Felsefede bir öğretinin veya ideolojinin temeli sayılan sav...

Dogma,
İnak,
Nas,
Fransızca: dogme. 
İngilizce: dogma.
Eski Yunanca: dógma.
Öğreti, mezhep demektir.
Akide, inanç, itikat.
Katı katıya bağlı olunan öğreti.
Bir felsefe okulunun doğru diye benimseyip savunduğu tez.
Bir felsefe okulunda benimsenen, doğru diye ileri sürülen öğreti.
Dini terminolojide inancın temel taşlarını (itikat esaslarını) ifade eder. 
Otoriter bir şekilde ortaya konulup her türlü eleştiri ve araştırma konusu olmaktan uzak tutularak kabul ettirilmeye çalışılan görüş, nas, inak.
Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas, inak.
Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.
Doğruluğu sınanmadan, her türlü eleştiri, araştırma ve şüpheden uzak tutularak mutlak doğru kabul edilen inanç, öğreti veya fikir sistemidir.
Dogma, bir otorite tarafından ortaya konulan, her türlü araştırma ve incelemeye kapalı olarak kabul ettirilmeye çalışılan görüş ve inanışlardır. Dogmaların en geçerli olduğu alan din ve iman olup yalnızca inanılır.

Felsefede bir öğretinin, ideolojinin veya teorinin temeli sayılan, kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmaksızın doğru kabul edilen ya da bir düşünce sisteminin üzerine kurulduğu ana sava aksiyom (belit), postulat veya genel anlamıyla öngörü / temel varsayım denir.

Dogmatizm: 
Dogmatik metoda istinat eden ilim ve filozofi. 
Bazı kaide ve esasları mutlak hakikat olarak kabul etme mesleği. 
Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi. Dogmaları temel alarak her şeyi bu kalıplarla çözmeye çalışan ve karşıt görüşlere kapalı olan düşünce biçimine dogmatizm (veya bağnazlık) denir; bunun tam karşıtı ise septisizm (kuşkuculuk/şüphecilik) yani her şeyi sorgulayan yaklaşımdır.

Kudret, kuvvet...

Ker,
Farsça: ker,
Kudret kuvvet.
Kuvvet, kudret.
Eski dilde, ker; kudret, kuvvet demektir.
Güç, kuvvet, derman, kudret, takat, mecal. 

Ker sözcüğünün bilinen başka anlamları:
Kazanç.
Çamaşır.
Yakışıklı.
Bıçak, çakı.
Kalem aşısı.
Yağmur suyu.
Sağır, işitmez.
Kir, leke, pislik.
Maksad ve meram.
Eşek, merkep, sıpa.
Kulağı duymayan, sağır.
Rastık, sürme (göz boyası).
Suyu yerinden ağız ile içmek.
Fazla yağmurdan ileri gelen bir ekin hastalığı.
Polonya'da alkolden yapılan sentetik bir lastik.
Yaraya sürülen, yanmış bağ çubuğundan elde edilen yağ.
Fazla yağmur nedeniyle tahıllarda görülen sürme hastalığı.

Kera:
Hafif uyku.
Uyku, nevm.
Çocuk seven kadın.
Baldırları ince olan.
Turna kuşunun erkeği.

Bazı kaynaklarda yanlış olarak Oktay Rıfat'a yakıştırılan soyadı ...

Horozcu,
Bazı kaynaklarda yanlış olarak Oktay Rıfat'a yakıştırılan soyadı.
Tam adı Ali Oktay Rifat olmasına rağmen, kendisi almadığı ve kullanmadığı halde bazı kaynaklarda soyadı Horozcu olarak geçer. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğünde şu bilgi paylaşılmıştır; 
"Trabzon’da doğdu. Babası, Trabzon valisi ve daha sonra Türk Dil Kurumu’nun ilk kurucu başkanlığını yapacak olan ünlü şair Samih Rifat’tır. Annesi, Hasan Enver Paşa'nın kızı ve Nazım Hikmet’in annesi Ayşe Celile’nin kız kardeşi Münevver Hanım’dır. Ailesi Manastır'da "Horozcu" adıyla anılır. "

Oktay Rifat:
Ali Oktay Rifat,
(D. 10 Haziran 1914 - Ö. 18 Nisan 1988) 
Türk Şair, Oyun Yazarı ve Romancı.
Türk şiirinin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir.
Orhan Veli ve Melih Cevdet ile birlikte Garip Akımı' nın kurucularından olup 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiş. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir.

10 Haziran 1914 yılında Trabzon'da doğdu. Ortaöğrenimini 1932 yılında Ankara Erkek Lisesi'nde bitirdi. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde 'Sesimiz' adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1936 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek öğrenim gördü. 1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını bitiremeden 1940 yılında Türkiye'ye döndü. Ankara' da serbest avukatlık yaptı. 1955 yılında İstanbul'a yerleşti. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli oldu. Horozcu adı sanki soyadı gibi kullanıldı.
Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evlendi.

Aldığı ödüller:
1954 Karga ve Tilki adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.
1969 Şiirler adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'nü aldı.
1980 Danaburnu kitabıyla Madaralı Roman Ödülü'nü kazandı
1980 Bir Cigara İçimi adlı şiiri ile Sedat Simavi Vakfı Ödülü'nü kazandı.
1984 Dilsiz ve Çıplak kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü aldı.

1988 yılında İstanbul' da öldü. Karacaahmet Mezarlığı' na defnedildi.

Eserleri;
Aile, Atlar ve Filler, Aşağı Yukarı, Aşık Merdiveni, Avarelik Üstüne Şiirler,
Bay Lear, Bayraklarımı Çektim, Bir Aşka Vuran Güneş,
Bir Cigara İçimi, Bir Kadının Penceresinden, Birtakım İnsanlar,
Bu Dünya Herkese Güzel,
Çil Horoz, Çobanıl Şiirler,
Dana Burnu, Denize Doğru Konuşma, Dilsiz Ve Çıplak,
Elleri Var Özgürlüğün,
Güzelleme,
Kadınlar Arasında, Kanaldaki Ev, Kıskançlar, Koca Bir Yaz,
Mutlak Peşinde,
Nara Benzerdin.
Perçemli Sokak,
Şanlı Aşıklar, Şevket Rado'ya Mektuplar, Şiir Konuşması,
Yağmur Sıkıntısı, Yunan Antologyası,
Yaşayıp Ölmek Aşk,
Zabit Fatma'nın Kuzusu.

Hafif olduğu halde kalın veya hacimli...

Kaba,
Hafif olduğu halde kalın veya hacmi büyük olan.
Hafif olduğu halde kalın veya hacimli.
Şişkin, sıkleti az hacmi büyük.
Toplu ve güçsüz kimse.
Büyük, iri, kocaman.

Kaba sözcüğünün halk dilinde başka anlamları:
Mağara.
Kaplıca.
Yoz, anif.
Ebegümeci.
Taneleri iri.
Ruba, kaftan.
Kaftan, cübbe.
Kaftan, libas, ruba.
Galiz, edebe mugayir.
Görgüsü eksik, nezaketsiz (kimse).
Koyunlara takılan büyük, yuvarlak çan.
Terbiyesiz, görgüsü kıt, nezaketsiz (kimse).
Terbiyeye, inceliğe aykırı, çirkin, kötü olan.
Terbiyesiz, muamelesi dürüşt, yontulmamış.
Kuyruk sokumunun her iki yanındaki şişkin yer.
İncelikten mahrum, terbiyeye aykırı, terbiye dışı.
Özenilmeden yapılmış, gerektiği gibi ince işlenmemiş.
Özensiz, gelişigüzel yapılmış, zevksiz olan, ince karşıtı.
Üste giyilen elbise, önü daima açık duran kaftan, cüppe.
Dövülmek için harman yerinde koni biçiminde yığılan tahıl.
Kuyruk sokumunun her iki yanındaki şişkin etli kısım (kalça/kaba et).
Yontulmamış, özensiz, görgüsüz, nezaketsiz, idraksiz, zarif olmayan, terbiyesiz. 
Türk musikisinde bazı perdelerin bir sekizli aşağısını belirtmek için kullanılan sıfat, pest.
Söz ve davranışları nazik olmayan, insanlarla olan ilişkilerinde görgü kurallarının gerektirdiği incelik ve nezâket bulunmayan (kimse).

Yumurta sarısı katılarak belli kıvamda özel olarak hazırlanan az katı haldeki pekmez...

Çalma,
Maya, ferment.
Pekmezin koyusu.
Koyulaştırılmış pekmez, bulama.
Altın sarısı renginde ve bulamadan daha az kıvamlı olan pekmez.
Yumurta sarısı katılarak belli kıvamda özel olarak hazırlanan az katı haldeki pekmez.

Pekmez çalması (veya çalma pekmez):
Akışkan normal üzüm pekmezinin çırpılarak, dövülerek veya maya eklenerek katı, kremsi ve açık renkli (hardal sarısı ya da beyaz) bir kıvama getirilmesi işlemine ve bu yöntemle üretilen katı pekmeze denir.

Normal sıvı pekmez yapıldıktan sonra, içine yöreye göre yumurta akı, çöven otu suyu, nişasta veya özel bir pekmez mayası (eski katı pekmez) eklenir. Bu karışım ahşap gereçlerle ya da büyük kaplarda saatlerce dövülerek (vurularak) hızlıca çırpılır. Çırpıldıkça içine hava dolar, rengi beyazlaşır/açılır ve kaşıkla yenebilecek katı, macunsu bir köpük kıvamına gelir. Tokat’ın meşhur Zile Pekmezi bu yöntemin en bilinen örneğidir.

Çalma sözcüğünün halk dilinde başka anlamları:
Kibrit,
Başörtüsü.
Çalmak işi.
Yayla çorbası.
Başa sarılan sarık.
Başa takılan altınlı süs.
Azmış yara veya sivilce.
Fes üzerindeki altın dizisi.
Çiğ sütten yapılan yoğurt.
Kabartma işli kilim, çuval.
Kakmalı olmayan, kalemle işlenmiş.
Yazma; çember de denilen başörtüsü.
Maden üzerine yapılmış oyma, işleme.
Başkasına ait olan bir şeyi gizlice almak.
Orman ve çalılık içindeki otu bol sulak yer.
Kadınların alınlarına bağladıkları ince eşarp.
Yazma, çember de denilen baş örtüsü ve sarık.
Bir müziği dinlemeyi sağlayan aleti çalıştırmak.
Keçi ve koyunların ayaklarının tutulup aksaması.
Üzerinde serpme çiçekler bulunan sarıklık bez, yazma.
Yoğurt yapmak için sütü mayalamak, katıp karıştırmak.
Çeltik tarlalarında su çıkmayan yere, çevresine çamur atarak su çıkarma.

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ