşitlik ve kardeşlik düşüncesini hep ön planda tutar. Bu anlamıyla döneminin komünar önderlerindendir. Bu önderlik Anadolu topraklarında bir kesişme noktası olmuştur.

Edirne civarındaki Simavna'da 1365'da doğan Şeyh Bedrettin, Bursa, Konya, Kahire gibi devrin en büyük ilim ve kültür merkezlerinde eğitim gördü. Mısır’da Muhammed Bin Ekmeleddin, sonradan ünlü bir tıp bilgini olan Hacı Paşa, ozan Ahmedi, Şemsettin Fenari gibi islam düşüncesinin o çağda önemli aydınları arasında yer alıp ilk tasavvuf eğitimini alır. Şeyh Hüseyin Ahlati de bu bilginlerden birisidir. Şeyh Ahlati Alevidir. Şeyh Bedreddin ise, aldığı eğitim çerçevesinde sünnidir. Ancak aradan geçen zaman Şeyh Bedreddin’i Alevi anlayışa doğru sürüklemiştir. Şeyh Hüseyin Ahlati öldükten sonra onun yerine geçer. Bu görevi fazla uzun sürmez. Şam, Halep, Karaman, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e uğrar ve 1406 yılında Edirne’ye gelir.

Bu zamanlar Osmanlı’nın taht kavgaları yaşanmaktadır. Musa Çelebi bu kavgadan “galip” çıkarak Edirne’yi ele geçirir. Şeyh Bedreddin kazaskerdir artık. 1413 yılında bu görevi son bulur. Musa Çelebi’nin kardeşi Çelebi Mehmet tahtı ele geçirir ve Şeyh Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir. Şeyh Bedreddin burada örgütlenme faaliyetlerini artırır. İnsanlar daha önce de söylediğimiz gibi, taht kavgalarından dolayı huzursuzdur. Bu huzursuzluğunun yanında Osmanlının baskıları da eklenince bıkkınlık artar.

Şeyh Bedrettin; Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa gibi yakın arkadaşlarıyla birlikte İznik'te kurdukları, bir tarikatla, Anadolu ve Rumeli'de fikirlerini yaymaya başladılar. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Bedreddin'in onayıyla gerçekleşip gerçekleşmediği belirsizdir. Ancak bu kişilerin Bedreddin'in müritleri olduğu konusunda tüm kaynaklar hemfikirdir. Bu sırada Sinop üzerinden Eflak'a giden Bedreddin'in Edirne'ye dönüş yolculuğunda, Osmanlı otoritesinin çok güçlü olmadığı Balkan topraklarında kaynaşmalar başlar. Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in düzenli bir isyan örgütlediğini yazarlar. Menakıbname ise Bedreddin'in tek amacının yeni yazmış olduğu Nurü'l-kulub adlı eserini sultana sunmak olduğunu yazar. Osmanlı ordusu bu isyanı da şiddetle bastırır ve Bedreddin ölüme mahkum olur.

Yapıtları,
Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş veya kaybolmuştur. Menakıbnameye göre 48, başka kaynaklara göre 38 yapıtı vardır. Bazı yapıtlarının adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır. En iyi incelenmiş yapıtı Varidat' tır. 

Varidat 
Cami’ü’l-fusuleyn 
Letai'fü’l-işarât 
et-Teshil 
Meserretü’l-kulûb 
Unkudü’l-cevahir 
Çerağu'l-fütuh 
Nurü'l-kulub

Pehlivan kıspetinin paçası...

Şiraze,

Erzurum yöresinde, gövdesi yenilen ya da turşusu yapılan otsu bir bitki...

Gimi,

Hindistan' da yumuşak buğdaydan yapılarak fırında pişirilen kalın kurabiye...

Nan,
Hindistan' ın kuzeyinde, tavuk gibi bazı yiyecekler önce yoğurt ve baharat karışımında dinlendirilir. Sonra kızgın fırında kısa sürede pişirilir. Bu pişirme yöntemine "Tanduri" denir. Genellikle "Nan" adı verilen bir tür yassı ekmekle birlikte sofraya gelen yemekler, limon dilimleri ve salata ile birlikte servis yapılır. Hintliler yemeklerini genellikle elleriyle yerler. 

Direkler üzerine, yüksekte kurulmuş tahıl ambarı...

Koçu,

Toprağı temiz olsun anlamında ölüler için elde edilen dua...

Tabeserah,

Osmanlı mutfağına özgü bir cins çörek...

Vertika,
(Adını Balkanlardan almış pide benzeri börek),  
Vertika aslında osmanlılar'ın kanepe' ye verdiği isim.

Japon müziğine özgü bir tür lavta...

Biva,

Mızrapla çalınan, gövdesi uttan küçük kısa saplı bir çalgı lavta.

El kol hareketleriyle yapılan bir tür hızlı dans...

Makarena, (İng. macarena
El kol hareketleri ile birlikte yapılan bir tür hızlı dans.

Makarena dansını izleyebilirsiniz;


Soya ezmesiyle yapılan Japon yemeği, çorbası...

Miso, 

Japonya' da miso şiru (miso çorbası) fermante edilmiş bir Japon yemeği olup miso şiru hamuru kullanılır. "Daşi" adı verilen malzemeden oluşan çorbadır. İçinde Miso hamuru vardır ki Miso' yu Miso yapan asıl malzeme budur. Bunun dışında bölgeye, mevsime ve ağız tadına göre başka birçok malzeme de eklenir. Miso hamurunun çeşitleri vardır. Koyu kahverengi (akamiso), açık kahverengi (şiromiso), siyah (kuromiso) ve yöreye özel sendaimiso, sebzeli miso çorbası yapmak için yasaimiso bunlara örnektir. Renk koyulaştıkça tat da daha tuzlu, daha yoğun hale gelir. Miso yapımında arpa, darı, pirinç, çavdar, buğday ve diğer tahıllar kullanılır.
 
Soya fasulyesi, pirinç veya arpanın, deniz tuzu ve koji adlı mantarla fermentasyonu ile elde edilen bir çeşit hamurdur. Normalde tuzlu bir tadı vardır ama kullanılan malzemeler ve fermantasyon yöntemine bağlı olarak tadı farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bu çeşitlilik içinde bazı misolar tatlı da olabilir. Japon beslenmesinde önemli bir konumu vardır, diyet yiyeceği olarak da kullanılır. Fermantasyon süresi beş günden birkaç yıla kadar değişir.

Soy kırımı, katliam...

Jenosit, (Fr. génocide),

Jenosit ırk, din, dil ve kültür gibi belli özelliklere sâhip toplulukların veya grupların açık biçimde yok edilmesidir.

1. Fiziksel jenosit: İnsan vücudunun yok edilmesidir. Son yüzyılda toplulukların toptan yok edilmesi biçiminde görülmüştür. 1945 yılında kurulan uluslararası Nurenberg Mahkemesi Alman savaş suçlularına jenosit suçuyla yargılayıp, mahkûm etmiştir.

2. Biyolojik jenosit: Zorunlu kısırlaştırma yoluyla bir ırkın çoğalmasını önlemek, aileleri parçalamak, belli grup üyelerinin birbirleriyle evlenmelerini önlemektir.

3. Kültürel jenosit: Düşünce adamlarını elimine etmek, okul, müze, kütüphâne, kulüp, tapınak ve benzeri kurumları yok etmektir.
 

Fide yetiştirmek için ayrılmış toprak bölümü...

Tava,  

Tanımlı fide yetiştiriciliği için ayrılmış toprak bölümüne ve pirinç yetiştiriciliğinde çeltik tarlalarındaki evleklere tava denir. Tava olarak ayrılmış  bu bölümlerde fide, yastık denilen ince toprak ve gübreden yüksekçe hazırlanmış yerlerde yetiştirilir.

Uygurca Oğuz Kağan Destanı' nda geçen ve "resim" anlamına gelen sözcük...

Angagu,

Renk körlüğü...

Daltonizm,
Akromatopsi,

Terzilerin patron çıkarmak için kullandıkları bir tür saydam kağıt...

Mulaj,

Dalgakıranla yapılmış liman...

Mendirek, (Rumca mandraki),
Dalgakıranların uzatılmasıyla meydana getirilen doğal bir görünüme sahip liman.

1914-1991 yılları arasında yaşamış, "Hançerli hanım", "Deli dumrul", "Ölümsüz Mimar" gibi yapıtlarıyla tanınmış bestecimiz...

Prof. Dr. Bülent Tarcan (d.1914-ö.1991) 

"Türk Beşleri”nden sonra, bestecilik alanında dalgalar halinde gelen yeni kuşakların sürdürdüğü gelişimde Bülent Tarcan’ın önemli bir rolü vardır. O, “Beşler” ile sonraki kuşaklara uzanan bir köprü işlevini bilinçle yerine getiren gerçek bir Türk aydınıdır. Verimini bir “beyin cerrahı” olarak hem tıp alanında, hem bestecilikte gerçekleştirmiştir. Askeri hekim olan babasının görevle­ri nedeniyle, çocukluğu Türkiye'nin değişik kentlerinde geçen Bülent Tarcan dokuz yaşında müziğe ilgi duya­rak, Urfa'da amatör bir öğretmenle keman çalışmaya başladı. 1931'de İs­tanbul Tıp Fakültesi'ne girdi. Bu arada Kari Berger'in keman öğrencisi ol­du. 1932'de İstanbul Belediye Konservatuvarı'na girerek, Cemal Reşid Rey ve Seyfeddin Asal ile çalışmalara baş­ladı.
  
Bülent Tarcan ilk beste denemelerine henüz ortaokul yıllarında başladı. Konservatuvardaki öğrencilik yılarında yaptığı ilk çalışmaları, sonradan başka yapıtlarına temel oluşturduğun­dan, yapıt listesine katmadı. Sözgeli­mi, ilk yazdığı piyano konçertosu ya da keman sonatı o günlerde seslendirildiği halde, sonradan Bülent Tarcan tarafından yapıt listesinin dışında bı­rakıldı.1934'te Ahmet Adnan Saygun ile ta­nışan besteci onun görüşlerinden ve sanat anlayışından geniş ölçüde ya­rarlandı. 1939'da İstanbul Üniversitesi Tıp Fa­kültesi Anatomi Enstitüsü'ne asistan, 1944'te başasistan oldu. 1948'de ay­nı dalda doçent olan Bülent Tarcan, 1950-1951 yıllarında London Hospital'a giderek cerrahi konusunda uzmanlaştı. 1960 yılında profesör olmuştur. Ancak tıp bilimindeki kariyerini, müzik çalışmalarıyla birlikte sürdürmüştür. Bu dönemde besteciliğin yanı sıra, 1939’dan 1953 yılına dek Kadıköy Halkevi’nde orkestra şefliği yapmış, kemancı ve viyolacı olarak İstanbul’da Konservatuar Orkestrası ile, Radyo Senfoni Orkestrası’nda görev almıştır.Ancak piyano süiti ile girdiği bir banka yarışmasında birincilik ka­zanması, ona her iki dalı da birlikte yürütme yolunu açtı. Kadıköy Halkevi'nde 1943-1945 yıl­ları arasında orkestra yöneten Bülent Tarcan, 1960'ta tıp dalında profesör oldu, 1984'te de emekliye ayrıldı. 

Bülent Tarcan’ın başlıca eserleri şunlardır;
“Sakarya”, soprano, koro ve orkestra için kantat, 1983.  
“Ölümsüz Mimar Sinan”, bariton solo, anlatıcı ve orkestra, 1986  , 
“Hançerli Hanım”, bale için, 1965.   
“Deli Dumrul”, bale için, 1977.  
“Sirto”, keman ve piyano için, 1980.  
“Parafraz”, piyano için, 1986.  
“Demirkapı Marşı”, koro için, 1941.  
“On Türk Parçası”, piyano için, 1966. 
“Bale Suiti”, (1. suit), 1954. 

"Sultan Güvercini" de denilen bir cins güvercin...

Hünkari,

Manisa Şehzade Sarayına özgü, Sultan Güvercini, Hünkari ırkı bir refah ve incelik anlayışının birleşmesi ile, Osmanlı Sultanlarının kendilerine has bir mükemmel ırk geliştirme isteği sonucu, yüzyılların emek ve birikimi ile meydana gelmiştir.

Değme, dokunma...

Mes, (İng. touch )
Temas, Dokunma,

Mal ve paranın elden ele dolaşması...

Tedavül,
Dolanım.

Anadolu Selçukluları ile Bizanslılar arasında 1176 yılında yapılan ve Türklerin Anadolu' ya yerleşmelerini kesinleştiren savaş...

Miryokefalon (Miryakefalon) Savaşı,

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru Manuel I Komnenos arasında, Denizli yakınlarında Miryokefalon'da (Myriokephalon) yapılan savaş (17 Eylül 1176).

Bizans imparatoru I. Manuel, Türkmen akınlarını önlemek, Anadolu'daki Selçuklu ilerlemisini durdurmak için 1176 baharında büyük bir orduyla harekete geçti. Hedefi Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti Konya idi. Fakat Konya'ya Eskişehir üzerinden değil Selçukluları şaşırtmak için, Denizli yöresinden varmayı planlıyordu. II. Kılıç Arslan komutasındaki Anadolu Selçuklu ordusu ve Türkmen grupları Bizans ordusunu Miryokephalon'da ( bugünkü Hoyran Gölü ile Kumdanlı arasındaki dağ geçitlerinde) pusuya düşürdü. Bizans ordusu ağır kayıplar verdi, tüm ağırlıkları Selçukluların eline geçti. Savaş sonunda yapılan antlaşmayla Bizans, Eskişehir surlarının yıkılması ve bir miktar savaş tazminatı ödemeyi kabul etti. Bu savaş Bizans'ın Türkleri Anadolu'dan çıkarabilmek umuduyla yaptığı girişimlerin sonuncusu oldu. 

Bu tarihten sonra Bizans Türklere karşı saldırı politikasını bir tarafa bıraktı ve kesin olarak savunmaya çekildi. Miryokefalon zaferi, Anadolu'nun Türk yurdu olduğunu bütün dünyaya ispat etti. Türkiye Selçukluları Devleti, bu zaferle Türk - islam dünyasında en önemli devlet konumuna yükseldi. Bizans'ın Anadolu'yu geri alma düşüncesi ortadan kalktı.

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ