Vidanın daha sağlam yerleşmesi için duvarlarda açılan deliğe önceden çakılan plastik yuva...

Dübel,

Beton gibi bir malzemeye vida montajı yapabilmek için, matkap yardımıyla açılan deliğe konulan ve vidanın beton ile daha sağlam bir birleşim yapmasını sağlayan plastik, içerisi vidanın girebileceği şekilde yivli açılmış plastik parça. Yapı işlerinde, vidanın sağlam tutturulması için duvar, tavan, panel vb. yüzeylerde kullanılır.

Dübelden önce vidanın sağlam tutturulması için genellikle tahta takozlar kullanılır, vida bu takozların ortasına vidalanırdı. Bu yöntemde hem açılacak oyuk hayli büyük ve açması zahmetli oluyor hem de dış görünüm için alçı, boya vb. malzemeyle örtülmesi gerekiyordu. Dübel İngiltere'de John Joseph Rawlings tarafından icat edilerek ilk kez 1911'de Rawlplug markasıyla pazarlandı.

Reçinesi hekimlikte ve rastık olarak kullanılan, yapışkan yapraklı bir çalı...

Laden, (Cistus) 

Ladengiller familyasından, İç Anadolu ve sahil bölgelerinde yetişen, kış aylarında yaprak dökmeyen, yeşil bodur bir çalıdır. Yaprakları karşılıklı dizilmiştir. Çiçekleri büyük, beyaz veya pembe renklidir. Meyveleri kapsüldür. İçeriğinde Ladan denilen zamk vardır.
 
Faydası : Balgam söktürür. Nezleyi keser. Dizanteride faydalıdır. Parfümeride kullanılır.

Alaca ve siyah kürklü olan bir cins küçük sansar...

Girin,
Susamurgillerden küçük bir hayvan. Gelincikten büyüktür. Boyu başından kuyruğuna kadar 70 santimetreyi bulur. Sansarların boyu 40-50 cm civarıdır. Sansarın ağırlığı 1.5-2 kg civarıdır. Kümes hayvanları ile geçinir. Derisi makbul bir hayvandır. Sansargiller (Mustelidae). Ormanlarda ağaç kovuklarında, eski binâlarda, samanlıklarla duvar deliklerinde ve tavan aralarında. Kedi iriliğinde, ince uzun yapılı, kana susamış yırtıcı memelilerden. Güvercin ve tavuk kümeslerine de dadanırlar. Postları kıymetlidir. Ömrü: 9-10 yıl. Avrupa sansarı, ağaç sansarı (zerdeva), kaya sansarı, Amerika sansarı meşhurdur.

Sansargiller familyasından, kedi iriliğinde, ince uzun vücutlu, yırtıcı birkaç türe verilen ortak ad. Başları üçgen biçimli, kulakları küçük ve yuvarlak, bacakları kısa, kuyrukları kabarık tüylüdür. Gâyet gaddar ve hunhâr (kan dökücü) hayvanlardır. Ağaç kovuklarında, eski binâlarda, samanlıklar ile duvar deliklerinde ve tavan aralarında yaşar. Asya ve Avrupa’nın batı kısımlarında ve Kuzey Amerika’da bol bulunur. Gündüzleri gizlenir, geceleri yiyeceğini aramaya çıkar. Ayak tabanları kıllı olduğundan karda iz bırakmadan yürür. Güvercin, tavuk kümesi ve yumurtaya düşkündür. Köstebek ve fâre ile beslendiği gibi kuşları da yuvalarında yakalayarak yer. Bal ve meyveye de düşkündür. Ağaçlara hızla tırmanarak daldan dala sıçrar, sincapları da rahatça avlar. Kuyrukaltı bezlerinden kokulu bir sıvı salgılar. İki yılda bir, her defâda 3-5 yavru yavrular. Gebelik süreleri 8-9 ay kadardır. Yavrular ikinci yılın sonunda erginleşirler. Amerika sansarları ise üç ayda erginleşirler.

Ağaç sansarı (zerdeva) kuyruğu ile berâber 60 cm uzunluk ve bir kg ağırlığını bulur. Avrupa ve Asya’nın ormanlarında rastlanır. Genellikle sırtı esmer ve sarımtraktır. Gerdanında sarı bir leke vardır. Ağaç kovuklarında ve yer altında kazdığı çukurlarda yaşar. Gâyet ince olan tırnakları ile avladığı kuşlar, sincap ve buna benzer hayvanlar ile beslenir. Postu gâyet makbûldür. Kürk ve yaka yapımında kullanılır.

Kaya sansarı (M. foina)nın boyun lekesi beyazdır. Bahçe ve evlere kadar sokulur. Kayalıklı yerler ve samanlıklarda gizlenir. Yumurta ve kümes hayvanlarının amansız düşmanıdır. Ev sansarı olarak da anılır. Postu, ağaç sansarından daha kalitesizdir.

Amerika sansarının koyu kahverengi postu, gümüşî çizgilidir. Kuzey Amerika’nın sık ormanlarında yaşar. Ağaçlarda sincap avlar. Kışın karda soreks ve fâreleri kolayca yakalar. Baykuş ve vaşak amansız düşmanlarıdır. Postu için de avlanır.

Ege denizinde Yunanistan' a ait bir ada...

Leros, Aya marina
Leros! Kuzey Onikiada’ da Patmos ile Kalimnos adaları arasında yer alan 53 km2  genişliğinde, 71 km uzunluğunda kıyıları olan 8.500 nüfuslu Alinda koyunda bir adadır. Ziyaretçiler için, nadir ve el değmemiş tabii güzellikleriyle yeryüzündeki son cennetlerden biridir.

Deniz, sakin kıyıları üzerinde fazla bir itina göstererek bunları dantel gibi işlemiş ve Leros’ a inci gibi sahiller, kumsal kıyılar ve sakin limanlar bahşetmiştir. Tabiat da adayı yeterince yeşil ile donatmış ve çok güzel değişik manzaralar sunmuştur. Tarih güzel  koylarında ve vedilerinde silinmez izler bırakmıştır. Çok eski yıllardan beri adada yaşayan insanlar burada kaleler, manastırlar, kileseler, “evler” ve konaklar inşa etmişlerdir.

Eski İskandinav halklarının III.yüzyıldan sonra kullandıkları, günümüzde ise fal bakmak için kullanılan abece...

Rün,

Pamuk ve ipekle karışık dokunmuş hareli bir kumaş türü...

Gezi,

Roma mimarlığında üzerinde kurban kesilen sunak...

Ara,


M. Ö. 174 yılında, Atina' da plâtform şeklinde yüksek kaideler üzerinde ekser hallerde üç tarafı portiklerle çevrili anıtsal sunaklar da yapılmıştır ki, bunlara örnek olarak Priene'de Atena  veya  Magnesia'da Artemis  tapınaklarının cepheleri önünde yer alan sunaklar gösterilebilir. Fakat bu çeşit sunakların en büyüğü kral Eumenes II tarafından Bergama'da başlı başına bir teras üzerinde yaptırılmış olan Zeus sunağıdır ki, bu sunağın kaidesini ya da iç kısımlarını süsleyen kabartmalar mevcuttur. Merdivenlerle bağlanmış çeşitli teraslar üzerinde tapınak, sunak ve başka yapılardan ibaret külliyeler de ya­pılmıştır.

İpek böceklerinin koza yapmalarından bir hafta yada on gün önce çok yaprak yeme dönemi...

Aladı,
İpek böceği 
(Bombyx mori),
İpek böceklerine verilen dut yapraklarına küne denir.

İpek böceği ilk defa İsa'dan 2600 yıl önce Çin'de beslemeye alınmıştır. Çinliler ipekböceği yetiştirme ve ipekli kumaş yapmanın sırrını uzun yıllar ülkelerinde saklamışlardır.Yurdumuzda ise ipek böcekçiliği 1500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Son yıllarda suni ipeğin üretilmesi ile önemini kaybetmiştir. Genellikle yardımcı bir tarım koludur. Büyük bir yatırımı gerektirmez. Ailede yaşlı, genç herkesin emeğini değerlendirir. 35-40 günlük bir uğraş sonunda oldukça iyi bir gelir getirir. Ülkemizde yaklaşık 40 bin aile 70 bin kutu civarında ipekböceği beslemekte ve 2000 ton kadar yaş koza üretmektedir. Bugün daha çok Marmara bölgesinde yapılan ipekböceği yetiştiriciliği, dut ağacının yetiştiği her yerde yapılabilir. Son yıllarda ürettiğimiz ipeğin büyük bir bölümü ipek halı dokumacılığında kullanılmaktadır. 100.000 den fazla genç kızımıza iş imkanı sağlayan ipek halıcılık yurdumuza yılda 70-80 milyon dolarlık da döviz kazandırmaktadır. Türkiye iklim, toprağı ve insanı ile ipekböcekçiliğini geliştirerek dünya pazarlarındaki payını arttırabilecek imkanlara sahiptir. 

Bombycidae familyasından ördüğü kozalardan ipek elde edilen, dut yaprağı ile beslenen bir cins kelebeğin tırtılı. Kelebek yumurtalarını dut yaprakları üzerine bırakır, yumurtladıktan üç dört gün sonra ölür. 

Baharda taze dut yaprakları üzerindeki yumurtalardan larva halinde çıkan tırtıllar sık tüylü ve siyahtır. Büyük bir iştahla devamlı dut yaprağı yerler ve dört beş defa gömlek değiştirerek bir bir buçuk ayda 7 veya 8 santime ulaşırlar. Büyüdükçe renkleri açılır ve tüyleri kaybolur.

İyice büyüyüp de hücrelerine yerleşince üst dudağındaki delikten iplik halinde zamk gibi bir sıvı çıkararak kozasını yapmaya başlar. Tırtıl önce kozanın dış kısmını sonra kendi vücudunun etrafını örmeye devam eder ve görünmez olur. 

Eğer kendi haline bırakılırsa iki üç hafta içinde kelebek haline gelerek ördüğü kozayı parçalar ve dışarı çıkar. Bu yüzden kozayı parçalamadan kozalar sıcak suya atılır veya sıcak su buharına tutularak tırtıl öldürülür. Böylece ipek kozaları elde edilir. Bu kozalardan da tel şeklindeki ipek lifleri çıkarılıp ham ipek üretilir. Böceğin neslinin devamı için bir kısım kozanın parçalanıp kelebeğin çıkmasına müsaade edilir. Suni ipek kavak, göknar, söğüt gibi selülozca zengin olan ağaçlardan kimyasal yollarla elde edilen liflere denir.

İpek kozaları Suni ipek viskos metodu ile elde edilir. Belirtilen ağaçlar önce levha haline getirilir. Sonra kurutulur ve makinelere konularak lif lif parçalanır. Selüloz lifleri sac kaplarda birkaç gün bekletildikten sonra kükürtleme makinalarında 100 kilogramına 33 kilogram karbonsülfür karıştırılarak, belirli sıcaklıkta 2,5 saat bekletilir. Bu arada selüloz renklenmeye başlar istenilen beyaz renk elde edilince kükürtleme kesilir. Elde edilen madde kesilir. Sonra platin alaşımından yapılmış çok ince delikli gözlerden asitli bir banyo içine fışkırtılır. Böylece gözlerden çıkan madde iplik haline gelir ve makaralara sarılır. Asit kükürt ve serbest tuzdan temizlenen madde suni ipek olarak piyasaya sürülür. Suni ipek tabi ipek kadar dayanıklı değildir.

Şenliklerde caddelere kurulan süslü kemer...

Tak,


Millî bayramlarda, özel günlerde, festivallerde veya önemli bir olayı anmak için düzenlenen şenliklerde, geçit yapılacak caddelere geçici veya sürekli olarak kurulan, yazılar ve çiçeklerle süslenen kemer. Bazı taklar, savaş kazanılması gibi elde edilen büyük başarılar ve yaşanan önemli olaylar şerefine de yapılabilir. Bu türden taklar, beton, çelik vb. gibi dayanıklı bir malzemeyle kalıcı olarak anıt biçiminde yapılır. Takların üstüne asılan levhalarda genelde özlü sözler ya da günün anlam ve önemini anlatan sözler yer alır.
Ankara' da yapılmış taklar meşhurdur. Cumhuriyet Bayramı ve diğer ulusal bayramlarda, her ilin, kentin meydanına süslü ışıklı levhalar konur. Bazı kasaba veya şehirlerde de şehrin girişine, kasabanın veya şehrin özelliklerini anlatan dikkat çekici kemerler konulmaktadır.

Fransa'nın başkenti Paris'deki Charles de Gaulle Meydanı'nda yer alan ünlü Zafer Takı (Paris)

Toprak damlı evlerde tavana konulan ağaç kiriş ...


Pardı, 
(Güney, sınır bölgelerinde Tavan anlamında, Göller yöresinde çatı anlamında kullanılan kelime.) 
Bazı yörelerimizde de saçak anlamında kullanılmaktadır.

Yeşilırmak' ın antik dönemlerdeki adı...

İris,
Yeşilırmak

Yeşilırmak Nehri;
Kelkit Çayı, Çekerek  Irmağı ve Yeşilırmak olmak üzere üç ana kolun birleşimi ile oluşur. Asıl Yeşilırmak’ın uzunluğu 519 km’dir. Sivas' ın kuzeyindeki Kösedağ eteklerinden doğan nehir,  Tokat, Amasya ve Samsun illerinden geçer. Yeşilırmak,   Canik Dağları’nı aşarak Çarşamba Ovası’na yayılır. Karadeniz'e dökülen Türkiye'nin en büyük 2.nehridir. Yeşilırmak Nehri, Çarşamba Ovasını oluşturmuştur. 



Üzerinde Almus, Ataköy, Hasan Uğurlu ve Suat Uğurlu Barajları' nın kurulduğu Yeşilırmak düzensiz bir rejime sahiptir. Daha önceleri yapılan ağaç köprüler seller nedeniyle sık sık yıkılmakta ırmağın her iki yakasına yerleşmiş olan halk karşıdan karşıya geçişler kayıklarla yapmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930 yılında ilk defa bir betonarme bir köprü yapılmıştır.

Şazeliye tarikatının kollarından biri ...

Raşidiye,

(Ahmed bin Yusuf Raşidi’-nin adından ar. râşidiyye).
Şazeliye tarikatının kollarından biri. Raşidiye, XVI, yy. başlarında Ahmed bin Yusuf Raşidî tarafından kurul­du. Sünnî inançlarını benimser. Hanefî mez­hebinin koyduğu fıkıh ilkelerinin uygulan­masını ister. Beş vakit namaz dışında zikrin gerekli olduğuna inanır. Raşidîler cuma ve perşembe günleri tekkelerinde toplanır, top­lu olarak zikrederler. Zikirlerine devran denir. Bütün zikirleri toplu olarak yapılır. Raşidiyenin en çok tutunduğu yer Anado­lu’dur.

Hititlerde arazi fiyatlarının saptanmasında kullanılan bir ölçü birim...

İku,

Çok kepekli un...

Paspal,

İran' da bir kent ve gölün adı...

Urumiye,
(Farsça: Orumieh, Azerice: Urmu, Urumiyə, Kürtçe: Wurmê, Eskiden: Rezaiyeh), 
İran'ın Batı Azerbaycan Eyaleti'nin merkezi olan şehirdir. Nüfusu 577.307 kişi (2006)'dir. Şehir Türkiye sınırında Urmiye Gölü'nün batı kıyısında kuruludur.Ülke' de mevcut 26 eyalet' ten 12 ili olan Batı Azerbeycan eyaletinin, merkezi Urumiye' dir ve 200 yılı aşkın süredir ülkenin merkez şehri konumunda olan Tahran halen İran İslam Cumhuriyeti’nin başkentidir. Urumiye Batı Azerbeycan'ın başkentidir.

Urumiye gölü yaklaşık 4-6 bin km genişliğinde (kuru ve yağışlı mevsimlere uyum sağlayan) uzun sahilleri ve çok tuzlu suyu (%30’u bulan oranda) ile ülkenin çamur tedavisinin yapıldığı en önemli bölgelerinden biridir.



Urumiye kenti Iran-Irak-Türkiye sınırlarının kesiştiği noktaya yakın en büyük kent. Sınır kentlerine özgün dagğınık ve ne orada ne burada havası var.Şehir eskiden bahçeleriyle ünlü Urumiye ve çevresi Iran' in diğer yerlerine göre daha yeşil ama doğası çok özel değil. Bölgeyi sulayan akarsuların kaynağı Türkiye'deki dağlar. İran’ın başlıca göllerini Urumiye Gölü, Tuz Gölü, Bahtıgan Gölü, Meharlu Gölü, Zerivar Gölü ve Cazmoriyan Gölü oluşturur.

Urumiye'nin ana geçim kaynaği kaçakçılık, dükkanlarda satılan bir çok mal gümrük ödememek için dağlardan kaçak geçiriliyor. Şehirde çoğunluk Azeri Türkü dolayısıyla çok yerde Türkçe konuşuluyor. Ikinci buyuk topluluk Kürtler ve sonra Ermeniler.

Çamaşırın az kirli ve köpüklü suyu...

Eprik,

Ermeni mutfağına özgü bir tür aşure...

Anuşabur,  (Ermeni Noel Tatlısı, Yunan Aşuresi)

Anuşabur bir Ermeni Tatlısı. Anuşabur, aslında aşureye benzeyen, fakat içinde baklagil ile buğdayın dışında tahıl bulunmayan, kuruyemiş, kuru meyve ve nar taneleri ile hazırlanan bir nevi aşure. 

Malzemeler;

500 gr aşurelik buğday
250 gr. kuru üzüm
250 gr. kuru kayısı
Yarım paket patates nişastası
1 kepçe gülsuyu
1 kilo toz şeker
1 çimdik tuz
Tarçın, ceviz içi, nar taneleri
1 paket çam fıstığı

Yapılışı
Yarım kilo aşurelik ak başak buğdayı ayıklar, birkaç kez soğuk suyla yıkar, bol suda üç dört saat beklettikten sonra yavaş yavaş, büyük bir tencerede bol su ile pişirmeye başlarız. Bu arada 250’şer gram kuru üzüm ve kuru kayısıyı ayıklar, iyice yıkarız. Kayısılar iriyse ikiye veya dörde böler, üzümlerle birlikte sıcak suda iyice yumuşamaları için bekletiriz. Kısık ateşte, tencerenin kapağı azıcık aralık olarak pişen buğdayların iki üç saat sonra suyu özlenmeye başlamış olur. Ateşten indirir, tencerenin kapağını kapatır, üzerini de kalınca bir bezle örteriz. Böylece aşurelik buğdayımız en az üç dört saat veya geceden sabaha dek bekletilir.Bekletilen buğday, artık “Anuşabur” olmaya hazırdır. Tekrar tencereye ateşe oturtur, ıslattığımız kuru üzüm ve kayısıları da buğdaya katarız. Çorba kıvamına gelene kadar kaynar suyla sulandırır, ara sıra karıştırarak, pişirmeye başlarız. Kuru üzümler şişip mini minnacık baloncuklar haline geldiğinde, yarım paket patates nişastasını, bir su bardağı soğuk suyla sulandırır, Anuşabur’ a katar, sürekli karıştırarak bir iki taşım daha kaynatırız. Artık Anuşabur’umuz pişmiştir; sıra şekerine gelir. 1 Kilo toz şeker ve bir çimdik tuz ilave eder, bir iki dakika daha karıştırarak kaynatırız. Kaynama, ısısını kaybettikten sonra, bir kepçe dolusu gülsuyunu Anuşabur’a katıp iyice karıştırır, uygun gördüğümüz kaplara doldururuz. Soğuduktan sonra üzerlerini nar taneleri, çam fıstığı, ceviz içi parçacıkları ve tarçınla süsleyip, komşularımıza dağıtarak bereket götürürüz.

Ermeniler, Noel' i her yıl 6 Ocak'ta kutluyorlar. Diğer Hıristiyan mezheplerinden farklı olarak Vaftiz Yontusu ile birlikte kutlanan Ermeni Noel' ine "gağant" adı veriliyor. Gağant, zengin ziyafet sofralarına da verilen ad. Noel hazırlıkları önceden başlıyor. Ve evlerde zengin sofralar kuruluyor. Zeytiyağlı, bol soğanlı, baharatlı yaprak ve lahana sarmaları, topik, hindi ve Ermeni aşuresi Anuşabur Noel sofralarında mutlaka bulunur. Yılbaşı sabahında ise erkekler işyerlerini birkaç saatliğine de olsa açıyor ve yanlarında getirdikleri narı kırarak tanelerini etrafa serpiyorlar. Nar, Ermeniler içinde bereketin sembolü.

Sakarya iline özgü bir tür tatlı...

Üre,

Kocaeli ve Sakarya yöresine özgü bayram ve düğünlerde çok yapılan Üre, ana maddesi darı olan sütlü bir tatlıdır. Bu tatlı için kullanılan darı, yörenin köylerinde yetiştirilir ve değirmenlerde öğütülür. Tatlı yapmak isteyen hanımlar üre için kullanacakları darıyı semt pazarından alırlar. Darı şekil olarak çok küçük taneli bir tahıldır ve kuşyemine benzerliğiyle bilinir. Üre yapımında kullanılacak olan darı büyüdükçe bir leğende soğuk suyla birkaç defa yıkanır. Yıkanmış olan darılar bir tencere içinde kaynamakta olan sütün içine yavaş yavaş konur ve koyulaşıncaya kadar sürekli karıştırılır. Koyu kıvamına gelen üre ocaktan alınmaya yakın şekeri konur. Tencereden daha küçük kâselere boşaltılarak soğutulur ve servis yapılır. İsteğe bağlı olarak üzerine gül suyu da dökülebilir.

Not: Darı, az miktarda kullanılmasına karşın pişince çok miktarda üre tatlısı yapılmış olur. Bu görünümü nedeniyle tatlıya "Üre" adı verilmiştir. Muhallebi görünümündeki tatlı en çok düğünlerde tercih edilmektedir.



Sakarya'da yapılan yemekler arasında; Islama Köfte, Sütlü Kabak Tatlısı, Kabak Tatlısı, Kabaklı Kol Böreği, Çerkes Tavuğu, Çerkes Pastası(Peynirli), Ezme Fasulye, Dartılı Keşkek, Dartı, Üre Tatlısı bulunmaktadır.

Dartılı Keşkek,  
Dartılı Keşkek-Taraklı

Malzemeler;
Süt (dartı yapmak için) 6-7 Litre
Tavuk 1 Adet
Aşurelik Buğday 1/2 Kilogram
Soğan 1 Baş Orta Boy
Tuz 1-2 Tatlı Kaşığı
Su 1,5 Litre (6 Su Bardağı)
Tereyağı 2 Yemek Kaşığı
Karabiber Çay Kaşığının Ucuyla
Kırmızı Biber Çay Kaşığının Ucuyla

Yurdumuzun birçok yöresinde yapılan Keşkeğin, Sakarya yemek kültüründe ayrı bir yeri bulunmaktadır ilde özellikle düğünlerde yapılan özel günlerin vazgeçilmez yemeği olan keşkek ağır, hatırlı misafirlere yapılan özel bir yemektir. Herkesin yapamadığı keşkek, yemek olarak ayrı bir ustalık ve maharet gerektirmesi nedeniylede oldukça önemlidir.

Dartı: Süt kaynatılmadan bir süre bekletilir. Daha sonra üzerinde oluşan yağlı tabaka alınarak bir tencerede biriktirilir. Tencere içindeki hafif yağlı tabaka ocakta (hafif ateşte) kırmızılaşıncaya kadar kaynatılır. Pırtık pırtık bir şekil alınca ateşten alınır. Bir kap içine boşaltılarak donması beklenir. Yağlı bölüm üste, tortu altta kalacak biçimde donan malzeme; kahvaltılarda ve makarnalarda sos olarak kullanılan dartı özellikle keşkek yapımında tüketilir.

Keşkek: Kılçıklı sivri beyaz (döğme-dövülerek kabuğu çıkarılmış buğday-/aşurelik) buğdaydan yapılır. Keşkek yapılmadan bir gün önce buğday akşamdan yıkanarak ıslanır ve biraz kabarması sağlanır.

Ertesi gün ise, hazırlanan tavuk iyice yumuşayıncaya yaklaşık 1,5 saat kadar suda haşlanır. Tavuk haşlandıktan sonra bir kepçeyle tencereden alınır. Diğer tarafta akşamdan hazırlanan buğday tavuk suyuna atılır, 1-2 kez tahta bir kaşıkla çevrilerek ocakta kaynatılır. Suyu az ise üzerini 1 parmak örtecek kadar su ilave edilir ve yeterince tuz konur. Ilınmış olan tavuk kemiklerinden ayıklanır, ince ince didiklenir ve küçük parçalar halinde, kaynatılan buğdayın içine katılır. Kaynatılan malzeme tahta kaşıkla ezilerek buğdayla etin birbirine yedirilmesi sağlanır. Koyulaştığı zaman servis tabağına alınır.

Diğer tarafta bir tavanın içinde tereyağı kavrulur. İçine hazırlanan dartı, kırmızı ve kara biber konur. Hazırlanan keşkeğin içine üzerine dökülerek sıcak servis yapılır.

Keşkek yemek olarak cemiyetlerde (düğünlerde, sünnetlerde vb. toplantılarda) mutlaka pişirilir ve konuklara ikram edilir. Yöre halkı “düğüne gidiyoruz” yerine “keşkek yemeğe gidiyoruz” sözünü yaygın biçimde kullanmaktadır. Yine yörede genç kız ve delikanlılara; “ne zaman evleniyorsun?” anlamında, “senin keşkeğini ne zaman yiyeceğiz” biçiminde takılırlar.

İlk insanlı uzay yolculuğunu 1961'de gerçekleştiren Rus Kozmonot...


Yuri Gagarin,(Yuri Alekseeviç Gagarin)

9 Mart 1934'te, Gzhatsk yakınlarındaki Klushino'da doğdu. Annesi Anna Timofeevna Gagarina ve babası Alexei Ivanovich Gagarin, Sovyet Rusya'daki müşterek çiftliklerden birinde çalışmaktaydı. Sovyetler Birliği'nde yaşayan pek çok aile gibi Gagarin ailesi de İkinci Dünya Savaşı sırasında çok büyük zorluklarla mücadele ettiler. 1943 yılında kendisinden büyük olan iki kardeşi, işçi olarak çalıştırılmak üzere Almanya'ya götürüldüler ve savaşın sonuna kadar dönmediler. Bu yıllarda uzaya ve gezegenlere ilgi duymaya başlayan Gagarin, daha sonra gerçekleştiriebildiği uzay seyahatinin hayallerini kurmaya başladı. Daha sonra dökümhanede çırak olarak çalışmaya başlayan Gagarin, Saratov'daki teknik liseye seçildi. Girdiği bu okulda "Aero Club" adı verilen bir topluluğa katıldı ve hafif bir uçağın nasıl uçurulabileceğini öğrendi.

Lise eğitimini tamamladıktan sonra,1955 yılında askeri uçuş eğitimi almaya başladı, bu eğitim sırasında tanıştığı Valentina Goryacheva ile 1957 yılında evlendi. Mezun olduktan sonra Murmansk Oblast'taki Luostari hava üssünde görevlendirildi. Tam bir erişkin olduğunda boyu 1.57 cm olan Gagarin için bu durum, küçük Vostok kokpitlerinde bir avantaj haline geldi. 1960 yılına gelindiğinde, çok kapsamlı araştırma ve elemelerin ardından Gagarin, 19 kozmonotla birlikte Sovyet uzay programına seçildi. Seçilen kozmonotların fiziksel ve ruhsal dayanıklılıklarını ölçmek için yapılan sayısız zorlu testin ardında, bu testlerde çok büyük bir başarı gösteren iki kozmonot, Yuri Gagarin ve Gherman Titov, programa girmeye hak kazandılar. Sovyet yönetimi Gagarini seçerken, medyayı elinde tutma kapasitesi ve dış görünümü gibi faktörleri de dikkate aldılar.


12 Nisan 1961 tarihinde, Rus kozmonot Yuri Gagarin' i taşıyan "Vostok 1" uzay aracı Kazakistan'da ki Baykonur uzay üssünden fırlatıldı. Yerin etrafında ki bir dolanımını 89 dakikada tamamladıktan sonra Moskova saatiyle 10.55'te Saratov yakınlarındaki Smelovka'ya indi..

Gagarinin bu uçuştaki kod adı Kedr'dı. Uçuş esnasında Sovyet yetkilileri Gagarin'in rütbesini yüzbaşılıktan binbaşılığa yükselttiler. Uçuşun başarıyla tamamlanmasının ardından Gagarin, Sovyet başarısını bütün dünyaya anlatmak için, İngiltere, İtalya, Almanya, Kanada, Japonya gibi ülkeleri kapsayan geniş çaplı bir geziye katıldı. Gagarin ülkesine döndükten sonra da yedi yıl boyunca yeniden kullanılabilir bir uzay aracı geliştirmek ile ilgili çalışmalar yürüttü.


Gagarin, 27 Mart 1968 tarihinde, rutin bir eğitim uçuşunda Kirzhach yakınlarına düşen uçakta hayatını kaybetti. Kazanın sebebi hiçbir zaman tam olarak öğrenilememesine rağmen, araştırmalar uçağın, bir Su-11 uçağının yarattığı türbülans yüzünden düşmüş olabileceğini gösterdi.

Ayasofya' yı yapan Bizanslı mimarlardan biri ...


İsidoros, Miletos (Milet)
Anthemio, Tralles (Aydın)

Ayasofya (Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia),
Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş  ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Binanın adındaki “sofya” sözcüğü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da "ilahî bilgelik” anlamına gelmektedir. Ortodoksluk dininde Tanrı' nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. yüzyılın ünlü mimarlarından Miletos'lu (Milet) İsidoros ve Tralles' li (Aydın) Anthemios' un yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve Jüstinyen'in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği'nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermektedir.


Hagia Sophia’nın ibadet mekânı olan naos, dört büyük paye ve bunların arasında yer alan sütunlarla iki yan nefe ayrılmıştır. Uzunlamasına klasik Bizans bazilika plânını açıkça ortaya koyan bu mekân 73.50x69.50 metre ölçüsünde olup, St.Pierre, Seville ve Milano katedrallerinden sonra dünyada ölçü olarak üçüncü sırada bulunmaktadır. Ana mekânı dört büyük payenin taşıdığı pandantifler üzerinde, kasnak üzerine oturan kubbe 55.60 metre yüksekliğindedir. Çeşitli onarımlar nedeniyle tam bir daire özelliğini yitiren kubbe, elips şeklindedir. Güney-kuzey çapı 31.87 metre, doğu-batı çapı 30.87 metre ölçüsündedir. Bizans kaynaklarından öğrenildiğine göre de bu kubbenin ortasından Ruhu Mukaddes’i canlandıran ve içerisinde Hz.İsa’nın vücudunu temsil eden Mukaddes Hamurun bulunduğu gümüş bir güvercin asılıydı. Yapımından 22 yıl sonra bir deprem sonucu kubbenin doğu yönü tamamen yıkılmış, onarımını Mimar İsidoros’un aynı ismi taşıyan yeğeni üstlenmiştir. Bu defa kubbe ilkinden 7 metre daha yükseltilmiş ve yanlara açılmasını önleyecek payandalar yapılmıştır. Böylece yeni kubbenin çapı doğu-batı yönünde biraz daha küçültülmüştür. İmparator Iustinianus Patrik Eulhyhus ile birlikte 24 Aralık 562’de Ayasofya’yı bir kez daha açmıştır. Ancak, Ayasofya’ya yine de sağlam bir kubbe oluşturulamamıştır. İmparator Basileius I zamanında (867 - 886) Ayasofya yeniden onarılmış, kubbedeki çatlaklar kapatılmıştır. İmparator II.Basileius (1025-1028) zamanında 869 depreminde batı yarım kubbesi yıkılma tehlikesi ile karşılaşmış Trinidat isimli bir mimar altı yılda Ayasofya’yı yeniden onarmıştır.

Ayasofya’nın Osmanlı döneminde geçirdiği en önemli onarım, Abdülmecid’in isteğiyle gerçekleştirilmiş. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin varis bırakmadan ölmesi ve vasiyeti üzerine 40 bin kese altına yaklaşan servetiyle (1846) Ayasofya’nın onarılması kararlaştırılmıştır. Onarımı yapmak üzere, İsviçre asıllı İtalyan Mimar Gaspare Fossati ile kardeşi Guiseppe Fossati görevlendirilmiştir (1847 - 1849). G.I. Fossati’nin çalışmaları 1849 yılına kadar sürmüş, yapının iç ve dış sıvaları değiştirilmiş, mozaikleri meydana çıkarılarak temizlenmiş, sonra da üzerleri yeniden ince bir sıva ile örtülmüştür. Kubbeyi dıştan destekleyen kemerler de bu dönemde yapılmış, ayrıca çift demir çemberlerle kubbe takviye edilmiş, üst galeride dik durumlarını yitirmiş on üç sütun düzeltilmiş ve bazı kapılar yenilenmiştir.

1453’ de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’ in gösterdiği büyük hoşgorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini iki kişiye borçludur: Biri, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet, diğeri caminin müzeye çevrilmesine ve mozayiklerin tekrar gün ışığına çıkarılmasına karar veren Mustafa Kemal Atatürk' tür. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.


Ayasofya Camii, Bakanlar Kurulunun 24 Kasım 1934 günlü kararı ile müzeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır.

Antagonizma,

Tezat,
Karşıtlık, karşıt olma, kontrast, çelişki.
Çelişim (Tezat) Bir varlığın ya da bir olayın birbirine zıt karşıt durumlarının bir arada verilmesi sanatıdır.

1963 yılında Uzaya giden ilk kadın kozmonot...

Valentine Tereshkova (1937-)

Sovyetler Birliği ve ABD arasında "uzay yarışı", her zaman var olmuştur. Sovyetler, insanlık tarihine ilk yapay uydu olarak geçecek Sputnik-I' i 4 Ekim 1957' de yörüngeye başarıyla yerleştirdiklerinde, ABD büyük bir kaygıya kapılır. ABD'nin "yenilmez Amerika" fikrine birden bir darbe gibi inen Sputnik-I' in hezeyanı henüz taze iken, Sovyetler Birliği daha ABD ilk uydusunu bile atamazken bu kez de bir köpek ile Sputnik-II' yi fırlatır. Layka, yörüngedeki ilk canlı olarak tarihe yazılır ancak aceleyle fırlatılan uzay aracının yeryüzüne dönmesi fonksiyonu olmadığından Layka kısa bir süre sonra (5-7 saat) aşırı sıcak ve stresten ölür.

İlk insanlı uzay yolculuğunu 1961'de  gerçekleştiren Rus Kozmonot Yuri Gagarin uçusunu başarı ile gerçekleştirince, Kruşçev sıradan bir Rus kadınını uzaya göndermeyi amaçlar. 1961'de Yuri Gagarin öncülüğünde seçmeler başlar. Kadınlardan binlerce mektup gelir, ve ayrıntılı bir seçme sürecinden sonra geriye 4 kadın kalır: Valentina Tereshkova, Tanya, İrina ve ismi tarihe düşülmemiş bir kadın... 


Valentina Tereshkova, 1937'te bir traktör sürücüsü baba ve tekstil işçisi bir annenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Savaş sırasında babası Aksyenovich Tereshkov yaşamını yitirir ve annesi Elena Fedorovna çocukları ile birlikte Yaroslavl'a yerleşir. Valentina, savaşın bitiminde sekiz yaşında okula başlar, 17 yaşında okulu bırakıp annesi ile birlikte tekstil fabrikasında çalışmaya başlar. İlerleyen dönemlerde Havacılık Klubü'nde uçuş eğitimleri alan Valentina, Tekstil Fabrikası Çalışanları Paraşüt Klubünü kurar ve ilk başkanı olur. Aktif bir politik yaşamın içinde olan Valentina, Komünist Gençlik Kolları'nda çalışır. Sonrasında Komünist Parti'ye katılır.  Görüşmeler için Moskova'ya geldiğinde 24 yaşındadır Tereshkova. Özel eğitimler alarak uçuşa hazırlanan Tereshkova büyük bir gizlilik içindedir, annesi bile uzaya çıkışını ertesi gün Moskova Radyosu'ndan haber alır.

Uzun bir eğitim sürecinden sonra kadın kozmonotlar uçuşa hazırdır. Ama kim seçilecekti? Tüm kadınların sanki kendileri seçilecekmiş gibi uçuşa hazır olmaları istendiğinden son ana kadar haber verilmez. Uçuş için seçilen Valentina, 16 Haziran 1963'te Vostok-6 ile üç gün süren yolculuğuna başlar ve başarıyla tamamlar. Gelenek olduğu üzere Valentina da radyo arama işareti olarak bir kuş ismi seçer: "Martı". 



Tereshkova, 1963 yılında kendisi gibi kozmonot olan Nikolayev ile evlenir ve bu evliliğinden bir kızı olur. 1964-1969 arasında Zhukovskiy Askeri Hava Akademisi'nde yüksek mühendislik eğitimi alır. Mezuniyetinden sonra şartlar dolayısı ile Komünist bir politikacı ve uluslararası temsilci olarak hayatına devam eder. 

Sivas'ın Şarkışla ilçesinde bir kaplıca...

Alaman,

Şarkışla İlçesi’ne bağlı Alaman Köyü sınırları içinde yer alan Alaman Çermiği’nin ise kükürtlü suyuyla çeşitli hastalıklara iyi geldiği düşünülüyor. İlçe merkezine 33 kilometre uzaklıkta bulunan kaplıcanın suyu oldukça kükürtlü olduğu için içilmiyor.

Sivas Dünyaca ünlü Kangal Balıklı ile Ortaköy, Alaman, Akçaağıl, Sıcak ve Soğuk Çermik Kaplıcaları ile termal turizminin gözde illerinden birisidir.


Kangal Balıklı kaplıcaları; Sivas’a 96 km., Kangal’a da 13 km. uzaklıkta, Kavak Deresi Vadisi’nde bulunmaktadır. Suyunun sıcaklığı 36-37 derece ve toplam debisi 130 lt/sn. olan kaplıcanın suyunda en büyüğü 10 santimetre boyundaki binlerce küçük balık, havuza girenlerin sivilce ve yara kabuklarını yiyerek, deriye kaplıca suyunun temasını artırıyor.  Bu balıklar Cyprinide (sazangillerden), Cyprinion Macrostamus (beni balığı) ve Garra rufa (yağlı balık) türündedir. Yöre halkının kutsal saydığı bu balıklar havuza girenlerin vücutlarındaki yara ve sivilcelerinin kabuklarını yiyerek, kaplıca suyu ile de soyulan
yaraların ilişkisi sağlanmaktadır. Tedaviden olumlu sonuç alınabilmesi için üç hafta (21 gün) süresince günde üç defa havuza girmek ve iki saat suda kalmak gerekmektedir. Ayrıca, sabahları aç karnına birkaç bardak şifalı sudan içmeyi ihmal etmemek gerekir. Diğer taraftan yerden kaynayan su içindeki kabarcıkla ve balıkların vücut üzerine yaptığı darbelerle vücutta bir gevşeme ve dinlenme görülmektedir. Tedavi tamamen yan etkisiz olup, kesinlikle
herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır. Her türlü romatizmal hastalığa, sinir hastalıklarına, kırık, çıkık, ezik gibi durumlara, deri ve böbrek hastalıklarına da olumlu etki yaptığı düşünülen kaplıca sedefli hastaların ümit kaynağı özelliğini taşıyor. 

Sıcak çermik kaplıcaları; Sivas-Ankara Karayolu üzerinde, il merkezine 31 kilometre uzaklıkta bulunan ve işletmesi Sivas Belediyesi’ne ait olan Sıcak Çermik Kaplıcası’nın suyunun 50 santigrat derecenin üzerinde bir sıcaklığa sahip olduğu belirtiliyor. Suyunun kimyasal özelliği nedeniyle kaplıcanın romatizma, sinir sistemi, solunum yolu, sindirim sistemi, metabolizma bozuklukları, böbrek ve idrar yolları, kan dolaşımı adale ağrıları, kadın hastalıkları gibi rahatsızlıklara iyi geldiği düşünülüyor.

Soğuk çermik kaplıcaları; İl merkezine 20 kilometre uzaklıktaki ve suyunun sıcaklığı 28 derece civarında olan Soğuk Çermik Kaplıcası’nın suyunun içildiğinde mide, bağırsak ve safra kesesi hastalıklarına iyi geldiği düşünülüyor.Romatizma ve sinir hastalıkları tedavisinde de yararlı olduğu belirtilen kaplıca Sivas Belediyesi tarafından işletiliyor.

Ortaköy kaplıcaları; Şarkışla İlçesi’ne bağlı, ilçeye 30 kilometre uzaklıktaki Ortabuçak Köyü sınırları içerisinde bulunan Ortaköy Çermiği’nde ise büyük bir havuzun yanı sıra 14 odalı bir motel ve gazino bulunuyor.

Akçaağıl kaplıcaları; Suşehri İlçesi’nin Akçaağıl Köyü yakınlarında, Erzincan-Tokat yoluüzerinde Kelkit Çayı’nın güney yakasında yer alan Akçaağıl Çermiği’ninise suyunun sıcak olması nedeniyle birçok hastalığa iyi geldiği düşünülüyor.

Kadın ve erkek iki ayrı banyosu bulunan kaplıcanın 40 derece sıcaklıktaki suyunun aşırı kilolulara ve kadın hastalıklarına iyi geldiği belirtiliyor.


Türk müziğinde kullanılmış bir tür dilli kaval...

Mizmar,

Osmanlıca Düdük, Kaval, Zurna. Bu enstrümanları çalanlara da düdük çalan anlamında Mizmar-zen denilmektedir.


"Yehova'ya hamd olsun" anlamına gelen ve ayinlerde kullanılan İbranice bir söz...

Aleluya, (alleluia).
Elhamdulillah, Allaha şükür,

"Tahtacılar" da denilen bir Türkmen topluluğu...

Ağaçeriler,

Ege ve Akdeniz bölgelerinin ormanlık yörelerinde yaşayan ve ağaç işçiliğiyle uğraşan Alevi Türkmenlerdir.

Fatih döneminden sonra Ormancılık faaliyetleri nedeniyle dağlık ve ormanlık (Toroslar, Ege dağları vs.) yörelere yerleştirilmiş Türkmenlerdir. O yüzden bu isimle anılırlar. Ataları, Oğuz boylarından Ağaçeriler'dir. Timur Türkistan ve Horasan'ı egemenliği altına alınca,yurtlarını terk etmek zorunda kalan Ağaçeriler'in bir bölümü İran'a, çoğunluğu da Anadolu'ya yerleşti. Moğolların Anadolu'yu işgal etmesi üzerine, buraya gelmiş olan Ağaçeriler bu kez Suriye ve Irak'a göç ettiler. Bunların bazısının, Timur'un ölümünden sonra 1405 yeniden Anadolu'ya döndüğü ve sonradan Tahtacılar olarak anıldığı kabul edilir. Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'un fethi sırasında kullanılan gemilerin yapımı için, Balıkesir'in Kaz Dağları'ndaki köylerden Tahtacıları getirdiği bilinir. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran'da Safevi Devleti'ni yenince hanımının da etkisi ile Alevi kıyımına başladı. Anadolu'daki Tahtacılar da o zamandan cumhuriyetin ilanına kadar Dağların en yüksek en uç bölgelerinde gizlenerek yaşamaya devam etti.

Edremit Kazdağı Tahtacı Türkmenleri' ni oluşturan bir çok oymak var. Çoğunluğunu “Ağaçeri Türkmenleri” oluşturur. Bu topluluk, Oğuzların Üç-ok kolunun Günhanoğulları boyundan Çepni Türkmenleri’ dir. Kökenleri Horasan’a dayanır. Bazı belgelere göre, Horasan, Bağdat, Musul, Mardin, Maraş üzerinden Adana çevresine gelmişler.

Yine bir anlatıya göre, Hz. Muhammed’in torunlarından İmam Rıza, Horasan-Meşhed yakınlarında Türkmen obalarında saklanmış. Bir Türkmen kızı ile evlenmiş. Bu Türkmen kızından üçü kız, ikisi erkek beş çocuğu olmuş ki bunlardan biri Ekber Şahmış. Ekber Şah’ın eşi Nevbahar’dan Buruk Çavuş ve Durhasan Dede doğmuşlar. Tahtacılar Buruk Çavuş sülalesindenmiş, buradan batıya dağılmışlar.

Bir başka anlatıya göre, Anadolu’yu yurt tutmak için birkaç yüzyıl içinde Güneydoğu Anadolu’da yığılan Tahtacı Türkmenleri önceleri Adıyaman, K. Maraş, Elbistan, Malatya çevresinde göçebe topluluk oluşturmuşlar. Bu bölgeleri yurt tutmuşlar. 1240 yılında Baba İshak çevresinde toplanıp Selçuklularla savaşmışlar. 1257 yılına kadar bu çevrede etkin olmuşlar. 1257 yılında Keykavus’un veziri Ali Bahadır, Ağaçeri reisi Cuti Bey’i esir alınca etkinlikleri kırılmış.

Kazdağı Tahtacı Türkmenleri’nin geçmişiyle ilgili türlü söylenceler var. Toroslarda yaşıyorlarken Fatih Sultan Mehmet’e gemi kerestesi biçmek üzere İda Dağı’na (Kazdağı) davet edilen Ağaçerilerinin torunları olduğuna ilişkin söylence en kuvvetlisi. Tahtakuşlar Köyü’nde Özel Etnografya Müzesi bulunan Alibey Kudar’in Sarıkız Efsanesi Rehberi’nde bu görüş üzerinde durulmakta. Bir başka söylenceye göre, Kazdağı’nın Tahtacı Türkmenleri; Karesi Beyliği zamanında “Ece Halil” kumandasında Dobruca’dan Gelibolu-Çardak yoluyla gelip Kazdağı Türkmenleri arasına yerleşen Saltuklu Türkmenleri’ymiş.

Alevi inancına bağlı olan Edremit Kazdağı Tahtacı Türkmenleri; duaları (gülbankları ve tercümanları), adakları, hayırları, dünyevi gereksinimleri dile getiriyorlar. Murat için kurban vaat ediyorlar. Mezarlıkta kurban kesiyorlar, dilek için ağaç dallarına, türbe kapılarına çaput bağlıyorlar. Yeni doğan çocuk için kurban kesmek, ölülerin canı için aş pişirmek benzeri gelenekleri Türklerin şamanlık döneminin izlerini taşımakta. Diğer yandan eski Türkler gibi dişi hayvan kurban etmemeleri, ölenlerin ardından kırk gün süren yasları ve cenaze törenleri; yine Şamanlık dönemlerinden kalma olsa gerekir.

Kazdağı tahtacı Türkmenleri’nde keçeden yapılmış çadıra “topev”, birkaç top eve ise “alaçık” denilmekte. Tepe saçına “tamrıt”, ağabeye “ede”, yengeye “gelinbi”, hala’ya “bibi”, anneanneye “eci”, babaanneye “ebe”, yakın arkadaşlara “agi”, erkekler yakın arkadaşlarına “akış”, kızlar yakın arkadaşlarına “nöker-nöküş”; çocukları mart güneşinden korumak için pul, mavi boncuk, veya kırmızı, yeşil, sarı, mavi iplerle yapılan salkıma “yazgara”, köşeye “döngüş”, iki omuz arasına “çeğin”, cam bardağa “pıtır”, çamın öz suyunun bulunduğu iç bölüme “gamalak” adı verilmekte.

Edremit Kazdağı Türkmenleri ile ilgili onlarca efsane anlatılır. Bu efsaneler içinde en ünlüsü, Sarıkız efsanesi. Bu söylencenin pek çok varyantı var. Öykülere, filmlere konu olmuş bu varyantların her birinde, Edremit yöresinin bir yerleşim alanının nasıl ad aldığını da öğreniriz.
İşte bunlardan birisinin özeti şöyle:
Bir zamanlar, Edremit’te dünya güzeli bir kız yaşarmış. Gören herkes, onunla evlenmek istermiş. Ancak o, ilâhî aşkla yanan bir evliya derecesinde olduğu için bunları kabul etmezmiş. Sonunda kızın namusuna iftira etmişler. Bunu duyan babası, kızını cezalandırmaya karar vermiş ve onu, kazlarını güttükleri dağda ölüme terk etmiş. Her nasılsa kız ölmemiş. Köylüler kızın yaşadığını öğrenmişler. Babası dağa çıkıp kızının kerâmetlerine tanık olmuş. Kız, kar ve fırtına içindeki dağı bir ışıkla bahar haline çevirip, babasının aptes alabilmesi için denizden su almış. Kızının kerametlerini gören baba, onu köye götürmek istemiş; ama Sarıkız “Ben Edremit’e kazları yağlı, kızları sevdalı olsun diye beddua ettim” deyip dağdan inmemiş.
Sarıkız’ın ve babasının Kaz Dağı’ndaki mezarları her yıl düzenlenen etkinlik kapsamında ziyaret edilmekte.
Bir başka varyant ise şöyle: O zamanlar, köy olan Akçay’la Altınoluk arasında bulunan, kaplıcasıyla ünlü şimdiki Güre Beldesi’nde güzeller güzeli bir kız, babasıyla birlikte yaşar. Babası hacca gidince onu elde edemeyen köylüler iftirada bulunurlar.
Babası kızını cezalandırmak için kazlarıyla birlikte dağa götürür ve orada bırakıp geri döner. Sonunda gerçeği öğrenen babası, dağa, kızının yanına gelir.
Sarıkız, babasına aptes alması için hem denizden tuzlu su, hem de parmağıyla yerden tatlı su bulunca babası kızının erdiğini anlar. Kız ise köye dönmeye razı olmayarak beddua eder: “Ben orada iftiraya uğradım. Oranın erkekleri gür, kadınları dul olsun dedim” der. İftiraya uğradığı yerde Güre Köyü kurulur.  Babası çaresiz, köye dönerken kayalıklardan düşer ve ölür. Sarıkız, kazlarıyla dağda yaşamaya devam eder. Köylüler, susuz kaldıkları bir gün Sarıkız’a yalvarırlar. Sarıkız da “Ak çay!” diyerek çayı akıtır ve oranın da adı “Akçay” olur.

Doğu Karadeniz yöresine özgü, ''laloto'' da denilen ve mısır ununa çeşitli sebzeler karıştırılarak yapılan bir tür ekmek...

Lames,

Doğu Karadeniz yöresine özgü, mısır ununa çeşitli sebzeler karıştırılarak yapılan ve "Lames" de denilen bir ekmek...

Laloto,
Laloto (Lathoto): Baharatlı otların mısır hamuruna katılması ile yapılan ekmek.

Gürcistan' da bulunan, dünyanın en derin mağarası...

Krubera,
(Voronja)
Gürcistan, 1710 m.

Krubera Mağarası,
Voronja Mağarası,
Voronya mağarası,
Mağara ismini Rus jeolog Alexander Kruber’ den alır.

Gürcistan'daki Arabika Dağları'nda yer alır. Gürcistanın kuzey-batısında, batı Kafkasyada, Karadeniz kıyısında bulunur. Abhazya Cumhuriyetinin Gagra ilçesi yakınlarındadır. 

Krubera mağarası dünyanın bilinen en derin mağarasıdır ve yaklaşık derinliği 2190 m. ve uzunluğu ise 13.432 metredir. 

Dünyanın en derin mağaraları;
1. Krubera (Voronja);
Gürcistan, 1710 m.
(2001 keşif gezisi) Ukraynalı ve Rus mağaracılar (sağda) yeni bir rota izleyerek daha da derine inebilecekleri görüşünde

2. Lamprechtsofen,
Avusturya, 1632 m.(1998)
Dipten yukarıya doğru incelendi. (Ana girişi dağın eteklerinde)

3. Gouffre Mirolda,
Fransa, 1626 m.(2003)
Bir ekip 1733 m.’ye indiğini iddia etse de, ölçüm hatasından şüphelenildiği söyleniyor.

4. Reseau Jean Bernard,
Fransa, 1602 m.(1990)
Yapılan altı araştırmada bilinen en derin mağara olarak rekoru elden bırakmadı.

5. Torca del Cerro,
İspanya, 1589 m.(1998)
İki rotası da 1000 metreden derine inen nadir mağaralardan.
6. Sarma,
 Gürcistan, 1543 m.(2003)
Stone, “Bu ve Krubera’nın keşfi 1990’larda iç savaş nedeniyle sekteye uğradı” diyor.

7. Cehi 2,
 Slovenya, 1533 m. (20039 Slovenya)
İtalya sınırında yeralan Kanin Dağı’ndaki beş mağaradan en derin olanı.




MAĞARALAR İLMİ

Avcı çantası...

Celbe,

Günay Afrika' da yaşayan bir maymun cinsi...

Şakma,

Yozgat' ın Aydıncık ilçesinde, "İncesu" da denilen ve 35 kuş türünün barındıran bir kanyon...

Kazankaya Kanyonu,

Kazankaya; Yozgat ili Aydıncık ilçesi (Mamure–Eskiköy)'ne bağlı, Çekerek–Alaca yolunun 4 km. kuzeybatısında, Aydıncık ilçesine 10 km. uzaklıkta, ilçenin kuzeyinde yer alan bir kasabadır. Alacahöyük, Boğazköy, Zile (Zela), Pteria (Kerkenes) hemen ortasında kalan bir yerleşim diyebiliriz.

Kazankaya Kasabası'nın önemini artıran en büyük etken, doğal harika bir oluşum olan Kazankaya Kanyonu ve bu alandaki tarihi yerleşim izleridir. Girişi Kazankaya Kasabası'nda başlayan kanyonun uzunlugu 10 km.'dir. Güneyinde 1363 m. yüksekligindeki Alan Dağları, batısında ise Malbelen Tepesi yer almaktadır. Kanyon içerisinden Yeşil Irmağın bir kolu olan (Antik adı Scylax) Çekerek Irmağı geçmektedir. Irmağın aktığı vadinin her iki yanınında yükselen kayalar üzerinde duvar kalıntıları, hatıl oyuklar ve merdiven basamakları, tanrıça Kybele kabartması görülmektedir. Bir niş içerisinde, kabartma şeklinde yapılmış olan devasa boyuttaki (boyu 3.16 m) tanrıça Kybele kabartması (Bereket ve bolluğun simgesi); Çekerek Irmağı'nın diğer yanındaki kayalar üzerinde yükselen kaleye doğru bakmaktadır.

Kasabanın güneydoğusunda tabanı kayalık olan ve güneybatısından akan ırmağa sarp kayalar halinde inen tepenin adı Sarıbaba'dır. Söz konusu tepe üzerinde ve kayalıklara üzerinde M.Ö. 2000 yılının 2. çeyreği iskan izlerinden bahsedilmektedir. Kasabanın doğusunda yer alan Karagözlük Tepe denilen alanın güneyinde sırtlar halinde inen tarlalar vardır. Burası Güllük olarak adlandırılmaktadır. Güllük'te araştırmacılar tarafından Hitit mezarlığı tespit edilmiştir.

Irmağın debisinin yükseldiği zamanlarda rafting sporlarına ev sahipliği yapan kanyon, dağ sporları, doğa yürüyüşleri ve insanların suyun verdiği huzurla cezb olacağı bir huzur sunmaktadır.

Kenya' daki yerli halkın beyaz azınlığa karşı ayaklanma hareketini yöneten ve 1960' ta ortadan kaldırılan gizli örgüt...

Mau Mau,
Mau Mau isyanı,
Mau Mau direnişi,
1952 ve 1960 yılları arasında Kenyalı direnişçilerin Britanya sömürgeci yönetimine karşı sürdürdüğü ayaklanma. İsyan askeri açıdan başarısız olmasına rağmen Kenya'nın bağımsızlık sürecini hızlandırdı.


Direnişçiler kendilerini Muingi (Hareket), Muigwithania (Anlaşma), Muma wa Uiguano (Birlik Yemini) veya Kikuyu Central Association (KCA) (Kikuyu Merkezi Topluluğu) olarak adlandırıyorlardı.

Britanya taraftarı kaynaklara göre isyanda ölen sivil Kenyalıların sayısı 11.503 civarındadır. Fakat diğer kaynaklarda gerçek sayının 20.000'i aştığı tahmin edilmektedir. İngiltere Kenya' dan 1952 -1960 yılları arasında çekilmiştir.

Kenyatta bir Kikuyu' ydu (veya Gikuyu) ve Mau Mau hareketi büyük oranda bir Kikuyu fenomeniydi. Kolonyalist güçler tarafından  12,000 isyancı veya şüpheli Kikuyu öldürüldü. Bu durum, yanlış bir şekilde İngilizlerin, Kenyatta'nın Mau Mau' nun lideri olduğu sonucuna varmalarına neden oldu. Fakat öyle veya böyle devlet başkanı olduğunda fiili olarak bir tek parti devletinde Kenya Afrikalı Ulusal Birliği (Kanu) başkanı,  Kenyatta idi.

Kikuyu ve Embu, Meru gibi akraba kabilelerin üyelerini yeni "Kenyalı" burjuvalar olarak etrafına topladı. 1978'de öldüğünde ülkenin zenginliğinin ve gücün çoğu, bu üç kabilenin oluşturduğu organizasyonun ellerindeydi: Gikuyu-Embu-Meru Birliği (GEMA).

Epik tiyatro, anlayışıyla tiyatroda devrim yaratmış ünlü Alman oyun yazarı ve şair...



Bertolt Brecht,

Epik tiyatro, siyasal amaçlı bir tiyatro düşüncesidir. Bertolt Brecht’ in doğrudan Marksizm-Leninizm etkilenimiyle oluşturduğu ve seslendiği seyirci kitlesini de emekçi sınıf olarak belirlemiş bir kuramdır.

Bertolt BrechtTeoride ve pratikte Marksizmin felsefi, siyasal ve ekonomik tahlillerini tiyatro sahnesine yansıtmaya çalışır. Brecht tarafından bilim çağının tiyatrosu olarak değerlendirilen epik tiyatro, kapitalizm ve sınıflı toplum eleştirisi yapar; oyunlar bir devrimin gerekliliğini çoğu kez doğrudan işaret etmese bile, varolan sistemin olumsuzlanması yoluyla, seyircisini başka alternatifler üzerine düşünmeye çağırma iddiasındadır.

Ölümlü...

Fani,

Sığındırmak, Muhafaza etmek, İltica...

İaze,

Kolun dirsekten parmaklara kadar olan bölümü...

Arış, (Farsça)

Çerkezlerin ulusal destanı...

Nart,

"Nart" ya da Şapsığ söyleyişiyle "Nat" sözcüğü Adigece kökenli olup "Gözünü veren,korkusuz kahraman" gibi anlamlar içermektedir

Zulüm, Sıkıntı, İhtiyaç...

Daym, (Osmanlıca)

İğne ile yapılan tedavi, uyarım...

Akupunktur,

Akupunktur’u kısaca iğneyle tedavi, iğneli uyarım, olarak tanımlayabiliriz. İşin içinde iğne var diye hemen korkmayın. Zira bu iğneler çok ince uçlu özel iğnelerdir ve doktorlar tarafından uygun şekilde uygulandığında ağrı fazla hissedilmemektedir. Akupunktur Çin’de ısı ve iğine anlamına gelen “Chin-Chen” kelimesinden oluşmaktadır. Avrupada ise akus(iğne) , punctura(batırmak) kelimelerinin birleştirilmesi sonucu “akupunktur” adını almıştır.


Akupunktur, vücudumuzda belirli özel noktalara iğne veya iğne benzeri uyarıcılar uygulayan tedavi yöntemidir. Her hasta için, hastaya özel bir program hazırlayarak, hastalığın sürecinde tamamlayıcı bir iyileştirme sürecidir. Tamamen bilimsel bir tedavi yöntemidir. Ayrıca akupunkturu alternatif tıp olarak tanımlayabiliriz. 



Demirciler çarşısı cinayeti , Yusufcuk yusuf , Yılanı öldürseler, Deniz küstü, İnce memed gibi eserleri ile ünlü Adana' lı bir yazarımızın adı...

Yaşar Kemal (1923) Asıl adı Kemal Sadık Göğceli .

1922’de Osmaniye’nin Hemite köyünde doğdu. Asıl ismi "Kemal Sadık Göğceli". 5 yaşında kan davası yüzünden babasını yitirdi. Bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetti. İlköğrenimini Adana Kadirli’ de yaptı. Yazmaya ortaokul sıralarında şiirle başladı. Şiirleri Adana Halkevi’nin yayını olan "Görüşler Dergisi"nde yayınlandı. Ortaokul son sınıfta okulu bırakmak zorunda kaldı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu yaptı. Şiirleri, Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar gibi dergilerde yayınlandı. 1950’de komünizm propagandası suçlamasıyla tutuklandı. 1951’de cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a yerleşti. Cumhuriyet Gazetesi’nde fıkra-röportaj yazarlığı yapmaya başladı. 1962’de Türkiye İşçi Partisi Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 1963’ten sonra gazeteciliği bırakıp kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı, 1973-1974’te genel başkanlığını yaptı. 1952’de ilk kitabı "Sarı Sıcak" yayınlandı. Bu bir öykü kitabıydı. İlk romanı "İnce Memed" 1955’te yayınlandı. 1955-1984 arasında öykü, roman, röportaj ve makalelerden oluşan 33 kitabı çıktı. Bunlardan sırasıyla, Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu "Dağın Öte Yüzü" üçlemesidir. Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf ve Hüyükteki Nar Ağacı ise "Akçasaz’ın Ağaları" ismiyle bir dizidir. Yumurcuk Kuşu ve Kale Kapısı da "Kimsecik" isimli bir dizidir. Bu iki kitapta bir bakıma kendi yaşam öyküsünü anlatır. Yapıtlarında Torosları, Çukurova’yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.


Romanları;
Teneke (1955-1987)
Beyaz Mendil (1955)
İnce Memed I (1955-1989)
Namus Düşmanı (1957)
Ala Geyik (1959)
Ölüm Tarlası (1966)
İnce Memed II (1969-1988)
Yılanı Öldürseler (1981)
İnce Memed III (1984-1988)
İnce Memed IV (1987/1989)
Ortadirek (1960-1989)
Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974-1990)
Yumurcuk Kuşu (Kimsecik I, 1980-1988)
Kale Kapısı (Kimsecik II, 1985-1987)
Yer Demir Gök Bakır (1963-1990)
Üç Anadolu Efsanesi (1967-1987)
Ölmez Otu (1968-1988)
Ağrı Dağı Efsanesi (1970-1990)
Çakırcalı Efe (1972-1986)
Yusufçuk Yusuf (1975-1990)
Al Gözüm Seyreyle Salih (1976-1990)
Kuşlar da Gitti (1978-1990)
Deniz Küstü (1978-1990)
Hüyükteki Nar Ağacı (1982-1990)


Öykü;
Sarı Sıcak (1952-1987)




Fıkra-Deneme;
Taş Çatlasa (1961)
Baldaki Tuz (1974)
Ağacın Çürüğü (1980)


Çoçuk kitabı;
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977-1983)
Ödülleri;
1955 Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla
1955 Varlık Roman Armağanı, İnce Memed ile
1974 Madaralı Roman Ödülü, Demirciler Çarşısı Cinayeti ile
1977 Fransa Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası Yılın En İyi Yabancı Romanı: Yer Demir Gök Bakır
1979 Fransa Büyük Edebiyat Jürisi Yaz Dönemi En İyi Kitaplar: Binboğalar Efsanesi
1982 Fransa’dan Uluslararası Del Duca Ödülü
1984 Fransa Légion D’Honneur nişanı

Eski Mısır' da savaşçıların ve silahların tanrıçası...


Anat,

Mısır'da savaşçı bir tanrıça. Kökeni Mezopotamya Uygarlıklarına kadar dayanır. Mısırlılar onu Mezopotamya'daki tanrıça Baal' le özdeleştirmişlerdir. Mezopotamya' da ayrıca Anath adını da kullanmıştır.

Ugarit, İbrani, Akkad ve Mısır kaynaklarında anılan bir tanrıça. İlahlar listesinde da-na-tu şeklinde anılıp, anatu biçiminde seslendirilmiştir. 'Anat', 'Anatu', 'Anath' ya da 'Anata' olarak da geçmektedir.  İbranice' de genellikle 'anath' biçiminde anılırken, Akkadlar 'anta' ya da 'antu' biçiminde anmaktalar. Mısır' da ise 'anant', 'anit', 'anti' ve 'antit' gibi formları bulunmaktadır. Tanrıların anası olarak anılır. Doğurdanlık, cinsel aşk, avlanma ve savaş için anılan bir büyük tanrıça.

II.Ramses döneminde prestiji en üst seviyeye çıkmış, zamanla nil kıyılarında ve yahu (yahweh) tapınağında tapınılan iki tanrıçadan biri haline gelmiş. Lübnan, Suriye, Mısır ve Filistin' de anat' a tapınma hristiyanlığın hemen öncesine kadar uzanıyor.


Genellikle çıplak olarak ve abartılı cinsel organlarla tarif edilmekte. Bazı tasvirlerinde ok ve yay ile gösterilmekte ve onun kutsal hayvanı aslan da bulunmakta. Bazen de bir mızrak ve kalkanla da tasvir edildiği de görülmektedir.

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Yeni içerikler için takip edin!

BULMACA ANSİKLOPEDİSİ